Gözyaşı kadar duru Ohrid Gölü’nün suyu

Çiğdem ÜLKER – Üç harfli, tek heceli  “göl” sözcüğünü aşan derinliğiyle bir kez daha açıldı önümde: Ohrid Gölü. On beş yıl önceki  tanışmamızda sadece seyrettiğim suyuyla bu kez  kucaklaştım  ve göle dik inen  Galicitza dağını, gölü besleyen Srno Drim nehrini tekrar selamladım. Ahmet Haşim’in    “Bir sırma kemerdir suya baksam / Göllerde bu dem bir kamış olsam / Üstümde sema kavs i mutalsam / Akşam yine akşam yine akşam”  dizeleri dilimde  gölde akşamı, gölde şafağı seyrettim. Ohrid Gölü, insancıl ve olgun bir  yumuşaklıkla bağrına bastı beni; izin verdi derinine dalmama, dibinden taş toplamama, bir Ohrid incisini (Ohridsko Biser)  kolye yapıp boynuma 

Çiğdem ÜLKER – Üç harfli, tek heceli  “göl” sözcüğünü aşan derinliğiyle bir kez daha açıldı önümde: Ohrid Gölü.
On beş yıl önceki  tanışmamızda sadece seyrettiğim suyuyla bu kez  kucaklaştım  ve göle dik inen  Galicitza dağını, gölü besleyen Srno Drim nehrini tekrar selamladım.
Ahmet Haşim’in    “Bir sırma kemerdir suya baksam / Göllerde bu dem bir kamış olsam / Üstümde sema kavs i mutalsam / Akşam yine akşam yine akşam”  dizeleri dilimde  gölde akşamı, gölde şafağı seyrettim.
Ohrid Gölü, insancıl ve olgun bir  yumuşaklıkla bağrına bastı beni; izin verdi derinine dalmama, dibinden taş toplamama, bir Ohrid incisini (Ohridsko Biser)  kolye yapıp boynuma  takmama.
Eski kıtanın en yaşlı ve en derin göllerinden  biridir Ohrid Gölü. En az dört belki de on milyar yaşında olduğu söylenir ve  derinliği üç yüz metrelere ulaşır. Belki de bu yüzden böyle saydam ve alabildiğine aydınlıktır.
Sert  karakterli Balkan dağlarının eteklerinde, doğanın beklenmedik sürprizidir, bin üç yüz metreye yükselen asık yüzlü Galiçitza dağının dışa çevrilmiş iç yüzüdür.  Karma karışık Balkan  tarihinin etnik, dinsel, dilsel ve daha bilmem neden her türlü anlaşmazlığının tel tel çözüldüğü, duru suyunda durulduğu  bir  şeffaf göldür. 358mt karelik  parlak yüzeyini  iki Balkan devleti paylaşır: Arnavutluk ve Makedonya Cumhuriyetleri. Kıyılarında kentler, kasabalar, balıkçı köyleri ve Ortodoks hristiyanlığın en eski manastırları yan yana ve sessizce durur. Gölün güneyindeki  Saint Naum Manastırı, Makedonya’nın  Arnavutluk’la sınırıdır ve gölün görkemli yapılarından biridir.  Ohrid’e    “Balkanların Kudüs”ü ünvanını getiren dini yapılarından biridir  St Naum Manastırı.
Saint  Naum’un binaları, gölün kıyısında bir dik yamaçtadır ve arkasında Srno Drım nehrinin göle karışırken  oluşturduğu o nefis delta vardır. Ohrid gölünü besleyen nehirlerin en sevimlisi, Srno Drım, göl ile öyle enfes görüntüler sunarak  buluşur ki buranın Eylül 1980’de niçin  Unesco Şehri seçildiğini ve niçin  dünyanın kültür ve doğa mirasları arasında kabul  edildiğini anlarsınız.
Doğanın kendini böyle  cömertçe sunduğu bu yerde efsaneler durur mu; onlar da iş başındadır elbet. Tepedeki manastırda uyuyan Saint Naum’un kabrine kulağınızı dayarsanız sadece iyi insanların duyabildiği söylenen kalp atışlarını dinlersiniz. Benim on yıl sonra bu kez, sesi  çok hafif duymamın sebebi,  eskiden daha iyi biri olmam mı yoksa şimdilerde kulaklarımın zayıflamasıdır bilmem ama nehrin ve gölün uğultusu,  mistik  duygular  içine çekmektedir ziyaretçisini. Bu manastırın Ohridli Türkler tarafından da  ziyaret edildiği, Sarı Saltuk Türbesi olarak kutsandığı ve ziyaret edildiği de  bilinir.
Saint Naum’un çevresi bugün  bir turist buluşma noktası ve geniş  bir  plajdır. Geleneksel tatlar sunan restoranlarda  ulusal giysiler içindeki gençler, geleneksel danslarla sizi karşılar.
Bu, geleneksel dans “horo”dur ve   çoşkulu müziğiyle bu ülkede sık sık karşınıza çıkar. Makedonyalılar; el ele, omuz omuza ve cıvıltılı bir  müzikle horo yaparlar. Melodi bazen Türkçe bir ezgidir, bazen Makedonca bir türkü.  Nazlı bir sevgiliye adanmış şiirli bir müziktir. İster “çifte çifte paytonları getirdim sana” diye başlasın ister  “ Srtze moje Jovana Jovanke” diye, müziğin aşkın sesi olduğunu  kim inkar edebilir ki?  Sözlerini anlamasanız bile şarkıların aşkı söylediğini bilirsiniz. “Jovana, Vardar’ın kıyısında beyaz ketenleri ağartırken cebinden kafiyeler süzülmektedir  gözyaşı döken suya.” Ve sevgilisi “Jovana’yı hâlâ o kıyıda beklemektedir.”
Ama sadece  aşkın enerjisi değildir Makedon müziğini bu kadar yüksek tınılı kılan.  Teknede, otobüste, restoranda çarşıda  hep göklere yükselir, en yüksek tonda dinlenir  Makedon müziği.
Öyle bir enerji birikmesi vardır ki bu toprakta; o yoğunluğu hissetmemek olanaksızdır.
Bu ateş kanlı insanların Balkanlıların, dağlarla çevrili küçücük ülkesi, Makedonya toprağı; bu enerjiyi taşımaya yetmez, yarısı zaten  başka bir ülkeye ait olan Ohrid gölünün  suyu da bu ateşi serinletmez. Biriken bu büyük enerjiyi, bu  patlama arzularını fark etmemek  olası değildir. Üstelik 1992’ye dek Avrupa’nın ortasını  boydan boya kaplayan dev Yugoslavya’nın güney bölgesi iken bu dağılmışlığa alışmak kolay da değildir. Eski dostlar mı…. Onlar çoktan başka sularda yelken açmıştır. Sırbistan, oynadığı o tehlikeli savaş oyunuyla ve 1992’de giriştiği etnik temizlik harekatıyla   en yakınlarını bile kendinden uzaklaştırmıştır. Hırvatistan ve  Slovenya Avrupa Birliği’nin yeni üyeleridir ve  hızla kulvarlarını ayırmaktadırlar. Kosova’da birkaç ay önce bir Arnavut Devleti kurulmuştur ve Makedonya yurttaşlarının  bazıları için  başka hayallerin ülkesidir orası.
Avrupa Birliğine girme çabası Yunanistan tarafından engellenen ve yine onlar tarafından adı bile kendine çok görülen Makedonya; şarkıya, şiire, heykele, resme  dökmektedir enerjisini.
Galiçitza Dağının zirvesindeki Velestovo köyü her yıl 15 Ağustos gecesi şiire kapılarını açar ve yine  her yıl 21 -27Ağustos’da,  göl kıyısındaki Struga kenti, ünlü “Uluslar Arası Struga Şiir Akşamları”na ev sahipliği yapar. 1974’de  bir Türk ozanının Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın kazandığı  Altın Çelenk ödülü her yaz dünya şairlerini “Köprüler” gecesinde ağırlar ve yeni sahibini arar. Aslına  bakarsınız Makedon dilinin  en parlak şairi, Batılıların “İkinci  Homeros” dedikleri Grigor Prlıcev de 1830 Ohrid doğumludur ve   ilginçtir en ünlü şiirinin adı Türkçe bir sözcüktür:  “Serdar”
“Uluslar arası Struga Şiir Akşamları” etkinliğinin kurucusu  bu kentte doğmuş iki şair kardeştir.  Kardeşlerin her ikisinin de imparatorluğun başkenti İstanbul’da, Makedonların söylemeyi tercih ettikleri şekliyle Çarigrad’da hapiste öldüğü bilinir. Konstandin ve Dimitar Miladinov kardeşlerden Konstandin, Makedon şiirinin de kurucusu  sayılır ve  etkinlik her yıl onun bir şiiri okunarak açılır. Moskova’da öğrenciyken yazdığı bir lirik şiirdir bu: “Tga Za Jug” (Güneye Özlem)
Bu arada güney Makedonya’da Tikveş’te ve Kavadarsi bağlarında leziz üzümler yetiştiren ve şarapçılığını da bir hayli geliştiren Makedonya’nın tatlı kırmızı şaraplarından birinin adı ne dersiniz. “Tga Za Jug.”    Şarabın ve şiirin kardeş olduğunu kim  inkar edebilir ki. Hani bizim Divan  şairi Nedim’in dediği gibi: “Bir elinde gül, bir elinde mey geldin sakiya / Hangisin alsam; gülü yahut meyi, yahut seni?”
Struga Şiir Akşamları”nın büyük ödülünün “Altın Çelenk”in  son sahibi Filistinli şair Mahmut Derviş’tir. 46. kez verilen Altın Çelenk’in sahibi ise henüz belli değildir.
Bu yaz benim de sık sık dinleme fırsatını bulduğum modern Makedonya şiirinde ise tek bir sözcük derin vurgularla ve defalarca çarpar kulağınıza. Makedonya…Makedonya…
Dili artık iyice anladığım için şiirlerin ve şarkı sözlerinin altında yatan duyguyu çözebilirim. İşte  en eski ve en sevilen şarkılardan biri:
“Bitola moj roden kraj vu tebe sum rodena”  Türkçesi şöyle: “Bitola güzel memleketim / Ben sende doğdum / Sen benim yarimsin/ Seni bütün kalbimle seviyorum/ Seni seviyor sana şarkı söylüyorum /Çok şehir ve kasabalar gördüm/ Senden güzeline rastlamadım/ Sende yürüdüm, çıplak ve yalın ayak/ Ben sende büyüdüm, misafirin değilim/ Bitola güzel memleketim/ Seni seviyorum.”
Kendine ve toplumunun  değerlerine iman tazeleme, onlara sonsuzca inanma duygusu. Belki  biraz da bu yüzdendir,  Makedonya’nın  Tito Sosyalizmi döneminde biraz örselenen ortodoks değerlerine yeniden ve tutkuyla sarılması ve Ohrid gölü kıyısındaki manastırları hızla restore etmesi. Bu arada şarkıda geçen  Bitola’nın  ortak belleğimizde çok saygın bir yeri olan Manastır kenti olduğunu söyleyelim. Mustafa Kemal’in  öğrencisi olduğu Manastır Askeri İdadisi’ndeki bir odanın onun adına düzenlenmiş bir müze olduğunu unutmayalım. İttihat ve Terakki Örgütünün bir  numaralı kurucusu Eyüp Sabri Bey’in Ohridli olduğunu hatırlayalım. Atatürk’ün Çankaya gecelerinde  mırıldandığı  o güzelim türküdeki “havuz” da  “çeşme” de  işte hâlâ buradadır. Hani,  “Manastır’ın ortasında var bir havuz / Canım havuz / Manastır’ın kızları hepsi de yavuz / Biz çalar oynarız.”
Göl ile aynı adı taşıyan Ohrid kenti ise; meydandaki çınarıyla, beyaz badanalı evleriyle ve evlerin dantel perdeleriyle Safranbolu’nun kardeşidir sanki.
Yahya Kemal’in “Kaybolan Şehir’deki deyişiyle  “Üsküp ki Şar dağında devamıydı Bursa’nın” ama Ohrid de benzer çağrışımlarla yürek telimizi titretir. Karabey Mahallesinde artık çok azı kalmış olsa da Türk aileleri kapılarını size dostlukla açar.  Büyük bahçeli bir Türk evinde  meyve yüklü ağaçların altında Rumeli böreği yemek, vişne  şurubu içmek, ev sahibesinin Sevinç Süleyman Hanımın soylu güzelliğini ve konuk ağırlayışındaki inceliğini izlemek beni  yıllar önce  paylaştığım ama artık unutmaya başladığım o dünyaya geri götürür.
Ohrid’de camiler suya uzak durur.   Minareler geçip giden bir rüyanın  geride kalan tanıklarıdır, sessiz ve sade bir inceliktedir.  Alemlerindeki  hilale bir de yıldız  eklendiğini içim sızlayarak fark ederim…Bunun anlamını bildiğimi düşünürüm. Bu camilerin  cemaati Arnavut değildir,Türktür ve kardeşlerimin ana vatana pek içli bir selamıdır bu ay-yıldız. Haydar Paşa Camii, Kuloğlu Camii, Hacı Hamza Camii, Halveti Tekkesi, Ali Paşa Camii, Hacı Durgut Camii, Ohrid’de Osmanlı’nın beş asırlık  yadigarlarıdır..
55749 kişilik  nüfusu yazın  birkaç kez büyüyen Ohrid kenti, beş yüz yıllık Türk izleri taşımasının yanı sıra ilk Makedon devletinin de resmi başkentidir. Ve onuncu yüzyılda St Clement Ohridsko tarafından kurulan ilk Pan-Slavik üniversitenin de merkezidir.
Aslında bu bilimsel misyonunu hâlâ devam ettirmektedir Ohrid kenti.
Her yaz burada düzenlenen “Makedon Dili Edebiyatı ve Kültürü Semineri”  Üsküp Kiril ve Metodiy Üniversitesinin hazırladığı ve artık gelenekselleşmiş uluslararası bir çalışmadır. 2008 Ağustosu’nda 41. kez gerçekleştirilen bu seminerde,  katılımcılara Makedon  kültürünün hemen  her cephesi anlatılır. Değişik ülkelerden gelen konuklara Kiril alfabesiyle yazılan Makedonca öğretilir. Bu yaz benim de katıldığım bu seminerde, ülkelerinin  kültürünü dünyaya tanıtmaya çalışan bu bir avuç insanın çabalarına ve konukseverliklerine saygı duyarsınız.
Prof.Dr. Emiliya Çrvenkovska’nın yönetimindeki ekip kısıtlı olanaklarla müthiş bir şey başarmaktadırlar. Yirmi iki ülkeden gelen doksana  yakın katılımcıya  konusu Makedon kültürü olan gerçek bir bilgi  şöleni sunulmaktadır. Göl kıyısındaki okulda akşamlar eğlencelidir. Ülkenin  usta dansçıları “horo” dersi verirler katılımcılara.
Sıcak duygularla ayrılırsınız Makedonya’dan. Bize her anlamda çok yakın bu sevimli ülkeden.

Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ
Başka Şehirler - Remzi Gökdağ

Başka Şehirler

Remzi Gökdağ’ın yeni kitabı Başka Şehirler, E Yayınları'ndan çıktı. Keşfetme
Önceki Yazı

Sokaklarında Yürünmeyen Şehir: Johannesburg

Sonraki Yazı

Ganita’da Akşam

OKUMA ÖNERİSİ