Düşler ve Şiirler Ülkesi İran

Sema Öğünlü – İşte nihayet  Pierre Loti’nin ‘başının altında bir bavul, üstünde bir yorgan’ develerle, atlar ve katırlarla  günler, haftalar ve  aylar boyu yollara düştüğü topraklara gidiyorum. İçimde garip bir duygu. Sanki daha önce hiç aklıma gelmeyen, hiç düşünmediğim, düşlemediğim bir şey kopup fırlayacak içimden. Sanki ben İran’ın bana gösterilmeyen yüzünü göreceğim Hayyam’ın, Sadi’nin ve Hafız’ın topraklarında. 20 Ekim 2006 Uçak inişe geçtiğinde  Shirin başını bağlıyor. Bu benim için bir uyarı. Ben de başımı bağlamalıyım. Arkama bakıyorum. Çaresiz.Geri dönmek mümkün mü? Nasıl birden bire çarpıyor insanı başını bağlamak zorunda olmak? Sanki İran’a gitmeyi seçerken hiç düşünmemişim bunu. 21 Ekim 2006

Sema Öğünlü – İşte nihayet  Pierre Loti’nin ‘başının altında bir bavul, üstünde bir yorgan’ develerle, atlar ve katırlarla  günler, haftalar ve  aylar boyu yollara düştüğü topraklara gidiyorum. İçimde garip bir duygu. Sanki daha önce hiç aklıma gelmeyen, hiç düşünmediğim, düşlemediğim bir şey kopup fırlayacak içimden. Sanki ben İran’ın bana gösterilmeyen yüzünü göreceğim Hayyam’ın, Sadi’nin ve Hafız’ın topraklarında.

20 Ekim 2006

Uçak inişe geçtiğinde  Shirin başını bağlıyor. Bu benim için bir uyarı. Ben de başımı bağlamalıyım. Arkama bakıyorum. Çaresiz.Geri dönmek mümkün mü? Nasıl birden bire çarpıyor insanı başını bağlamak zorunda olmak? Sanki İran’a gitmeyi seçerken hiç düşünmemişim bunu.

21 Ekim 2006 Tahran

Shirin’in evine geliyoruz. Annesi durup durup bana teşekkür ediyor. Geldiğim için. Sadece geldiğim için. Öğle yemeğine teyzesine davetliyiz. Teyze, yeğeninin en çok sevdiği yemekleri yapmış bizi bekliyor. Yemeklerin ve misafirperverliğin haddi hesabı yok. İran’da bir deyiş var:  Sanki teyzesinin evi gibi. Mesela: ‘Teyzesinin eviymiş gibi her gün bize damlıyor.’ Ya da ‘Burasını teyzesinin evi sanıyor.’ veyahut  ‘Teyzenin eviymiş gibi istediğin zaman gelebilirsin.’ demek gibi.

Image21 Ekim 2006 Tahran

Artık bir an önce sokaklardaki hayatı tanımaya başlamalıyım. Tahran sokaklarına dalıyorum.
Kadınlara bakıyorum. Başlarını bağlamışlar. Uyduruktan. Kaydırtıvermişler şalları, eşarpları omuzlarına. Saçları nerdeyse hepten  meydanda. Kiminde kollar, kiminde bacaklar frikik vermiş. Ayaklar çıplak. Sandaletlerin içinden fırlayan tırnaklar istisnasız ojeli. Yüz, güzellikte oldukça önem kazanmış. Belki de burun estetik cerrahisi bu nedenle bu kadar yaygın İran’da. Belirgin bir makyaj düşkünlüğü var. Kirpikler ok, kocaman gözler vuruyor:Yüzyıl önceden fırlayıp geliyor  Şirazyen  ozan Hafız:

‘Seni kirpiklerimle öldürürüm diyen yar,
Aman, sakın caymasın, öldürürse öldürsün!’
Tıpkı Hafız’ın isyanı gibi kadınlarda da bir yeter artık duygusu hakim sanki: O omuzlara düşen eşarplar, o pantolon altından çıkan bakımlı ayaklar, ‘aman ne olursa olsun!’ diye okunabilir mi acaba?
Dışarıda saçı, bacağı gözükmemesi gereken İranlı kadın, evlerde olabildiğince açık saçık giysiler giyiyor. Vitrinlerde bolca miktarda seksi kadın giysileri yer almakta.Ben hafiften bir direniş seziyorum bu görüntülerde. Sanki çok kısa bir zaman sonra gün ağaracak.
Oysa Hala beni yıldırıyor. ‘Bize de öyle gelmişti’ diyor. ‘Geçer biter bunlar, İran aşar bunları sanmıştık, ama 27 yıl oldu’. Halanın anlamadığı bir şey var, soruyor: Bizim başımızı zorla bağlatıyorlar. Siz kendiniz istiyorsunuz başınızı bağlamak. Nasıl oluyor bu iş?
Hava sıcak. Üstümdekileri fırlatıp atmak geliyor içimden.
Tajrish pazarı. Mısır Çarşısına benziyor ama çok daha küçük. Onca kalabalık varken hiç kimsenin omuz atmaması ilginç. Hani hazır bir turist bulmuşken yakasına paçasına yapışmamaları, bakışlarını kaçırmaları.Hello diye peşine takılmamaları. Yardım istemedikçe  rahatsız etmemeleri  öyle rahatlatıyor ki beni. Daracık sokaklarında Tajrish pazarının,  baharatlar, kuru meyveler, üzümler… Kumaşlar, çaydanlıklar. Ve garip bir huzur var, tüm yoksulluğa karşın.

22 Ekim 2006 Tahran

Şehir Merkezi. İbret Müzesine geliyorum, tamamen tesadüfen. Bugünkü rejimin Şah zamanında Savak’ın yaptığı işkenceleri sergilediğini iddia ettiği müze. Girişinde bir dolu fotoğraf. İşkence anında mı  çekilmiş, stüdyoda  mı çekilmiş belli değil. Kan revan içinde bir takım insanlar işkence görüyorlar. Bir yandan da fotoğraflar çekiliyor. Gayet net ve mükemmel bir kadrajlama. İbret olsun  mis-en- page’ı. Sonradan konuştuğum İranlıların bu müzeden pek de haberdar olmadıklarını anlıyorum. Ciddiye alan pek yok gibi. Her rejimin kendi ibret müzesi vardır diyor Shirin’in dayısı.
Tahran’da sokak isimleri değişmiş ‘Devrim’den sonra. İmam Humeyni Caddesi en ana cadde.. Sırayla geliyor imam isimleri. İmam o. İmam bu. İmam şu. Onu Azadi meydanı izliyor. Bir de kocaman bir Azadi Oteli dikilmiş. ‘Biz Azad olmadığımız sürece her yer azadi ismiyle dolacak’ diyor Shirin’in annesi.
Sokaklarda insanlar Farsça konuşuyor, İngilizce anlamayanlar hemen Türkçe’ye başvuruyor. Bir umut doğuyor içimde. Anlaşabilme umudu.
Pierre Loti, ‘İlerleme safsatasından kurtulmuş gizli köşelerin en güzeli biz Avrupalıların gözünde İran’da bulunur.’ demiş.

23 Ekim 2006

A sa majeste l’imperatrice Farah Pahlavi.
Jahannema müzesi, Niavaran, Tahran. Farah Pahlavi’nin resim koleksiyonu bu müzede sergileniyor. Özel bir Chagall bölümü var. Yanı sıra ,Giacometti’den tutun da  Miro, Picasso, Jenkins, Dali, Klee… Ve de sıkı durun, Andy Warhol’un Mick Jagger portresi burada. Aman tanrım. Ne gusto sahibiymiş Farah hanım!  Mick Jagger portresinin bir kraliçenin özel koleksiyonunda bulunması oldukça etkileyici.Gerçi bazılarımız ‘Aman ne var bunda, ben de yaparım bunu!’ diyebilir ve hatta ufak tefekten bu konuda çaba da gösterip Sibel Can poportreleri yapabilir ama ben bayağı takdir ettim Farah Pahlavi’nin gustosunu.

24 Ekim 2006  İsfahan

Pierre Loti  Şiraz üzerinden İsfahan’a varmış: ‘Kim benimle birlikte artık bir harabeye dönmüş olan bu esrarengiz şehri, bu kadar zaman geçmesine rağmen bozulmamış olan mineli mavi kubbeleri, mavi minareleri, beyaz haşhaş tarlaları ve kırmızı gül bahçeleriyle görmek, benimle birlikte Mayıs ayının güzel gökyüzü altında ve soğuk rüzgarların önünde dünyanın en yüksek ve en geniş ovaları olan ve vaktiyle beşeriyetin beşiği iken bugün çöle dönmüş Asya’nın bu yaylalarında uzun uzadıya, zahmetli ve bir o kadar da güzel bir yolculuğa hazır olsun……Kim benimle gül mevsiminde gül kokan İsfahan’a gelmek isterse tenhalık, sıkıntı ve seraplar içinde geçecek pek çok güne katlansın’ demiş.
Biz ise Tahran’dan  İsfahan’a uçakla 45 dakikada geçiyoruz.
İsfahan, diğer bir deyişle  Nesf-e  Jahan, yani  Cihanın Yarısı. Tarihte Atina ve Roma neyse,
İsfahan da o olmalı sanki. Sanki Atina ve Roma arasında bir yerde durmalı İafahan. Sanki zaman durmalı ve cihan buraya nefes almaya gelmeli. Geceleri ışıl ışıl parlayan köprülerinde  düş insanları salınmalı yine. Köprünün bu yakasındaki aslan heykelinin  gözündeki ışıklar nasıl köprünün karşı yakasındaki aslanın gözlerinde yankılanıyorsa, öyle yankı buluyor insanların yüreklerindeki sesler bu kentte. İsfahan’ın gecesi gündüzlerinden çok farklı. Geceyle gündüzün, gerçeklerle düşlerin birbirini kovaladığı kent  İsfahan.
İsfahan da  Tahran gibi ‘İslam Cumhuriyeti’ olmanın gereklerinden payını almış. Bütün sokaklar, meydanlar ve binalar mollalaşmış. Yüzyıllık Nakş-i Cihan meydanı olmuş mu İmam Meydanı! Her yerde Humeyni  resimleri asılı. Tıpkı 90lı yıllarda Moskova sokaklarında dolaşıp da Leninsiz bir hayatı düşlemenin imkansızlığı gibi. Bir yıl sonra  duvarların yıkılmasıyla, Moskova’da Lenin heykellerini kiliselerin arka bahçelerinde paramparça görmek hayli ürkütücü ve düşündürücüydü oysa. Yoksulluk artmıştı, evsizler türemişti, dolar dilenenlerin sayısı bir hayli kabarıktı ama  ikonlaştırma son bulmuştu. Halbuki Mao’ya sadece Tien an Men meydanında rastlamıştık aynı sene. Bir de taksilerin dikiz aynalarından sallanan Mao’yu tanımıştık. İkisi de aynı Mao’ydu.
İsfahan’ın  düşsel gecelerine inat gerçeklerinden kaçamadığınız gündüzleri yolunuzu kesiyor adım başı. İmam meydanı nerede sorusunu yanıtlayan bir İranlı bayan, önce baş örtüsünü daha da geriye atıyor ve sonra uzun uzun anlatıyor nereden gideceğimizi. Tam uzaklaşmışken biz, arkamızdan sesleniyor: ‘Ha, unutmadan söyleyeyim, orası İmam Meydanı değil Şah Meydanı!’ Meydana ulaştığımızda çarpılıyoruz. Bir eşi daha nerede var bu meydanın? St Marco mu? Hayır.  St Petersburgh meydanı mı? Hayır. Peki ya neresi?
Ali Kapu Sarayının üzerinden bizi dikizliyor bu kez Humeyni.Tarihe kazılmak isteği açık. Ama hiç de iyi bir izlenim bırakmıyor tarihi eserlere olan saygısızlık. Tarihsel sürece güveniyoruz biz de. Tek tesellimiz bu. Hayatımın ilk abguştunu bu meydanda tahtlarla bezeli tipik bir İran restoranında yiyorum.

25 Ekim 2006  İsfahan

Culfa. Ermeni Mahallesi. Onca camiden sonra biraz da kilise. Vank Kilisesi.  Kilisenin hemen başucunda Müze. Ermeni Müzesi. Ermeniler kuzeyde Culfa’da keyifli keyifli yaşarken Şah Abbas tarafından keşfediliyorlar. Batıyla iyi ilişkiler kurmak, ve ülkesinin çeşitli din ve milliyetlere karşı anlayış ve  hoşgörü gösteren bir ülke olarak tanınmasını sağlamak isteyen Şah Abbas, Ermenileri İsfahan’ın orta yerine yerleştirmek istiyor. Ermeniler,  Osmanlı Türklerine karşı bir denge unsuru olabilecekleri de göz önünde tutularak, İsfahan’da  nehre yakın bir bölgeye yerleştiriliyorlar: Böylece doğuyor Yeni Culfa, İsfahan’ın göbeğinde. Şah Abbas  döneminde, topraklarından koparılıp İsfahan’a getirilen Ermenilerin gönlünü almak için de onlara toprak, arazi ve ev veriliyor. Daha da önemlisi, bir takım ticari vergilerden muaf tutuluyorlar. Anlaşma ilk bakışta karlı gibi gözüküyor, ana toprağından koparılmanın duygusal yanı göz ardı edilirse. Ancak müzedeki eski belgelerden anlaşıldığına göre,  Ermeniler zamanla ve aralıklarla çeşitli baskılarla yüz yüze geliyorlar. Örneğin, 1630 da yayınlanan bir  fermanla Ermenilerin aldıkları borç karşılığında ellerindeki altın ve gümüş toplanıyor. Ancak,  1742 de Nadir  Şah döneminde yayınlanan bir fermanla  Ermenilere  uygulanan ekstra gümrük vergileri kaldırılıyor. 1743te  yapılan bir duyuruyla Ermeni tüccarların rahatsız edilmemeleri isteniyor. 1631 de Şah Safi  fermanıyla yabancı topraklarda ölen Ermeni tüccarların mallarına el konulmasına son verilmesi isteniyor. 1668 de Şah Süleyman  bir fermanla  Ermenilerin dini inançlarına karışılmaması isteniyor. 1780 de Alimardan Han  buğday toplanması için Ermenilerin evlerinin basılması ve aranmasına ve işkenceye son verilmesini emrediyor. Uzun lafın kısası, Ermenilere bazen bir takım ayrıcalıklar tanınmış, bazen de  çeşitli nedenlerle korunmak zorunda kalmışlar.
Müzenin bir kısmı da  1915 tehciri ile ilgili belgelerle bezeli.
Örneğin,  29 Eylül 1915te yayımlanan bir fermanla şöyle buyrulmuş:
‘Those opposing the orders will not be considered government servants. Children, women and the sick are not to be spared. Without listening to the voice of conscious, remove them all and put an end to their existence.’
5 Aralık 1915te  Halep Valisinin yolladığı emir ise  şöyle:
‘Select and care only for those orphans who will not remember the catastrophic plight their parents have been through.’
Bugünkü Culfa ise tüm bunlardan uzak gibi gözüküyor. İsfahan’ın en güzel kahveleri burada. Bu kahvelerde 70’li yılların müziklerini dinleyip kendinize gelebilirsiniz. Hani ben diyeyim Donovan, siz deyin Jefferson Aeroplane..
Biz de  akşamüstü Şiraz’a geçiyoruz. Şiraz. Güller ve Şiirler kenti. Said ve Hafız’ın  kenti. Loti  Şiraz’a geldiği gün ‘Ben Şirazdayım…. Bu cümleyi kendi kendime defalarca tekrarlıyorum’ diye not düşer seyahatnamesine. Evet, ben Şiraz’dayım.

26 Ekim 2006  Persepolis

Şiraz’dan birkaç saatliğine Persepolis’e yolculuk. Tarihin dehlizlerinde geziyoruz. Loti, İsfahana  doğru adlı seyahatnamesinde Şiraz’dan İsfahan’a giderken yol üstünde rastladığı kalıntıları  bakın nasıl anlatıyor:
‘Bu isimsiz ve yıkık saray serin bir vadiye hakim. Vadideki dağlardan inen serin sular, söğüt ağaçları ve sazların arasından akıp gidiyor. Küçük derelerin öbür tarafında, bizim bulunduğumuz harabelerin karşısında, ters çevrilmiş gibi duran bir kaya dikiliyor. Bunun da duvarı taçlı hükümdarların yüzleriyle süslenmiş. Bunlar kesik kollarını kaldırıyor,emrediyor ve anlaşılmaz hareketler yapıyorlar. O halde burada hangi hükümdar ikame ediyordu ki tarihte iz bırakmadan kaybolabilmiş?’
Persepolis kazıları ise  1930larda başlamış. Loti, anlaşılan, kazı öncesi sarayın ancak küçük bir bölümünü görebilmiş. Onun gördüğü serin suları, söğüt ağaçlarını ve sazları ise biz göremedik. Batının Büyük İskender’i  İ.Ö. 330 yılında burayı yakıp yıkmış. Ancak yakmadan önce 3000 deveyle önce kütüphaneyi, sonra da hazineyi Atina’ya taşımış.Yakma nedeni de belli, efendim 150yıl önce de Persler Atina’yı yakmışmış. Büyük İskender gerçekten büyük müymüş? Kimbilir?

27 Ekim 2006  Şiraz

Ayağımızın tozuyla Hafıziyeye bir  gönül borcu bildirmeye gidiyoruz. Hafız ağırlıyor bizi burada mermer lahitinde ve çayhanesinde:
Biz gamsız sarhoşlarız, aydın karanlıklarız
Hem kadehle solukdaş, hem ayrılıklarız.
Ey gülüm, sen daha dün parçaladın göğsünü
Ama biz ta doğuştan kızıl şakayıklarız!
Lale gibi ortada yalnız kadehi görme
Şu yaramıza da bak, gör nasıl aşıklarız.
……..
Çalgıcı, hem süsle gazellerle günü
Hiç sorma nedir; bilme ne olmuş olacak!
Hafez ki bu evrenden elin çekmededir,
Gel bir kadeh iç, sonra veda et, ne olacak?
Şiraz, adı üstünde, Şiraz üzümlerinin ana vatanı ve de pek tabii ki Şiraz üzümlerinden yapılan şarabın. Şimdilerde ise ne kadeh, ne şarap. Hepsi Hayyam’ın, Hafız’ın şiirlerinde. Julfa mahallesinde yaşayan Ermeniler ev şarabıyla idare ediyorlarmış. Ancak öyle, bakkala gittim bir şişe, eve geldim on kadeh gibi şeyler yok İran’da. Bol bol sodalı  ve naneli ayran içeceksiniz. İlaç tadındaki alkolsüz biralara yanaşmayın bile.
Hafıziyede, belki  hayatımda ilk kez  bir şairin türbesini ziyaret eden bu kadar büyük insan kalabalığı görüyorum. Ritüel bir yanı var Hafızı ziyaretin.. Elini mermer lahite  koyuyorsun ve dilek tutuyorsun. Bir şekilde, inanın ya da inanmayın pozitif  bir enerji dolaşıyor bu topraklarda. Bu kaçıncı günüm, henüz sokaklarda sinirlenen bir insana hiç rastlamadım.
Hafiziye çayhanesinde tahtlara kurulup nefis çayımızı içip ‘falude’mizi ( limon ve donmuş nişasta ile gül suyundan yapılan bir tatlı) yedikten sonra Sadiye doğru yola çıkıyoruz. Sadi daha sade, hem şiirleri, hem de evi. Daha az turistik dolayısıyla ve daha da gizemli.‘İki şey hayatımızı karartır’ demiş. ‘Susacakken konuşmak, ya da konuşacakken susmak’. Şiraziyen Sadi’nin dizeleri bugün özdeyiş gibi olmuş neredeyse.
Sormaz ki bilsin
Sorsa bilirdi
Bilmez ki sorsun
Bilse sorardı
Taksi şoförü soruyor, çünkü bilmek istiyor.  Şirin’e arkadaşınız nereli diyor. Şirin benim Türkiyeli olduğumu söyleyince, ne kadar şanslı diyor. Ve mollaların İran’da 2500 yıllık bir tarihi yok ettiklerini, ne varsa talan ettiklerini ve artık bugünkü İran’da hiçbir şey kalmadığını söylüyor. Üniversite mezunu. Bir deri bir kemik. Taksisinin resmen dibi delik. Deliklerden altımızdan kayıp giden cadde gözüküyor. Humeyni rejimiyle ters düşmüş, 15 yıl hapis yatmış. İşinden olmuş. Hapisten çıkınca karısı onu terk etmiş. Shirin’in dediğine göre çok düzgün konuşuyor. Diyor ki, İran’ın iyi yürekli insanları var, doğal zenginlikleri var, her şeyi var, neden bu kadar geri kaldı bu ülke?
Şiraz’ın taksi şoförleri pek  konuşkan. Bir diğeri dışarlıklı olduğumuzu öğrenince hemen dökülüyor: Biz Şirazlılar çok tembeliz diyor. O gün bir salatalık bir ekmek parası kazandıysak, hemen eve telefon ederiz. ‘Hadi hanım hazırlan deriz. Dışarıya yemeğe, gezmeye gideriz. Benim başım benim değil.’ Burada ufak bir açıklama gerekiyor bana. Benim başım benim değil demek, sevdiklerim için başımı verebilirim demekmiş. Şirazyen şoförümüz Şiraz’ın bozulduğundan yakınıyor. Şiraz eski Şiraz değilmiş artık. Çevreden gelenler çokmuş. Eski tadı kalmamış şehrin.
Taksi şoförlerinin en görülesi, ve seyredilesi huyları ise, gideceğiniz yere vardığınızda ve borcunuzu sorduğunuzda uzun uzun  size paranın önemli olmadığını ve borcunuz olmadığını söylemeleri. Siz tekrar ısrar ediyorsunuz ve nihayet uzun pazarlıkların sonucu parayı almayı kabul ediyorlar.
Şirazda son gecemiz Vakil Pazar’ın hemen girişinde Hamam restoranda yemek yiyoruz. Eski bir hamamı restoran haline getirmişler. Santur eşliğinde abguş yiyorum son kez. Bundan sonra bilmem ki bir daha ne zaman nerede kısmet olacak abguş yemek! Hamam içindeki mistik havanın detaylarına girmiyorum. Loti’nin seyahatnamesinde yazdıklarından anladığıma göre kendileri  bu pazara bayılırmış. Çayhanede uzun uzun oturur, nargilesini tüttürür ve hayalhanesini süslermiş.
Bir Acem atasözü:  Şiraza girmek, çıkmaktan daha kolaydır.
Yani, başka bir deyişle, Şirazdan çıkmak, girmekten daha zordur.
Gerçekten Şiraz’dan çıkmak zor oldu.

28 Ekim 2006  Yazd

Yazd. Labirent şehir. Açık hava müzesi.Yaşayan tarih. Sanki zaman tünelinden binlerce yıl geriye fırlatılmışız. Mardin’in kardeş şehri. Belki de  labirenti andırması ve de çok dinli kültürü açısından. Zerdüştlerin en yoğunluklu olduğu bölge Yeryüzündeki 150 000 Zerdüştün 30 000’I burada yaşıyor. Kent bir yanıyla çöle dayanıyor. Rüzgar kuleleriyle, su kanallarıyla ünlü. İpek yolu üzerinde Marko Polo’nun durağı olmuş ve ondan epey bir övgü almış. Cengiz Han ve Timurlenk’in gazabına uğramış. Ticari bir merkez olabilmiş ama asla politikaya bulaşmamış.
Bu labirent şehirde evler yüksek duvarlar içinde yer aldığından dışarıdan bakıldığında ev yaşamına ilişkin hiçbir şey gözükmüyor. Gizemli kapılarından başka. Yazd kapılarında iki farklı tokmak var, erkekler ve kadınlar ayrı tokmak kullanıyor.. İki farklı ses çıkıyor tokmaklardan. Ev sahibi gelen kişinin kadın mı erkek mi olduğunu tokmağın sesinden tanıyor. Eğer gelen kadınsa kadın, erkekse, erkek  ev sahibi kapıyı açıyor!

Yazd’lılar oldukça pratik insanlar olmalılar. Yazları çok sıcak olan bu kent, rüzgar kuleleriyle ünlü. Rüzgar kuleleri adeta açık havalandırma sistemi gibi çalışıyor. En küçük bir esintiyi havada yakalayıp aşağılara gönderiyor. Dört bölümden oluşan bu kulelerde bacalar sıcak havayı yakalayıp eve girmesini önlüyor, ve rüzgarın dolaşımını sağlıyor  Eve giren kuran ise serin su havuzuyla karşılaşıyor ve havayı soğutuyor, daha sonra sıcak hava yükselip başka bir bacadan dışarı atılıyor. Meydandaki caminin minarelerinden bakıldığında ise şehrin gizemini büyük ölçüde bu kulelere borçlu olduğu görülüyor.
Kentin güney  kıyısındaki çıplak tepelerde Zerdüşt mezarlığı ve sessiz kuleler hala sessizliğini koruyor. Bunca tarihsel bir bölgeye, sanki herhangi bir sokağa, mezarlığa girilir gibi giriliyor. Girer girmez de,  düşsel bir rüzgar sizi buradaki insanların gündelik yaşamlarına götürüyor: Komşu mutfağı, odaları. İki tepede yer alan mezarlık, orada yaşayanların gün ve gecelerine hakim sanki. En baş köşede:  sonraki hayat.

Yazd’ı keşfetmek için  labirenti andıran eski  dar sokaklarında kayboluyorum. Her kapıdan içeri zihinsel bir giriş yapıyorum. Tokmakları, eşikleri kazıyorum zihnime.Görmezlikten geliyorum  İmam Humeyni Caddelerini, Azadi Meydanlarını. İran daha da güzelleşiyor gözümde.

28 Ekim Tahran

Tahran’a dönüyorum. Şirin’in ailesi yine şen şakrak. Teyze yemek veriyor Azadi Otelde. Tahrandaki ilk günümde onların bile bilmediği, hiç gitmediği  Ebret Müzesine gittiğim için bayan Ebret olmuştum, şimdi de Yazd’a gittiğim için Yazdi oluyorum. Şirin’in dayısı Kore’nin İran’la dayanışmasını ve Amerika’yı bunalıma sokmak için nükleer deneme yapmasını anlatıyor. Çok gülüyorlar. İsrail bombalarından sonra   Beyrut’ta kırılan camların nasıl bir günde  onarıldığından, ve Avrupalıların verecekleri paraya gerek kalmamasından söz edip daha da gülüyorlar.
Gülümsüyerek ayrılıyorum İrandan.

Sema Öğünlü

Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ
Önceki Yazı

Küba gezisi

Sonraki Yazı

New York’un Saklıkent’i Alder Lake

OKUMA ÖNERİSİ