Güneş ve eğlencenin başkenti: Rio

Hırsızlık, soygun, uyuşturucu, yoksulluk bir yana, sambası, plajları, güzelleri ve karnavallarıyla Rio, diğer yana. Bir Fransız, bir Amerikalı ve bir Brezilyalı, küçük bir uçakla seyahat ediyorlarmış. Fransız elini dışarı çıkartmış, Paris üzerinden uçuyoruz, demiş. -Allah Allah! Nasıl anladın?diye sormuş diğerleri. -Basit. Elim Eyfel kulesine çarptı… Biraz sonra Amerikalı elini çıkartmış. -Şimdi de New York üzerinden geçiyoruz, demiş. -Onu nasıl anladın? -Elim özgürlük heykeline çarptı… Derken Brezilyalı elini dışarı çıkartmış ve hemen içeri çekmiş. -Arkadaşlar şu anda tam Rio üzerindeyiz, demiş. -Yok canım nereden çıkartıyorsun? -Kol saatim çalındı da! Brezilya’ya gitmeden önce bin bir öğüt aldıysam, bunların 990’ı “aman dikkat et!

Hırsızlık, soygun, uyuşturucu, yoksulluk bir yana, sambası, plajları, güzelleri ve karnavallarıyla Rio, diğer yana. Bir Fransız, bir Amerikalı ve bir Brezilyalı, küçük bir uçakla seyahat ediyorlarmış. Fransız elini dışarı çıkartmış, Paris üzerinden uçuyoruz, demiş.
-Allah Allah! Nasıl anladın?diye sormuş diğerleri.
-Basit. Elim Eyfel kulesine çarptı…
Biraz sonra Amerikalı elini çıkartmış.
-Şimdi de New York üzerinden geçiyoruz, demiş.
-Onu nasıl anladın?
-Elim özgürlük heykeline çarptı…
Derken Brezilyalı elini dışarı çıkartmış ve hemen içeri çekmiş.
-Arkadaşlar şu anda tam Rio üzerindeyiz, demiş.
-Yok canım nereden çıkartıyorsun?
-Kol saatim çalındı da!

Brezilya’ya gitmeden önce bin bir öğüt aldıysam, bunların 990’ı “aman dikkat et! bir şeylerini çaldırma, kafanı gözünü yardırma” diye başlıyordu. İşin aslı şudur ki, Brezilya da “aman dikkat” sözleri, bundan 500 yıl önce, beyaz adamın “c’ee! ben geldim!” demesiyle akıllara düşmüş, dil üzerinden kayıp sese dönmüştür.

Beyaz adam geliyorum demez

Yıl 1498. Okyanusun ortasında, bir nefeslik rüzgara hasret bekleyen Cristopher Columbus’un, gökyüzünden işittiği tek ses “dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana” dır.

Bir gün, iki gün, üç gün…

Beklemek sinir bozucu, umut kırıcıdır.

Gemiler, rüzgarsız havada “gitmiyoruz işte!” demişlerdir bir kere.

Dört gün, beş gün…

Ve nihayet ufukta rüzgar görünür.

Bu arada, Hindistan’a gitmek üzere Çin Denizi’nde dolaştığını sanan Colomb, rotasında bir küçük değişiklik yapar.
Biraz sonra hazret kendini Trinidat kıyılarında bulacaktır.
Colomb rotayı değiştirmese, eski rota onları doğru Brezilya ya sürükleyecekti. Bu durumda da ülke bir İspanyol tarafından keşfedilmiş olacak, bu gün Brezilyalılar Portekizce yerine İspanyolca konuşacaktı (bize ne ki?).

Ey okur gör işte! “Neye niyet, neye kısmet” diyerek dolaşan şabalak denizciler o zamanlar ne çoktur.

Yıl 1500. Bu defa Hindistan niyetine yola çıkıp Brezilya kıyılarına çıkacak olan beceriksiz, Portekizli Pedro Alvares Cabral’dır.

Nedir, Pedro ve arkadaşları karayı gördüklerinde, önlerindeki toprakların Hindistan olduğuna iyiden iyiye inanmışlardır. Bu inançla, sahilde gemileri gözleyen garip görünüşlü yerlilere Hintliler anlamında “Indians” derler. Böylelikle de, o gün bu gün Amerikan yerlilerinin adı “indian” kalır.

O güne kadar kendi hallerinde yuvarlanıp giden Brezilya yerlilerinin, Portekizlilerle tanışmaları sonucu, doğal olarak dünyaları değişir. Tüm tarihçilerin üzerinde birleştikleri ender şeylerden biri, bu tanışmanın dünyanın görüp göreceği en büyük insan kıyımına neden olduğudur. Yüz binlerce savunmasız yerli öldürülür (o zamanlar Brezilya’da 4-5 milyon yerli olduğu tahmin ediliyordu. Şimdi Amazon ormanları içine sıkışıp kalmış, en çok 200 bin yerli kaldı). Bir o kadarı da Avrupa’dan taşınan çiçek, tifo, frengi gibi hastalıklar sayesinde “yeni dünya, eski dünya, benim yerim öbür dünya” derler.

O sıralar Avrupalı beyaz adam yeni dünyadan gelen haberleri bin bir hayret içinde dinlemektedir: Acaba bu yerliler gerçekten insan mı? Yoksa kaybolan on İsrail kavminin çocukları mı? Yoksa fil sırtında buralara gelmiş Moğollar mı?…

Bu merakla bölgeye yüzlerce araştırmacı ve ıslahçı (Cizvit papazlar vb.) yollanır.

Sömürü başlıyor

Para eder mal arama telaşındaki Portekizlilerin, kısa sürede buldukları değerli şeylerden biri özsuyundan kırmızı boya elde edilen bir ağaçtır. Sert kerestesi mobilya ve özellikle gemi yapımında kullanılan bu ağacın adı pau brasil’dir.
Avrupalı istilacı, bu taş devri insanların topraklarından kendi marketlerine aktarabileceği tek şey olarak bu ağacı bulur ve her yıl gemiler dolusu kesip ülkesine taşır. 1503 yılında da, bu topraklarda buldukları yegane değerli şey olan kırmızı boya ağacının adını ülkeye verirler.

Sonrası bildik öyküdür: Hindistan’dan şeker kamışı, Afrika’dan da kahve getirilip yeni dünyanın topraklarıyla tanıştırılır. Bu ürünlerin tarımında çalıştırılmak üzere de kara derili Afrikalıyı derdest edip yeni dünyaya taşımaya başlarlar. 1550-1850 yılları arasında gemilerle tam 3.5 milyon köle taşınır Afrika’dan Brezilya’ya. Meraktan başında saç bırakmaya okura söyleyelim ki, bu rakam yeni dünyaya getirilen kölelerin sadece %37’si dir.

1694 yılında ise ülkede ilk altın bulunur (eyvah eyvah!), bunu izleyen yüz yıl süresince Brezilya dünyanın en büyük altın üreticisi ülke konumuna gelir. Neredeyse yarım milyon Portekizli altın uğruna gemilerle yeni ülkeye doluşur ve bu arada altın işinden en karlı çıkanlardan biri de Rio de Janerio kenti olur. Çünkü Rio, altının ülke dışına çıkartılmasında önemli bir konuma sahip bir liman özelliği taşımaktadır. Bu nedenle de 1763 yılında Bahia’nın yerine Rio de Janerio başkent yapılır.

“Rio ne zaman krallara layık bir başkent oldu?” sorusunun yanıtını sabırla bekleyen okur için söyleyelim: 1808 yılında Napolyon Portekiz’i işgal edince, Portekiz Kralı ve ailesi kaçıp Rio’ya yerleşirler (ne kaçış ama!). İşte bundan sonra Rio, asilzadeleri (bir onlar eksiktir), soyluları ve soysuzlarıyla tam bir Kraliyet başkenti olur.

Rio de Janerio

Üç kere aferin Rio’ya ki, bu adına üretim denilen talan dönemleri boyunca önemini koruyup, gelişmeyi bilmiştir. Meraklısı için söyleyelim: Rio Portekizce nehir demek. Janerio ise January’den geliyor, yani Ocak ayı. Buraya ilk 1 Ocak günü gelen Portekizli denizciler, bölgedeki körfezi nehir sanmışlar (dedim ya bu denizcilerde bir gariplik var!) ve kente bu adı vermişler.
Fransız düşünür Claude Levi Strauss, Rio için şöyle der: “…Bütün bunlardan sonra bunca övülen güzelliğine rağmen beni usandıran Rio de Janerio’dan söz etmekte güçlük çekiyorum. Bana öyle geliyor ki Rio’nun doğal çevresi kendi boyutlarıyla uyum içinde değildir…Rio de Janerio herhangi bir kent gibi inşa edilmemiştir. İlkin körfezin kıyısındaki düz bir bataklık kesimde kurulmuşken, sonra onu dört bir yandan, çok dar bir eldivene sokulan parmaklar gibi sıkan sarp tepeler arasına girmiştir…Tepelerden yana bu kadar zengin bir kent, onlara hiç değer vermez. Bunun bir nedeni zirvede su olmayışıdır…”

Strauss Rio’ya dair bu betimlemeleri 1935 yılında yapmış. İyi de etmiş, çünkü bu eldiven benzetmesini daha kırk yıl düşünsem bulabilme şansım yoktur.

Rio, uzun bir sahil ve sahilin ardında başlayan dik granit tepelerden ibaret, 12 milyon kişinin, kasadaki hamsi gibi, tıkış tıkış yaşadığı bir kent. Tepelerin arasında, tıpkı dar eldivene giren parmaklar gibi, vadiler boyu kentin yoksul mahalleleri yerleşmiştir. Dev gökdelenler, lüks oteller ve zengin nüfusun yaşadığı binalar ise sahil boyu dizi dizidirler.
Bu dünyanın en karmaşa dolu ve nüfus yoğunluğu en fazla olan şehrinde, nüfusun çoğu tepelerin arasındaki gecekondularda okulsuz, hastanesiz ve doktorsuz yaşar. İşsizliğin diz boyu olduğu bu bölgelerde uyuşturucu kullanımı inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Verilere göre Rio’da ayda iki ton kokain tüketilir (ne diyelim, maşallah!) ve soygunlar, kavgalar sonucu ölen insan sayısının beş yıllık bilançosu 70 bindir.

İçine fenalıklar gelip, imdat istemek üzere camı açan okur! Tüm bunlar bir yana, Rio, pek çok kişi için dünyanın en cazip ve en yaşanılası yerlerinden biri olmayı sürdürüyor. Nasıl mı?

Bu ülkeye hayran olmak, aşık olmak hatta bağımlı olmak çok kolay. Kanınızda biraz fıkır fıkırlık, kalbinizde üç gram coşku kalmışsa, Brezilya bunu alıp fokurdatmaya hazır bir ülkedir. Rio’da insanlar bağıra bağıra şunu söylerler “biz bu dünyaya kumsalda yatmak, sahilde koşmak ve güzellere bakıp dans etmek için geldik”. Evet, söylemesi hoş, gerisi de boştur.
Riolular “onlara Cariocalar denir” yıl boyu bir tek şeyin özlemini çekerler o da karnaval. Yılın neredeyse çoğu karnaval hazırlığı ve özlemi ile geçer. Bu arada Cariocalar boş zamanlarında plajda yatarlar (dolu zamanlarında da), ünlü içkileri Caipirinha’dan içerler ve tüm bunlardan fırsat bulurlarsa işe giderler.

Bin bir ritüelin, yüz bin ritimle dışa vurulduğu karnaval, aslında bir pagan geleneğidir ve ilk olarak Afrikalı göçmenlerin bolca bulunduğu Bahia’da başlamıştır (bazı kaynaklar karnavalın 16 YY.da Azor adalarından ithal edildiğini de söylerler).

Müzik ve danslarda, hatta yansıtılan duygularda hep Afrika vardır. Nedir, cingöz Avrupalı, Afrika ritmi içine kendi folklorunu enjekte etmeyi savsaklamamıştır ve sonuçta bu gün bilinen karnaval çokça Afrika ritmi, biraz Avrupa havası ile bezenmiş, yerlilerin kostümleriyle donanmış bir şenlik olarak ortaya çıkmıştır.

1930’lu yıllarda karnaval Rio’ya yerleşir (böyle işte, elden ne gelir? Gariban Bahia’lı siyah adamın bir karnavalı vardı onu da elinden aldılar). 1934 yılında ise Başkan Vargas tarafından samba, karnavalın resmi dansı olarak ilan edilir. “Bu ne iştir?” derseniz, o zamanlar askeri dikta dönemidir ve festivallerin dansı dahi resmi onaylarla ilan edilmektedir.

Yıl boyu karnaval heyecanıyla yaşayan Cariocalar, bir ay öncesinden, samba okullarını ziyarete açarlar. İşte bu dönemlerde (Ocak ayında şenlikler yavaş yavaş başlar, Şubat karnaval zamanıdır, ey okur zıpla haydi! Bu yıl 24-25 Şubat günleri Rio fokurdayacak) ülke karnaval krizine girmiş demektir ki, bunun ilk belirtisi üçe, dörde katlanan fiyatlardır. Binlerce, binlerce, binlerce turist, dünyanın dört bir yanından Rio’ya akın eder. Hedef sınırsız çılgınlıktır. İçki, uyuşturucu, dans, müzik, seks ve bulaşıcı hastalıklar…Bir ay süresince Rio kaynayan kazan, hayat ise gerçek üstü bir film gibidir.
Kızlar yarı çıplak ve hatta yer yer tama yakın çıplaktırlar (çıplaklık Rio’da, karnaval dışında da olağan bir durumdur. Sakın korkmayın ve şaşırmayın!) ve erkekler bellerindeki davullarla dur durak bilmez bir ritim tutturarak, kızları hop hop hoplatırlar.

Karnavalların en fıkır fıkır bölümleri ise balolardır, ki bu balolar daha çok kapalı mekanlarda, sahne üzerindeki tepinmeler şeklinde cereyan eder. İçeri parayla girilir. Hırsızlara karşı düşkünlüğünüz, varsa parasız çıkılır.
Ama günümüzün Rio karnavalı gerçek bir pagan töreninden çok uzaktır. Bu olsa olsa, batılı turisti çekmek için erotik yönü abartılmış, gariban bayramıdır (bu da, naçizane benim yorumum).

Kitaplar, ortak bir dil birliğinde karnavalın üç temel yasasına dikkat çeker. Bir: yolda tek başına, işveli, güzel ve fingirdek bir bayan gördüğünüzde aklınızı başınıza alın. Arkadan kıskanç ve sarhoş erkeği ya onu pazarlamak üzere ya da gözünüzü morartmak üzere geliyordur. Ya da hiç beklenmedik şekilde o güzel bayan, kadın giysilerine bürünmüş bir erkek olabilir. İki: Baloların yapıldığı kapalı mekanlarda, kulüplerde her şey dışarıdaki fiyatların kat kat üzerindedir. Üç: karnaval süresince kendinizi zengin göstermeyin. Üzerinizde fazla para taşımayın.

Karnavalların caddelere taşan bölümleri daha çok Ipanema sahilinde ve içerdeki yollarda olur. Buralarda geçit törenleri yapan bandolar ve dansçılara Cariocalar dans ederek eşlik ederler ki bu bölümler eğlencenin bedava ve havadar bölümlerini oluşturur. Ama yine de sanmayın ki karnaval öyle TV de görüldüğü gibi sokaklarda oluyor. Asıl karnaval, parayı bastırıp bilet alanların, sahnelerde çaldığı düdükten ibarettir.

Copacabana ve Ipanema

Brezilyalılar Copacabana için “dünyanın en ünlü ve en güzel kumsalı” diyorlarsa da bence değil. Altı üstü, 3.5 km uzunluğunda, bir tarafında dalgalı okyanusun olduğu, diğer yanında da insana nefes aldırmayan dev binaların yükseldiği bir cadde işte.

Sıcak, gürültü, kalabalık… Sahil boyunca sürü sürü Carioca, koşar, yürür, güneşlenir ve plaj voleybolu oynar. Oturup onları seyretseniz bir ömür geçer (zaten insanların bir bölümü de ömürlerini Copacabana’da böyle geçiriyorlar). Cadde üstünde ve içerlere doğru oteller ve lokantalar dizi dizi sıralanmış ve söylentiye göre Brezilya’da seks ve uyuşturucu turizminin kalbi burada atarmış.

Copacabana’nın bana en cazip gelen yanlarından biri kaldırımlar boyu sürüp giden mozaiklerdi. Öğrendim ki bu siyah ve beyaz mozaikler geleneksel Portekiz sanatının etkisiymiş ve 1960 yılında ünlü Brezilyalı peyzaj mimarı Roberto Burle Marx tarafından yapılmışlar. Nehir mendereslerini simgeliyorlar. Pazar günleri sahil yolunun bir bölümü trafiğe kapanıyor ve Cariocalar için yürüyüş yolu yapılıyor. Onlar da mayolarını giyip, ellerine birer Hindistan cevizi, bir kamış alıp, yol boyu yürüyorlar.

Ipanema sahili, Copacabana’nın hemen peşinden gelen, Rio’nun bir diğer popüler bölgesi. Gündüz hayatının yanı sıra gecenin fingirdekliği buralarda alıp başını gidiyor. Caddenin bir yanına irice bir lagün (göl), diğer yanına da deniz kurulmuş. Arada da gece gündüz açık marketler, sinemalar, gece kulüpleri ve parklar var. Ama bunların ötesinde, Ipanema’nın ünü, dünya çapında bilinen bir bossanova şarkısından gelir: Ipanemalı Kız, ya da Girl From Ipenama ya da Garota de Ipanema. Ünlü besteci Antonio (Tom) Jobim ve şair Vinicius de Moraes bir gün barda oturmuş pineklerken, içeri sarışın ve alımlı bir kız girer. Bizim iki kafadar kıza hayran olurlar. Vinicius oturur bir şiir yazar hanımefendi için. Antronio ondan aşağı kalmayacaktır, o an şiiri bestelenir ve dünyanın en ünlü bossa novalarından biri ortaya çıkar. Rio’ya giderseniz, Garota de Ipanema barını bulun, bizimkilerin oturduğu masa, kızın fotoğrafları, şarkının notaları filan müze gibi korunuyor. Oturun bir masaya, benim için bir bira için. N’olur!

Bu arada Ipanema’nın Praça General Osorio caddesinde, pazarları bir hippi market kuruluyor. Binbir çeşit el emeği, göz nuru, incik boncuğun ve deri işlerinin sergilenip, pazarlandığı bir tür çarşı. Burası dışında sanmayın ki Brezilya ya ait otantik eşyalar buluruz. Bulduğunuz otantik malların çoğu ya Endonezya ya da Hint malı.

Bu arada unutmadan söylemeliyim, Ipanema yerlilerin dilinde tehlikeli-kötü su demek. Okyanusun bu bölgedeki tehlikeli dalgaları ve akıntılarından ötürü bu ismi takmışlar. Kendi başınıza sakın denize girmeyin. Cariocalar neredeyse siz de orada olun. Aman ha, gözünüzü seveyim!

Pao de Açucar (Sugar Loaf)

Rio’ya halen hayran olamadınız ve gürültüden, sıcaktan patlama noktasına geldiyseniz gideceğiniz yer Sugar Loaf dedikleri teleferikle çıkılan tepedir. Burada karşılıklı çalışan iki teleferik sizi alıp 396 metre tepeye çıkartır ki, Rio’yu tepeden görüp hayran olasınız. Burası için Lonely Planet gezi rehberi der ki “Pao de Açucar tanrının kartpostal ve fotoğraf endüstrisine bir armağanıdır”. Pes vallahi, bu tanımdan sonra daha ne denir ki? Yalnız benden söylemesi tepeye akşam gün batışını izlemeye çıkın. Gündüz saatlerinde teleferiklerin Copacabana plajından farkı yok.

Corcavado ve Tijuca Milli Parkı

Corcavado, 710 m yüksekliğindeki bir tepeleye konmuş, 30 m yüksekliğinde, kollarını açmış bir İsa heykeli. Benim için tek ilginç tarafı Tijuca Milli Parkının ortasına kurulmuş olması ve tepeden Rio’ya bakışıydı. Onun dışında vıcık vıcık turist…
Tijuca Milli Parkı’nın geçmişi hayli ilginç. 1900’lerde tüm dağın etekleri kahve plantasyonuymuş ve kahve tarlaları tepelere doğru ilerliyormuş. Zamanla, şehrin suyunu yenileyen ve temizleyen ormanların yok olmasıyla Rio’da su sorunları yaşanmaya başlanmış. 100 yıl kadar önce alan Milli Park ilan edilmiş, orijinal bitki örtüsüne sadık kalmak koşuluyla, açılan alanlar yeniden ağaçlandırılmış (laf aramızda bizim ormancılar bunu duysa, gider bir iki çam dikerlerdi). Şimdi Tijuca, şehrin dibinde 1 milyon hektarlık devasa bir koruma alanı.

Son söz yerine

Ben bir daha Rio’ya gitmek istemezdim. Dördüncü gün sıkıldım. Tanrıya şükürler olsun ki, beşinci gün Rio’da değildik. Kumsalda mütemadiyen yatan insanlar, kişiliksiz binalar ve kalabalık caddeler bana Brezilya’ya geldiğim izlenimini vermedi. O denli karışmış ki her şey birbirine. Kim kimin kültürü, kim nereli, kim kimin nesi…? Bu gibi soruların yanıtı yok Rio’da. Ama siz “ben sabahlara kadar çılgınlar gibi tepinecem, sonra da kumsalda serilip güzelleri izleyecem” diyorsanız durmayın gidin. Sizi Rio’dan başka yer tatmin edemez.

Ama gitmeden önce mutlaka birşeyler okuyun, biraz Portekizce öğrenin (en azından çay’a çay dediklerini bilin mesela), kalacağını yerleri ayırtın. Öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya, Londra’ya gider gibi gitmeyin.
Üstelik Rio’ya gitmişken mutlaka bir Bahia Salvador’a, Amazon’a, Pantanal’a, Iguassu şelalelerine uğrayın. Bunların hepsine gitmek olanaksız elbette, her birinin diğerine uzaklığı uçakla en az 2-3 saat gibi.

Bu alanlara Rio’dan başlayan turlar var. Örneğin Brezilyadaki el değmemiş bataklıklar ve ormanları görmek isteyenlere gerçek bir “jungle” turu 800$ dolaylarında. Bu gibi turlara katılacak olanlar mutlaka gerekli aşılarını yaptırsınlar ve yanlarına kinin gibi bazı zorunlu ilaçların alsınlar.
Gidin bence oralara, gidin de görün dünya da daha neler neler var.

Hep bina ve insan görmekten bıkmadınız mı ?

Carioca nasıl olunur?

Carioca memleketi neresi olursa olsun, kendini Riolu hisseden ve Riolu tarzında yaşayan herkestir. Carioca Rioda sahil kıyısında ya da kumların üstünde yaşar, işten önce, sonra ya da iş zamanları plaja gitmeyi alışkanlık edinir, konuşurken kibarlık etmek gibi zahmetlere katlanmaz, trafik ışıklarına bakmaz ve zamanı tümüyle kendi gereksinimlerine göre ayarlar. Erkekler üzerlerine solmuş bir tişört, altında da bir gergin ve parlak sörf şortu giyerler. Ayakkabı giyecekse ucuz bir tenis ayakkabısı, aksi halde tahtadan bir sandalet neyine yetmez? Bir Carioca erkeği kumsalda havlu üzerine asla oturmaz. Denizden çıkınca zıplayarak suyunu silkeler ve kumlara oturur. Havlu kadınlar ve çocuklar içindir. Kadınların giysilerine gelince: olabildiğince az kumaş kullanma esasına dayanmaktadır. Tanga en tutulan giysidir. Plaj çıkışı bazen tanganın üzerine, göbeği dışarda bırakan yarım porsiyon bir tişort giyilebilir.

Cariocalar genellikle caipirinha (yerel kokteyl) ve kahve içerler, yemek saatlerini ayak üstü geçiştirip, plajdaki işlerine geç kalmamak üzere koşarlar.

Not: Bu bilgilerin bir bölümünü Rio’ya aşık bir Kuzey Amerikalı, Priscilla Ann Goslin’in NasılCarioca olunur adlı kitabından aldım. Bir bölümü de benim gözlemlerim.
Barlar-gece kulüpleri:

Base
Av. Francisco Otaviano, 20
Copacabana
522-0544
Salı-Pazar’a kadar açık.
Yolda giydiklerinizle de girebilirsiniz.

Bunker
Rau Raul pompeia, 94
Copacabana
521-0367
Çarşambadan-Cumartesine kadar açık.
Rio’nun alternatif partilerine ev sahipliği
yapmasıyla ünlü.

Bar do Tom
Rua Adalberto Ferreria, 32
Leblon
274-4022
Salı-Pazar arası açık.
Brezilyanın gerçek müziği. Samba ve bossa nova dinlemek için gidilebilecek en iyi yer.

Vinicius Bar
Rua vinicius de Moraes, 39
Ipanema
287-1497
Geleneksel müziğin yanı sıra latin jazı dinlemek için ideal.

Nerelerde kalınabilir:

Kalmak için pahalı olmayan yerleri Gloria, Catete ve Flamingo dolaylarında bulabilirsiniz. Plaj kıyılarındaki büyük oteller hem çok pahalı, hem de ulaşım işi biraz sorunlu. Klimalı ve banyolu tek kişilik oda fiyatları 20-70 $ arası değişiyor. Ancak kartnaval süresince mutlaka önceden yer ayırtmanız gerekiyor.

Bunun için internetten, gezi rehberlerinden ya da turizm şirketlerinden yararlanabilirsiniz.

Sunay DEMİRCAN

Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ
Başka Şehirler - Remzi Gökdağ

Başka Şehirler

Remzi Gökdağ’ın yeni kitabı Başka Şehirler, E Yayınları'ndan çıktı. Keşfetme
Önceki Yazı

36 saatte Barselona! Katalanya’ya gitme zamanı

Sonraki Yazı

Beyaz gecelerde St.Petersburg

OKUMA ÖNERİSİ