Çin’de bir köy düğünü

Volkan ACAR – Genç kız için evlilik günü gelip çatmıştı. Baba evindeki odasında yalnız başına oturuyordu. Mevsim sonbahardı ve güzel bir Ekim sabahıydı. Havada taze bir serinlik hissediliyordu. Birden, köye doğru yaklaşan hareketli müziği işitti. Yalnızca onsekizindeydi. Gergindi ve korkuyordu. Biliyordu ki birçok çöpçatanın tek derdi paraydı. Kız tarafından da oğlan tarafından da para alabilmek için her türlü yalanı söylerlerdi. Ve biliyordu ki, köyündeki bazı genç kızlar kolu, bacağı sakat insanlarla evlendirilmişlerdi. Buralarda kadın dövmek yaygın, boşanmak ise akıldan bile geçirilemeyecek birşeydi. Çünkü boşanan kadın kötülenir, ayıplanır, aşağılanır, kendini bir anda köydeki hayvanlardan bile aşağı bir konumda bulurdu. Ve yine

Volkan ACAR – Genç kız için evlilik günü gelip çatmıştı. Baba evindeki odasında yalnız başına oturuyordu. Mevsim sonbahardı ve güzel bir Ekim sabahıydı. Havada taze bir serinlik hissediliyordu.

Birden, köye doğru yaklaşan hareketli müziği işitti. Yalnızca onsekizindeydi. Gergindi ve korkuyordu. Biliyordu ki birçok çöpçatanın tek derdi paraydı. Kız tarafından da oğlan tarafından da para alabilmek için her türlü yalanı söylerlerdi. Ve biliyordu ki, köyündeki bazı genç kızlar kolu, bacağı sakat insanlarla evlendirilmişlerdi.

Buralarda kadın dövmek yaygın, boşanmak ise akıldan bile geçirilemeyecek birşeydi. Çünkü boşanan kadın kötülenir, ayıplanır, aşağılanır, kendini bir anda köydeki hayvanlardan bile aşağı bir konumda bulurdu. Ve yine biliyordu ki bazı kadınlar, boşanıp böylesine berbat bir konuma düşmektense kendilerini asmayı tercih etmişlerdi. Bu nedenle genç kız, kaderinin böyle olmaması için sürekli dua edip duruyordu. Tanrıdan tek dileği müstakbel kocasının iki kolu, iki bacağı, iki gözü ve iki kulağının olmasıydı. Noksanlığı, sakatlığı olmayan bir kocası olsa ne iyi olurdu! Ama ya kaba saba bir adam olur da kendisini beğenmezse? Biraz düşündü. “Herhalde buna da katlanabilirim” dedi kendi kendine.

Ancak, aslında bunlardan da önemli bir sorunu daha vardı. O da ayaklarının bağlı olmamasıydı.

Buralarda ayakların bağlanması yüzyıllardır süren bir gelenekti. Beş-altı yaşından itibaren bütün kızların dört ayak parmakları başparmaklarının altına gelecek şekilde kıvrılır ve sıkıştırılarak büyümesi önlenmeye çalışılırdı.

Bu epeyce ağrılı bir işlemdi. Üstelik ayakları bağlanan kızlar, sargılarını hergün değiştirmek ve ayaklarını iyice yıkayıp kurulamak zorundaydılar. Yoksa ayakları kolayca yara olurdu. Büyükleri derdi ki, “ayaklarınızı ne kadar sıkı sararsanız o kadar küçük ayaklarınız olur”. İşte bunun için de, ne kadar iyi bakım yapılırsa yapılsın, sıkı sıkıya sarılan bu küçücük ayaklarda ister istemez yaralar oluşurdu. Ve zavallı küçük kızlar, yaraları iyileşene dek günlerce, haftalarca ağrılar çeker ve topuklarının üzerlerinde yürümek zorunda kalırlardı.

Bugün müstakbel kocasını bekleyen bu genç kız ise, diğer kızlardan 2-3 yıl daha geç bir tarihte yani 8 yaşına geldiğinde annesi ayaklarını sarmak istediğinde çok korkmuş ve annesinden elinden kurtularak kaçıp gitmişti. Bu duruma çok kızan annesi, kızının peşinden bağırıp çağırmış ona beddualar etmişti. Ama diğer yandan da gizli gizli sevinmekten kendini alamamıştı. Çünkü ayakları bağlanmamış bir kız, zor işlerinden üstesinden gelebilecek bir kız demekti. Ama acaba kızının kocası ve kaynanası da aynı şekilde mi düşüneceklerdi?

Damat yirmibir yaşındaydı. Düğün alayıyla birlikte, gün doğmadan yola çıkması gerekiyordu. Damat tarafını oluşturan kalabalık kafilenin ortasında, birisi gelin diğeri de damat için olmak üzere iki adet tahtırevan bulunuyordu. İki köy arasındaki üç saatlik yolda, yeni evliler için hazırlanmış olan bu tahtırevanları güçlü kuvvetli onaltı delikanlı taşıyacaktı.
Düğün alayına trompetler, ziller, çanlar ve bambu kavallar eşlik ediyordu. Gelinin tahtırevanı kırmızı ve pembe ipek kumaşlarla, çiçeklerle süslenmişti.

Damadınki ise daha daha sade, mavi bir tahtırevandı. Damadı taşıyan tahtırevan köyün doğu tarafından çıktı ve batı tarafından tekrar köye girdi.
Yola koyuldular.

Düğün alayı köyden ayrılır ayrılmaz oğlan tarafının kadınları da hemen hazırlıklara başladılar. Duvarlara, kapılara, pencerelere, renkli kağıtlardan değişik şekillerde kesilmiş ve üzerlerinde şans, mutluluk, uzun ömür sözcükleri yazılı olan süsler yapıştırıldı. Bahçeye kare şeklinde bir masa konulup üzerine kırmızı bir örtü serildi. Masanın ortasına da dokuz adet manto yani buharda pişmiş hamur topu üstüste dizilerek bir pagoda oluşturuldu. Masaya ayrıca metal bir kase, yanına da mumlar ve tütsüler kondu. Yere de bambudan örülmüş iki yuvarlak paspas serildi.

Gelin, tek başına beklediği odada kafasındaki korkular ve endişelerle uğraşırken damat tarafı da köye varmıştı. Damadın üzerinde lacivert pamuklu kumaştan dikilmiş bir mandarin elbisesi, kafasında da büyük uzun bir şapka vardı. Göğsünün üzerine ipekten işlenmiş çiçekler iğnelenmişti. Damat tahtırevandan indi ve yönünü kuzeye, yani mutluluk tanrısının olduğu yere doğru çevirdi. Dizlerinin üzerine çökerek başı yere değecek şekilde üç defa öne doğru eğilerek selam verdi.

Kız tarafı damat tarafını sıcak bir şekilde karşıladı. Üç saatlik yoldan gelen kafileye hoşgeldin dediler, tanıştılar ve sofraya buyur ettiler. Herkes hazır olduğunda da yiyecek servisine başladılar.

Misafirlere önce çay, kurabiye, ayçekirdeği ve fıstık ikram edildi. Bu ön ikramın ardından da zengin düğün yemeğine geçildi. Birkaç saat süren yemek boyunca karşılıklı sohbetler edildi, beraberce yenildi, içildi, eğlenildi. Yemeğin sonunda damat tarafının bu ağırlamadan memnun kaldığı her halinden belli oluyordu.

Bu zengin düğün yemeği kız tarafının bütçesini altüst etmişti. Gerçi masrafların bir bölümüne akrabalar ve yakın dostlar da katkıda bulunmuşlardı ama yine de bütün borçların ve faizlerin ödenmesi için kız tarafı birkaç yıl daha sıkıntı çekecekti.

Ancak masraf ne kadar yüksek olursa olsun, kimsenin bunu dert ettiği yoktu. Yemeğin sonunda damat tarafı yemeği beğenmişti ya… Bu herşeye değerdi. Çünkü,
biliyorlardı ki damat tarafının bundan sonra geline nasıl davranacağı, düğündeki ikramı beğenip beğenmemelerine bağlıydı. Hatta, gelinin baba evinden koca evine giderken yolda nasıl taşınacağı bile buna bağlıydı.

Gelin birden, köyde geçen yıl evlenen bir kızı hatırladı. O gün çok kötü bir gündü. Saz takımı dönüş yolunda cenaze marşı çalmıştı. Tahtırevanı taşıyanlar da genç kızı döndürmüş dolaştırmış, başını döndürüp genç kızı hasta etmişlerdi. Bundan daha da kötüsü, taşıyıcılar tahtırevanı yere bırakmışlardı. Tahtırevanı yere bırakmanın anlamı ise uğursuzluktu. Yani artık gelin, hayatının bundan sonraki kısmında her türlü zorlukla karşılaşmayı bekleyebilirdi. Bütün bu yapılanların tek nedeniyse, oğlan tarafının kız evindeki ikramdan memnun kalmamış olmalarıydı.

Damat tarafı içkilerini içip yemeklerini yerken gelin, herkesten uzakta yatağında konuşmadan oturuyordu. Üzerinde koyu kahverengi uzun bir elbise, yüzünde de ipek bir örtü vardı. Elbisesinin üzerine ipekten pembe çiçekler işlenmişti. Saçına da onlarca renkli toka takılmıştı. Ancak babası çok yoksul olduğundan, gelinin üzerine takacak bir tane bile mücevheri yoktu.
Gelin odada tek başına, düşünceli ve endişeli bir şekilde otururken kulağına birden erkek kardeşinin sesi çalındı.
-Abla, müjdemi isterim! Eniştemin hiçbir sakatlığı, noksanlığı yok.
Genç kız, ne yapacağını bilemedi. Aldığı bu haber, hayatında alabileceği belki de en önemli haberdi. Heyecanına hakim olamadı ve sevincinden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Yemeğin sonuna doğru kaynanası, gelinin yanına geldi ve beklenen şeyleri verdi: Bir tas pirinç lapası, çift taraflı bir ayna ve 10 çift yemek çubuğu. Gelin, pirinç lapasından üç lokma yiyecek, son lokmasını yutmadan annesinin cebine boşaltacaktı. Ayrıca yeni evine varana kadar da, ağzında biraz lapa tutacak ve yutmayacaktı. Bu sayede bundan sonra açlık çekmemiş olacaktı.
Genç kız, kaynanasının verdiği çubuklardan sekiz çiftini annesinin cebine koydu. Bir çiftine kestane diğerine hurma bağlı çubukları ise kendine ayırdı. Çünkü bu iki çift, bir an önce doğması beklenen erkek çocuklarını simgeliyorlardı.

Gelin ağlıyordu. Ağzındaki pirinç lapasını annesinin cebine boşaltırken de ağlıyordu. Kısa bir süre sonra tanımadığı bir adamın karısı, tanımadığı bir ailenin gelini olacaktı. Sıkı sıkıya annesinin eline sarıldı ve bırakmak istemezcesine sıktı, sıktı, sıktı…

Kızını teselli etmeye çalışan anne, usulca kızının kulağına eğildi ve:
-Ağlama benim güzel kızım, dedi. Ağlama…
-Çünkü sofrasında yiyecek yemeği olan bir aileye gelin gidiyorsun. Yoksa hayatının bundan sonrasında da yoksul, beş parasız mı kalmak isterdin?
Cebinden mendilini çıkarıp kızının gözündeki yaşları sildi ve kızına son bir defa sıkıca sarıldı.
-Seni seviyorum güzel kızım. Seni çok özleyeceğim. Unutma. Sen kocana iyi bakarsan o da sana iyi bakar. Kocana itaat et, onu mutlu etmeye çalış. Ona sağlıklı oğlan çocukları doğur. Kaynana da bana baktığın gibi bak, onu iyi gözet. Ölene kadar da ona karşı saygını eksik etme.
Artık ayrılık zamanı gelmişti. Annesi, kızının yüzündeki ipek örtüyü indirdi. Ve usulca odadan çıktı.
İçinde ne üzüntü ne de sevinç vardı. Sadece anlatılmaz bir acı hissediyordu.

Sayfa: 2 / 2

Gelin yolun yarısına kadar olan süreyi, için için ağlayarak geçirdi. Hayatında ilk defa köyünden dışarı çıkıyordu. Daha önce köyünden başka bir yer görmemişti. Endişeliydi. Tahtırevanı taşıyanlardan birisi bağırınca kendine geldi:

-Yolun yarısına geldik. Aynayı at!
Elini yavaşça cebine attı. Kaynanasının kendisine verdiği aynayı çıkardı ve fırlatıp dışarı attı…
Artık geçmişini tümüyle unutacak, yalnızca geleceğe bakacaktı.

Damadın köyünden dört taşıyıcı, yere indirmeden gelinin tahtırevanını diğerlerinden devraldılar. Çalgıcılar neşeli düğün havalarına devam ettiler. Ve tahtırevan, yolun geri kalan taşlı topraklı yolunu kazasız belasız bir yolculukla bitirdi.

Damatevinin kapısına vardıklarında, masadaki metal kase neredeyse ateşten yanacak hale gelmişti. Mumlar ve tütsüler de usul usul yanmaya devam ediyordu.
Damat kendi tahtırevanından indi, gelini beklemeye başladı. Yüzü hala örtülü olan gelin de, iki görümcesinin yardımıyla aşağı indi.
Genç çift yanyana ortadaki masaya doğru yürüdüler. Bu sırada köyün yaşlılarından birisi eskilerden kalma bir şiiri yüksek sesle okumaya başladı. Ancak, köyde okula giden sayısı, parmakla gösterilecek kadar az olduğundan, bu şiirin ne anlattığını ve ne demek istediğini sadece birkaç kişi anlayabilmişti. Şiir galiba, yeni evlilere hayat dersi veriyordu!
Şiiri, gelinle damat yerdeki bambu hasırlara diz çökmüş vaziyette dinlediler. Yaşlı adam şiiri okumayı bitirince de öne doğru eğilerek etrafta bekleyenleri selamladılar.
Buradaki tören bitmişti.
Önce damat ayağa kalktı. Elini uzatıp gelinin de kalkmasına yardımcı oldu. Gelin, hemen önündeki masanın üstünde duran kasedeki alevleri göremiyordu. Ancak tutkuyu ve aşkın ateşini simgeleyen alevlerin sıcaklığını bütün kalbiyle, içinde hissediyordu.

Gelinle damat yeni evlerine girmeden önce yerine getirilmesi gereken bir adet daha vardı.
Gelinin en küçük erkek kardeşi yanlarına geldi ve elindeki kömürlü ütüyü gelinin ayakkabılarının topuklarında gezdirdi. Artık, gelin içindeki sıcaklığı topuklarından kalbine kadar bütün vücuduna yayacak, kendisiyle birlikte evini de ısıtacaktı.

Artık eve girebilirlerdi.
Genç kız, kocasının yardımıyla yavaşça kapıya doğru ilerledi. Kapının hemen girişine bir at eyeri yerleştirilmişti. Gelin ve damadın bunun üzerinden beraberce geçmeleri gerekiyordu.
Gelin, yüzünü örten kalın ipek nedeniyle önünü göremiyordu. Bu yüzden de sendelemekten korkuyordu.
Artık hayatlarını birleştirmiş olan bu çiftin, bu eyeri elele aşarak, bundan sonra karşılacakları zorlukları da beraberce aşacaklarını göstermeleri gerekiyordu.
Ama ya tökezlerse?
Gelinin endişesini kocası da farketti. Ve gelinin eline sıkıca sarılarak ona yardımcı olmaya çalıştı:
-Dur! Ayağını şimdi kaldır.

Gelin elbisesinin eteklerini dizlerine kadar çekti ve adımını ileri doğru atarak eyeri rahatça aştı. Ama ikinci ayağı da yere değer değmez, bütün vücudunu birden bir sıcaklık bastı ve bayılacak gibi oldu.
Adımını atarken ayakları görünmüştü ve bütün herkes gelinin ayaklarının bağlı olmadığını görmüştü! Artık yeni ailesi ondan nefret edecekti.
Birden ağlamak istedi. Buradan bir an önce kaçmak, annesinin yanında olmak istedi. Artık ömrünün sonuna kadar kendisiyle alay edecekler ve küçük göreceklerdi. O, yeni ailesi için o bir utanç kaynağıydı.

Damat, gelinin birşeyleri olduğunu farketti ve sordu:
-İyi misin?
Kız cevap vermedi.
Ne diyebilirdi ki? Sustu. Sadece sustu.

Artık evlerindeydiler. Damat usulca seslendi:
-Divana doğru gidelim.

İki duvarı boydan boya kaplayan taş-toprak sedirin bir köşesinde, üçgen şeklinde büyükçe bir sandık vardı. Sandığın üzerine çifte mutluluk anlamına gelen ‘şuan şi’ yapıştırılmış, içine de çeşitli tahıllar konmuştu: Buğday, mısır, pirinç, darı, sorgum… Yani, yeni evliler bundan böyle açlık çekmeyecek, her zaman bolca yiyecek ekmekleri olacaktı. Saplarına kestane ve hurma bağlanmış olan bir çift balta ise aileye uğur getirecekti. Sandıkta ayrıca, damadın kızkardeşlerinin diktikleri iki tane ince yorgan da vardı.

Gelin annesinin verdiği kırmızı mendili cebinden çıkardı ve kocasına verdi. Kocası mendili aldı ve sandığa koydu. Gelin, peşinden kestane ve hurma bağlanmış yemek çubuklarını da kocasına verdi. Kocası bu iki çift çubuğu da alıp sandıktaki tahılların içine sapladı.

Bu işler de bitmişti.
Bir süre sessizce beklediler. İkisi de heyecanlıydı. Damat usulca geline döndü ve fısıldar gibi konuştu:
-Sakın benden korkma.

Gelin sabahtan beri bu anı beklemişti. Artık yüzündeki örtüyü çıkarma zamanı gelmişti. Birbirlerini ilk kez göreceklerdi.
Ama korkuyordu. Ya kocası onu beğenmezse?
Bir süre ne yapacağına karar veremedi. Biraz düşündü. Sonra, kocasının güven veren sesinden ikna olarak yüzündeki örtüyü yavaşça kaldırdı.

İkisi de hiç konuşmadan uzun uzun birbirlerini incelediler. Birbirlerini görür görmez ikisinin aklından da aynı düşünceler geçmişti: “Şans yüzüme güldü.”
Gelin kocasını yakışıklı bulmuştu. Efendi ve dürüst birisi gibi görünüyordu. İçinde ona karşı bir yakınlık hissetti. Çok mutlu olmuştu. Damatsa gelinin güzelliğinden büyülenmiş gibiydi. Hiçbirşey söyleyemedi.

İkisi de konuşmadan yanyana oturdular. Sustular. Beklediler.
Bir süre sonra “yürek ferahlatıcı” makarnaları geldi. Bunu damadın annesi yapmıştı. Bu makarna, yeni evlilerin birbirlerini hataları ve sevaplarıyla kabul edeceklerinin simgesiydi. Ayrıca gelin, artık kendi ailesindeki alışkanlıkları bırakacak, tümüyle yeni ailesini benimseyecekti. Makarnanın peşinden “yürek ısıtıcı” pirinç rakıları geldi. Gelin ve damat kollarını içiçe geçirerek birbirlerinin kadehlerinden içkilerini içtiler ve birbirlerine iyice ısındılar.

İlk yemeğin ardından da ziyaretler başladı. Önce damadın erkek kardeşleri, sonra onların eşleri, sonra damadın kızkardeşleri birer birer gelip yeni evlilere mutluluklar dilediler, onları tebrik ettiler. “Gelinin saçı beyazlayana, damadın sakalları yere değene kadar mutluluğunuz daim olsun” dediler. En son sıradaysa damadın en küçük kızkardeşi vardı. Gelinle aynı yaşta olan genç kız, mutluluk dileklerini ilettikten sonra usulca gelinin kulağına fısıldadı:
-Senin, ayaklarının bağlı olmadığını gördüğümde çok sevindim. Çünkü benim ayaklarım da seninkiler gibi bağlanmamış ve kocaman, dedi ve kaçarcasına odadan çıkıp gitti.
Gelinin kendisini artık iyice mutlu hissediyordu.

Bir süre sonra damadı dışarıdaki düğün sofrasına çağırdılar. Adet olduğu üzere damat, arkadaşları ve akrabalarıyla içip eğlenecekti. Bu süre boyunca gelinin odada oturup kocasını beklemesi gerekiyordu. Ve bu bekleyiş tam üç gün sürecekti.
Gelin üç gün boyunca ve uyanık olduğu sürece lotus pozisyonunda yoga yapar gibi oturacaktı. Bu dönemde az yiyecek, az içecek ve dolayısıyla çok sık tuvalete gitmek zorunda da kalmayacaktı.

Bu üç gün boyunca evleri akrabalar, komşular ve arkadaşlarla doldu taştı. Ve gelin bu süre boyunca sadece ilk geceki eğlencelere katıldı. Çünkü bu ilk günkü ziyaretin tek bir nedeni vardı, o da bolca şamata yapıp eğlenmek.
Herkes yeni evlilerle ilgili espriler yaptı. Gelinle damada şakalar yapıldı, onlara küçük oyunlar oynandı ve eğlenceli cezalar verildi.
Gelin bu eğlenceler sırasında, her misafirin bardağını tek tek doldurup içkisini ikram etti. Onların sigaralarını yaktı. Kendi elleriyle kabuğunu soyduğu fıstıkları misafirleri tek tek yedirdi.
Gecenin geç saatlerine kadar süren bu ilk gün eğlencesinin sonunda gelin de damat da epeyce bitkin düşmüşlerdi.

Üç gün süren bu ziyaret ve eğlencelerden sonra dördüncü gün sıra, kız evine yapılacak ziyarete geldi. Ve gelin damadı aldı ve baba evini ziyarete gitti.
Gelinin annesi ve babası yeni damatlarını pek sevmişlerdi. Kızları adına çok sevindiler.
Annesi kızıyla konuşurken mutluydu:
-Kızım görüyoruz ki hayırlı bir kısmet buldun. Şansına dua et. Ve artık geriye doğru hiç bakma. Yoksa burada hatırlayacağın, sadece açlık ve sefalet olacak. Bundan sonra sen artık Li ailesinin kızısın. Ona göre davran ve kendini kocana sevdirmeye çalış.

Gelin düşündü. Annesi haklıydı. Biliyordu ki anne-babası onun rahatını sağlayabilecek durumda değillerdi. Mutlu olmak istiyorsa, eski hayatını unutmalı, kocasıyla mutlu olmaya çalışmalıydı.
Ziyareti bitirip geldikleri at arabasına döndüklerinde genç kız arkasına döndü ve çocukluğu ile genç kızlığının geçtiği evine son bir defa daha baktı.
Ağlamıyordu. Ağlamayacaktı.
Artık hem adı, hem de yaşadığı mekan tümüyle değişmişti. Bu nedenle geriye değil sadece ileriye bakması gerekiyordu. Ve o da öyle yapacaktı.

Volkan ACAR

Not: Bu öykü, Mao’s Last Dancer adlı kitabın giriş bölümünden alınmıştır ve yazarın anne-babasının 1946’daki evliliklerini anlatmaktadır.

(Mao’s Last Dancer. Li Cunxin. Berkley Books, New York, 2003)

Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Başka Şehirler - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ
Sevgili İstanbul - Remzi Gökdağ

OKUMA ÖNERİSİ