Daça sevdası Çehov’la kalsın…

Ben başımıza gelecekleri bal gibi de biliyordum. Abdal’a malum olduğundan değil; gören göz kılavuz istemez meselesi… Cumartesi öğle üzeri Moskova’dan çıkıp daçaya, şehir dışına arabayla gitmek demek, cuma akşamı saat 7 civarında Taksim’de keyifle otururken, “Hadi şimdi atlayalım arabaya, Bağdat Caddesi’ne gidelim” demek kadar akla ziyan bir fikirdir.

Bu, cesaret ya da iyimserlik tartısına vurulacak bir iş değil, olsa olsa enayiliktir.

Olan oldu.

Bizim beş yaşındaki velete, çocuk değil, ‘ailenin eşit haklara sahip üçüncü üyesi’ muamalesi yapmaya başladığımdan beri yediğim sayısız vurguna bir yenisi eklendi.

Ben, dünya haber fotoğraflarının en babalarının derlendiği sergiye gitmek istiyordum. Sürü psikolojisine kapılmamak gerektiğini savunuyordum, “Hafta sonu herkes şehir dışına gidiyorsa en mantıklısı boşalan şehirde kalıp tadını çıkarmak, hafta içi de herkes şehre karınca gibi üşüşürken bir fırsat bulup dışarı kaçmak” diye nefes tüketiyordum.

Ama demokrasiye yenildim. Annesi gidilecek daçada yenilecek yaban yemişlerini, küçük gölde yapılacak kağıttan gemileri ve bilumum cazibe noktalarını anlatınca oy dengesi değişti ve ben 2-1 kaybettim.

“Millet cuma gecesinden kalmayken, saat 10’a kalmadan çıkalım” taktiği 10.00’da iflas etti. O saat itibarıyle hanım uykuda, oğlan en sevdiği çizgi filmin en sevdiği yerindeydi. 12’ye doğru Moskovalıları şehrin dışına kusmaya çalışan şoselerden birinde, saatte 5 kilometre hızla, 80 kilometre kadar ileride bizi bekleyen arkadaş daçasının yolundaydık. Yolun kenarında, az ilerideki köye doğru yürüyen yaşlı bir adamla ilan edilmemiş bir yarıştaydık. Bir o öne geçiyordu, bir bizim araba. Ama onun pek acelesi yoktu.

Daça sevdası Çehov'la kalsın... 2

Daça fenomenin hikayesi

Hazır trafik tıkanmışken, size biraz ‘daça’ fenomenini anlatayım:

‘Daça’ kelimesi eski Rusça’da ‘verilen’ anlamına geliyormuş. Çünkü ilk kez, Büyük Pyotr’un sadık soylulara şehir dışında evler ‘vermesiyle’ başlamış. Zamanla daçalar, yazları şehirden kaçan orta sınıfın sığınağı, Çehov öykülerinden tanıdık sosyal ve kültürel sohbetlerin odağı haline gelmiş.

Ekim Devrimi’yle hepsi devletleştirilmiş, ama 2. Dünya Savaşı sonrası planlı ekonomi halkı doyuramayınca, halk şehrin kıyısındaki arsalarda patates, havuç, lahana yetiştirip yeni daça kavramını yaratmış. 1955’te yasal dayanak da hazırlanmış ve en fazla 600 metrekare olmak kaydıyla herkese daça arsası verilmeye başlanmış.

1980’lerde SSCB dibe vurduğunda insanlar açlıktan ölmediyse, bunu daçalarda ekip biçtiklerine bağlayanların sayısı az değil.

Bugün bile yüzde 51’i daça ya da kotej sahibi olan Rusların yüzde 83’ü “Daçam  dinlenme yerinden çok, aile ekonomisi için katkı kaynağı” diyor.

Ama zenginleşenler daça denince dudak büküyor, ‘kotej’ (villa) istiyor. Daça dediğin sadece yazları gidilen, ahşap, biraz derme çatma, hatta çoğu kez tuvaleti dışarıda, ısıtması pek olmayan mütevazı evler.

Daça sevdası Çehov'la kalsın... 3

Bitmeyen bir yolda sayıklamalar

Bu sırada yolun kenarındaki köylü bizi geçip ufukta kayboldu. Yüzlerce, binlerce araç, sanki Moskova’da herkes nükleer bombadan kaçmak için bu yola girmiş gibi sonsuz bir kuyrukta bekliyordu.

Saat ilerliyor, biz duruyorduk. Önümüzde 80 kilometrelik yolun yaklaşık 77 kilometresi vardı.

“Neredesiniz, şaşlık (Şiş kebap. Bir başka daça ritüeli.)” diye daçadan gelen telefonlar sinir bozmaya başlamıştı.

Oğlan gelen çişinden, hanım stresten sızlamaya başlayan dişinden haber veriyordu.

Bizim kırk yılda bir yaşadığımız bu azabı, ‘daçnik’lerin her haftasonu yaşadığını düşünüp teselli bulmaya çalıştım. Sorun, yükü çekemeyen yol kadar, mevcut yolda sonu gelmeyen onarım çalışmalarındaydı.

Yani “Rusya’nın asırlardır iki derdi var: Aptallar (duraki) ve yollar (darogi)” diyenler haklıydı. Otoyol olması gereken yerde her 10 kilometrede bir trafik lambası vardı, sağa sola dönüşleri alt ya da üst geçit-köprü ile çözmek 15 yıldır daha yeni akla geliyordu.

‘Süper güç’ olmak insanların hayatlarını kolaylaştıracak küçük işlerle değil, nükleer füzelerle, dev boru hatlarıyla ölçülüyordu.

Komünizm değil trafik insanları eşitlerken…

O cehennemde komünizmin değilse de trafiğin Rusya’da insanları ‘eşit’ hale getirdiğini düşünürken, solumdan pahalı bir cip, şehirlerarası yolda karşı şeride girdi ve gazladı gitti!

İşte tam o sırada radyodan bizim yola dair ‘son darbe’ anonsu geldi: “Kuyruk 30 kilometreyi buluyor.”

İlk çıkıştan güçbela kendimi dışarı attım. Gerisin geri, bu kez boş yolda gazı kökleyerek birkaç dakikada Moskova’ya geri döndük.

Ne oğlanın çişi kaldı, ne hanımın dişi… Daça sevdasını Çehov öykülerinin huzurulu satırlarına bıraktım.

Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ
Önceki Yazı

Dünyanın öbür ucunda Atatürk’e layık bir restoran

Sonraki Yazı

Vladimir Semyonoviç sahiden var mıydı?

OKUMA ÖNERİSİ