Issız adada dört yıl!

Güney Pasifik Okyanusu‘nda, Şili’nin sekiz yüz kilometre açığında, milyonlarca deniz kuşuna ve binlerce fok balığına ev sahipliği yapan, sıcak aylarda istakoz avlamaya gelen bir avuç balıkçı dışında kimsenin yaşamadığı, on bir kilometre uzunluğunda, altı buçuk kilometre genişliğinde dik bir volkanik ada vardır. Resmi adı Alejandro Selkirk olan adaya ulaşmak için Santiago’dan haftada iki kez kalkan sekiz koltuklu bir uçağa binip yüz altmış kilometre doğudaki başka bir adaya gitmek gerekir. Bazen teknenin yola çıkabilmesi için uygun hava koşullarını günlerce beklenebilir. Ardından küçük bir tekneyle okyanusta tehlikeli bir yolculuk başlar. On iki saatlik bu maceralı yolculuktan sonra takımadalardaki tek yerleşim olan köye varılır.  Bu adanın adı 1966 yılında Şili Turizm Bakanlığınca Alejandro Selkirk olarak değiştirilmiştir. Daniel Defoe‘nun Robinson Crusoe adlı romanına esin kaynağı olan İskoç denizcinin anısına, onun adını taşıyan adaya yerliler Masafuera der. Anlamı Daha Uzakta‘dır.

İnsanı dünyadan uzaklaştıran sessizlik

Bu ada Sonsuz yalnızlığı arayan için burası nihai varış noktası.

Teknoloji bizi fotoğraf paylaşmaya, hızlı tüketmeye zorlasa da aksini arayanların ve yalnızlığın izini sürenlerin sayısı hiç de az değil. Turistlerin akın ettiği popüler merkezler hayal kırıklıklarının da merkezi haline gelebiliyor. Rahatlamak için gidilen yerler huzursuzluğun kaynağı olabiliyor. Bizi dinlendireceğini hayal ettiğimiz yolculuklar kabusa dönüşebiliyor. Kalabalıktan kaçanlarla popüler olma peşinde koşanların arasındaki uçurum her geçen gün derinleşiyor.

Peki ne yapmalı? Çare, ıssız bir ada bulup yerleşmek olabilir mi? Bazıları için evet, olabilir…

Yalnızlığı arayanlar bir yolunu bulup hayallerine ulaşabiliyor. Onların hedefi kimsenin uğramadığı, telefon bağlantılarının bile olmadığı yerler… Rüyalarımızda gördüğümüz, hayalini kurduğumuz dünyalar… İnsanlardan yorulan, trafikten bunalan, cep telefonlarından bıkanlar için dünya üzerinde hala sessiz, sakin, kimsesiz yerler var. Şili’nin Robinson Crusoe Adası bunlardan sadece biri. Ancak burası hayallerinizden de sessiz bir yer. İnsanı dünyadan yabancılaştıran bir yalnızlığa sahip.

Sonsuz yalnızlık arayan turistler için burası bir anlamda nihai varış noktası. Ada, dik kayalar ve yarıklardan akan derelerden oluşuyor. 1972 yılında ada ile Şili’nin başkenti Santiago arasında uçuşlar başlamış. Ardından, ziyaretçiler için Crusoe Island Lodge inşa edilmiş. Havaalanından adanın tek nüfus merkezi olan San Juan Bautista’ya (herkes buraya “el pueblo” diyor) üstü açık bir tekneyle gitmek bir saat sürüyor. Yolculuğa her zaman albatroslar ve yelkovan kuşları eşlik ediyor.

Bu adayı tanımak için Alexander Selkirk‘ün hayatta kalma mücadelesini bilmek gerekiyor.

Onun yolu bu adayla nasıl kesişti? Yalnız kaldığı bu adada neler yaptı? Nasıl kurtuldu ve sonrasında neler oldu?

Daniel Defoe’nun romanına ilham veren İskoç denizcinin akıl almaz hikayesini gelin hep birlikte hatırlayalım…

ALEJANDRO SELKİRK’ÜN HAYATTA KALMA MÜCADELESİ

Bu küçük volkanik ada Isla Más a Tierra olarak biliniyordu ve insan yaşamıyordu.

17. yüzyılda dünyada daha az insan yaşıyordu ve uzak mesafeler arasında anında iletişim kuracak teknoloji yoktu. Savaşlar, ayaklanmalar, tedavisi olmayan hastalıklar ve diğer sayısız tehlike, 1600’lerde 50 yaşından sonra yaşamanın pek mümkün olmadığı anlamına geliyordu. Hayatta kalmak için zorlu bir mücadele gerektiren o günler kuşkusuz günümüzden çok farklıydı.

Bu dönemde Alexander Selkirk adında bir çocuk, mütevazı bir ayakkabıcının yedinci oğlu olarak dünyaya geldi. Yıl 1676’ydı…

Aile İskoçya’nın Fife kasabasında yaşıyordu. O sırada İskoçya, İngiltere’den bağımsızdı. 1688’de kralı tahttan indirecek bir darbeyi içeren “Şanlı Devrim” ayaklanmaları henüz gerçekleşmemişti.

Bu çalkantılı ortamda yaşamak zordu. Bu çalkantılı ortamda yaşamak zor, çocuk olarak hayatta kalabilmek daha da zordu. Bu yazının kahramanı olan Alexander Selkirk isyankâr bir yapıya sahipti. Kavgacı ve asi bir mizaçla büyüdü. Zaten hayatta kalabilmesi için başka bir çaresi de yoktu.

İskoçya’nın umutsuz havasından kurtulmak için gün sayıyordu. Fırsatını bulduğunda adadan ayrılacak, rüyalarını süsleyen geleceği başka yerlerde arayacaktı. 17 yaşında bastığı gün denize açıldı. Mesleği korsanlıktı.

Denizde yaşam kişiliğini daha da sertleştirdi. Artık ölümden korkmayan, nefes almak için kavga eden, hayalini kurduğu günlere ulaşmak için kan dökmekten çekinmeyen bir korsandı. 1700’lerin başında İspanya Veraset Savaşı sırasında Fransız ve İspanyollara karşı savaştı. Bazı tarihçiler bu savaşı insanlık tarihindeki ilk gerçek dünya savaşı olarak adlandırır. Bu tecrübeden hayatta kalabilen Selkirk artık korkusuz bir denizciydi.

Kader yolculuğu başlıyor

İspanyol kalyonlarına karşı yapılan zorlu savaşlardan kıl payı kurtulan Selkirk, kısa süre sonra Cinque Ports adlı bir geminin ikinci kaptanı oldu ve Kaptan Thomas Stradling‘in emrinde çalışmaya başladı. Eylül 1704’te geminin tatlı su ve diğer kaynakları ikmal etmesi gerekiyordu. Bu yüzden Stradling, Cinque Ports’u Şili kıyılarının 416 mil açığındaki Juan Fernandez Takımadaları‘nda bir adada durdurdu. Bu küçük volkanik ada Isla Más a Tierra olarak biliniyordu ve insan yaşamıyordu.

Gemiye ikmal yaparken Selkirk ile Kaptan Stradling arasında yine bir tartışma çıktı. Konu denize açılma zamanıydı. Geminin ahşabı, solucan istilası nedeniyle hasar görmüştü. Selkirk, geminin onlar eve dönemeden batacağından emindi. Bu yolculuğun gemideki herkes için bir ölüm cezası olacağını düşünüyordu. Ancak kaptan bu düşünceyi öfkeyle reddetti ve geminin iyi durumda olduğunu söyledi.

Selkirk kaptana o kadar sinirlenmişti ki, su sızdıran gemiye tekrar ayak basmaktansa Isla Más a Tierra‘da mahsur kalmayı tercih ettiğini söyledi. Stradling bu beyanı ciddiye aldı. Selkirk’e biraz erzak verip adada kalma isteğini yerine getirdi. Selkirk kısa sürede hatasını anladı ve umutsuzca gemiye geri dönmeye çalıştı. Ancak inatçı kaptan Stradling buna izin vermeyerek onsuz yelken açtı.

Issız adada tek başına

adada tek başına yaşayacaktı, Bu tecrübenin dört yıldan fazla süreceğini elbette bilmiyordu.

Selkirk, Cinque Ports’un ufukta kayboluşunu çaresizlikle izlerdi. Yanında sadece kişisel eşyaları kalmıştı: Tabancası, bıçağı, baltasıyla, biraz yulaf, tütün, İncil, gemiden birkaç seyir aleti ve sırtındaki giysiler… Eşyalarıyla ıssız adada tek başına yaşayacaktı. Bu tecrübenin dört yıldan fazla süreceğini elbette bilmiyordu.

Más a Tierra adası ıssızdı ama her zaman değil. Kendisinden önce adaya uğrayan İspanyol denizciler buraya fareleri, kedilerini ve birkaç yaban keçisi bırakmıştı. Keçiler Selkirk için besin kaynağı olmuştu; onları önce tabancasıyla, barut bitince de bıçağıyla avlıyordu. İri yarı farelerden çok çekti. Uykusunda ona saldırıyorlardı. Vahşi kedilerle arkadaş olup farelerden korunmaya çalıştı.

Selkirk adanın tüm kaynaklarını sonuna kadar kullandı. Balık tuttu, dikenli ıstakoz yakaladı, keçi sağdı, yabani şalgam, lahana topladı. Bıçağı körelip kırıldıktan sonra sahilde bulduğu fıçı çemberlerinden yeni bir bıçak bile yaptı.

Adanın havası nispeten ılıman olsa da, Selkirk’in yağmurdan ve gece soğuklarından korunmak için barınağa ihtiyacı vardı. Bazı ağaçları keserek uyumak, yemek pişirmek ve yiyecek depolamak için iki kulübe inşa etti.

Selkirk, kendisine bırakılan İncil’i okuyarak ve ilahiler söyleyerek aklını kaçırmamaya çalışıyordu. Giysileri birkaç yıl sonra eskiyince keçilerin derilerini yüzdü. Çivi ve biraz iplik kullanarak yeni giysiler dikti. Ayakkabıları da eskimişti. Zaman içinde yalınayak kaldı.

Selkirk’ün adada yaşadığı dört yıl dört ay boyunca iki gemi kıyıya yanaştı. Ancak bir sorun vardı; her iki gemi de İspanyollara aitti. Onu bulmaları halinde yakalanacağını, hapsedileceğini ve hatta öldürüleceğini biliyordu. İki gemiden biri onu fark etti. Ancak adanın arazisi hakkındaki bilgisi, İspanyol denizcilerden saklanmasına yardımcı oldu. Sonunda İspanyollar pes edip adadan ayrıldı.

Kurtuluş yakın

Deniz, Selkirk’ün gerçek yuvasıydı

Yıllarca süren yalnızlığın ardından Alexander Selkirk’ün inanılmaz hayatı mutlu sona ulaştı. 2 Şubat 1709‘da Duke adlı bir İngiliz korsan gemisi ada açıklarında demirledi. Denizciler karaya çıktı. Selkirk, onları gördüğüne inanamıyor, kendisine yaklaşanları hayalet sanıyordu. Onların dost ve kurtarıcı olduğunu anladığında sevinçten çılgına dönmüştü. Duke’un mürettebatına yiyecek ve su sağladı. Bazı denizcilerin hastalıklarını adadaki otlarla tedavi etmeyi başardı.

Duke’un kaptanı Woodes Rogers, Selkirk’ün hayatta kalma becerileri karşısında çok şaşırmıştı. Kaptan defterine onunla ilgili şunları yazdı:

“Yalnızlığın ve dünyadan el etek çekmenin çoğu insanın hayal ettiği kadar çekilmez bir yaşam biçimi olmadığı görülebilir, özellikle de insanlar bu adam gibi kaçınılmaz bir şekilde bu duruma itildiklerinde ya da çağrıldıklarında.”

Rogers, Selkirk’ü geminin ikinci kaptanı yaptı. Karaya ayak bastıklarında onu filosunda bir gemiye kaptan yapacaktı.

Selkirk, İskoçya’ya dönmek yerine denizde kalarak İspanyol gemilerini yağmaladı. Meksika kıyılarında altın avına çıktı. Birkaç yıl boyunca dünyayı dolaştıktan sonra nihayet İngiltere’ye döndü ve sonraki on yıl boyunca ünlü bir denizci olarak hayatın tadını çıkardı.

Deniz, Selkirk’ün gerçek yuvasıydı ve 1720’de bir başka korsanlık seferine yazıldı. Bu yolculuk sırasında, Aralık 1721’de Afrika kıyılarında muhtemelen sarı hummadan öldü. Denizde gömüldü. 55 yaşındaydı.

Alexander Selkirk‘ün bu inanılmaz hikayesi, yazar Daniel Defoe‘ya yaklaşık 300 yıldır popülerliğini koruyan Robinson Crusoe romanını yazması için ilham verecekti.

Selkirk’ü adada bırakan kaptanın sonu

Selkirk, kurtarıldığında sağlık durumu iyiydi, ancak dört yıldır kimseyle konuşmadığı için kurtarıcılarıyla iletişim kurmakta zorlandı.

Selkirk, Cinque Portes‘in kaptanı Thomas Stradling ile tartışmış ve gemi küçük, ıssız bir adaya ulaştığında, devam etmeden önce gerekli onarımları yapmaları gerektiğini savunmuştu. Stradling bunu reddedince Selkirk isyan etmiş, gemiden indirilmeyi talep etmiş ve mürettebat arasında işbirlikçiler aramaya başlamıştı. Bu, kaptanın elini güçlendirmek için yapılmış bir blöf olabilir. Ancak Stradling buna boyun eğmiş, Selkirk’ün eşyalarıyla birlikte gemiden inmesine izin vermiş, sonra da Selkirk fikrini değiştirince onu gemiye geri almayı reddetmişti.

Adasında tek başına kalan Selkirk aylarca depresyonla mücadele etti ama sonunda başarılı oldu. Tatlı su bulmuş, yerli erik, çilek ve kerevit yemiş, İncil okumuş ve yemek için kullandığı, barınak ve giysi için derisini yüzdüğü keçileri avlamıştı. Kurtarıldığında sağlık durumu iyiydi, ancak dört yıldır kimseyle konuşmadığı için kurtarıcılarıyla iletişim kurmakta zorlanıyordu. Rogers, dikkat çekici bir şekilde Selkirk’ü görevine iade etti ve Selkirk iki yıl daha Rogers’ın mürettebatının bir üyesi olarak çalışmaya devam etti.

Selkirk’ün idare ettiği ancak kaptanla yaşadığı anlaşmazlıktan sonra ayrıldığı Cinque Ports gemisinin kaderi tam da Selkirk’ün tahmin ettiği gibi olmuştu. Cinque Portes yola devam edecek durumda değildi ve Selkirk’ü karaya bıraktıktan sadece birkaç hafta sonra battı. Kaptan Stradling ve tüm mürettebatı açlıktan ölmemek için İspanyollara teslim oldu.

Stradling ve mürettebattan hayatta kalanlar aylarca Lima’da çok zor koşullar altında İspanyolların esiri olarak kaldılar. Gemide bulunan 63 denizciden sadece 18’i bu çileli yolculuktan sağ kurtulduğu söylenir.

Alexander Selkirk’ün tuhaf hayatı ve şaşırtıcı maceraları

Alexander Selkirk’ün (1676-1721) Pasifik Okyanusu’ndaki bir adada kazazede olarak yaşadıkları Defoe’nun Robinson Crusoe’suna ilham kaynağı oldu. Ya da biz öyle olduğunu sanıyoruz çünkü Defoe’nun kendisi bu bağlantıyı hiçbir zaman açıkça belirtmedi. Selkirk, o günlerde Defoe’nun dikkatini çekebilecek tek Avrupalı denizci değildi. Ancak Selkirk’ün deneyimi 1710’larda İngiltere’de en iyi bilinen maceraydı.

Selkirk, 1711’de İngiltere’ye döndüğünde küçük bir şöhret haline gelmiş ve adada geçirdiği sürenin hem öncesinde hem de sonrasında korsanlık ganimetlerinden küçük bir servet kazanmıştı. Ancak Selkirk’ün karadaki hayata uyum sağlamakta zorlandığı, bazen kendini bir kulübeye kapatıp aşırı derecede içtiği görülmekteydi. İki kadınla evlenmiş, her ikisiyle de aynı anda evli kalmıştı. Aslında her zaman kavgacı bir insan olmuş, ailesiyle kavga etmiş ve kanunla başı derde girmişti. Stradling’le olan kavgası, bir otorite figürüyle yaşadığı ilk çatışma değildi.

Selkirk’ü 1709’da kurtaran geminin kaptanı Woodes Rogers, 1712 tarihli A Cruising Voyage Round the World adlı kitabının bir parçası olarak Selkirk’ün hikâyesini kaleme almıştı. Richard Steele, Selkirk ile bir röportaj yapmış ve 1713 yılında The Englishman adlı dergisinde bu görüşmesini yayınlamıştı.

Yakın zamanda arkeologlar Selkirk’ün mahsur kaldığı ve günümüzde Robinson Crusoe’nun Adası olarak bilinen adada yaptıkları araştırmada kamp yerini tespit ettiler. Hatta, ona ait olabilecek bir yön bulma aletinin bir parçasını ortaya çıkardılar.

Peki Robinson Crusoe romanında adı geçen kişi Alexander Selkirk’ün kendisi miydi?

Bu soruya yanıt vermesi gereken kişi romanı yazan Daniel Defoe‘ydu ama o bu soruya hiçbir zaman net bir yanıt vermedi.

Okurlarını romanın içindeki dünyaya sokmayı başarmıştı

Robinson Crusoe’nun ilk büyük hayranlarından biri olan JeanJacques Rousseau olmuştu. Eğitim Üzerine adlı eserinde kitabın çocukların eğitiminde kullanılacak temel metin olması gerektiğini söylemişti. Rousseau metnin tamamını değil, sadece Robinson’un ıssız bir adada yirmi beş yıl boyunca hayatta kalmasıyla ilgili ortadaki uzun kısmı dikkate almıştı. Bu bölümün kitabın en ilgi uyandıran kısmıdır. Hayatta kalma öyküsünün çekiciliği kısmen Robinson’un anlattığı ayrıntılardan gelir.

Açlık, barınma, hastalık ve yalnızlık sorunlarına getirdiği pratik çözümleri okumak okuru öykünün içine çeker. Romanı okuyanlar kendi dayanıklılıkları ve yaratıcılıklarını onunkiyle kıyaslar. “Kurtlar tarafından köşeye sıkıştırılsam ben ne yapardım?” diyen okur sayısı çoktur. Muhtemelen Robinson’un yaptıklarını yapamayacak denli korkmuş oldukları varsayılır.

Robinson Crusoe ‘nun pek çok sayfası kahramanının manevi yolculuğuna ayrılmıştır. Robinson adada Tanrı’yı bulur ve kriz anlarında tekrar tekrar O’na döner, kurtuluşu için dua eder ve bunun araçlarını sağladığı için ona şükreder. Kriz sona erer ermez de kendi pratik benliğine dönüp Tanrı’yı unutur; kitabın sonunda Tanrı’nın yardımından çok, kendi becerikliliği ve gayretiyle kurtulmuş gibidir.

Defoe’nun romanı kurmaca mıydı, gerçek bir yaşam hikayesinden mi alıntılanmıştı?

Defoe’nun romanı, kamuya mal olmuş gerçek karakterlerin yaşamına dayanıyordu. Ama bunun romanın yazarı hiç itiraf etmedi. Bu konudaki tartışmalar uzun yıllar devam etti, hala tartışılıyor…

Crusoe’nun hikayesi bize ister istemez Alexander Selkirk’ün başından geçenleri hatırlatıyor.

1719’da Defoe Robinson Crusoe’nun ilk ve en ünlü cildini yayımladığında yazarın gerçek ismi kitabın hiçbir yerinde geçmez. Onun yerine kitabın üzerinde şöyle yazmaktadır: Robinson Crusoe’nun Yaşamı ve ilginç, Şaşırtıcı Maceraları… Kendisi Tarafından Yazılmıştır.

Dolayısıyla okuyanların çoğu hikâyenin kurmaca olmadığını düşünür, öykünün gerçekliğinden şüphe eder; öyle ki Defoe sonraki yıllarda üçüncü ve son cildi yayımladığında kendini hikâyenin doğruluğunu savunmakla yükümlü hisseder. “Hikâyenin düzmece olduğu” kabul etmek yerine hikâyesinin “tarihsel” olduğunda ısrar ederek şunları der: “Bu kişi hayattadır, tanınmış biridir ve hayatında yaptıkları bu ciltlerin konusunu teşkil eder.”

Defoe’nun gerçek yaşamına baktığımızda aynen Crusoe gibi riskli projelerin peşine düştüğünü görürüz. Parfüm üretmek için misk kedisi yetiştirme işi iflasla sonuçlanmıştır. Borçları nedeniyle iki kez hapse girmiş, orada yalnızlığı, yalıtılmışlığı ilk elden deneyimlemiştir. Kitabının bir yerindeki “yaşam genel olarak evrensel bir yalnızlıktır, öyle olmalıdır,” iddiasını düşündüğümüzde, “tanınmış kişi”nin Defoe’nun kendisi olduğu sonucuna varmak mantıklı görünüyor.

İki ismin de “oe” ile bitmesi dikkat çekicidir. Romanın, yazarın tecrübelerinin gündüz düşlerine işlenmiş hali olduğunu anlıyoruz. Bu açıdan bakıldığında Defoe’ya hak vermemek elde değil. Roman, birebir tarihsel olmayan bir hakikati, yani yazarın “hakikatini” anlatmaktadır.

Robinson Crusoe Adası

Daniel Defoe için bir kahraman ve ilham kaynağı olan ada, denizcilerin derin korkularını da temsil ediyor.

Juan Fernández Takımadaları‘nın ikinci büyük adası olan Alejandro Selkirk Adası, bozulmamış doğası ve eşsiz flora ve faunasıyla nadir ziyaretçileri kendine çekiyor.

1574 yılında keşfedilmesinden bu yana, takımadalar hapishane, Peru ve Şili’yi korsanlardan korumak için ileri üs ve fırtınalarda güvenli bir liman olarak kullanıldı. Yerleşimciler, denizciler ve mahkumlarla birlikte bazı hayvanlar da adaya geldi. Takımadalar 1935’te milli park statüsü kazandı.

Ada, yılda yaklaşık bin turist tarafından ziyaret ediliyor. Gözetleme yerinde, 1868 yılında HMS Topaze mürettebatı tarafından İskoçyalı’nın yalnız başına yaptığı yolculuğu anmak için bir plaket yerleştirilmiş.

Remzi Gökdağ

Remzi Gökdağ gazeteci, yazar ve yayıncıdır. 1989 yılında Cumhuriyet Gazetesi'nde muhabir olarak çalışmaya başlayan Remzi Gökdağ, İstanbul konulu haberleriyle çeşitli gazetecilik ödüllerine sahiptir. Remzi Gökdağ'ın Başka Şehirler, Sevgili İstanbul, Amerikan Medyası’nda 11 Eylül ve Park Otel Olayı adında dört kitabı vardır. Remzi Gökdağ hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ