Çelik Süzen – Pasaportum yine beni yakaladı. Biliyorum, onu aklımda yok etmiştim. Vermiştim kendimi, bu ülkenin görmediğim yerlerine. Trakya, Karadeniz ve diğer bölgeler. Karadeniz mi ? Pasaportumun benim için planlar yaptığını bilmeden, kilometrelerce yolu geçmiştim. Ne yapacağıma karar verdiğim an, kararlarımı plana dökmek zor olmadı. Evet, İskandinavya, İspanya ve Yunanistan vardı aklımda. Şimdi geriye iki ciltlik pasaportuma ne düşündüğünü sormak kalıyordu. Neydi planları ?

Nedendir bilinmez, uzun zamandır, kendimi eski Yunan’a ait bir çok araştırma yazısı okurken buldum. Ve derken, sabahın köründe, bilmem belki de 6.30 gibi, Yiannis’ten gelen mesaj gözüme çarptı. Bir taraftan, Pisagor ile ilgili yazılar ve diğer taraftan Yiannis. Tesadüflere inanmayan birisi olarak sadece gülümsemek kaldı bana.

“Çelik toplantı Amsterdam’da olmayacak, Atina’ya bekliyorum seni !”

Ok yaydan çıkmıştı bir kere, benim için yapılmış olan planları bozmaya niyetli değildim. Ve derken, fikirler uçuşmaya başladı?.Sakız likörü çok güzel. Kesinlikle almam gerekli, hatta bir tane de bu fikri bana veren önemli kişiye. Ya, eski Yunan ile ilgili maskelere ve küçük heykelciklere ne demeli?

Bir kere daha arkamda üzdüğüm kişiyi (ya da kişileri diyelim) düşünerek uçağa bindim. Vizeyi almam kolay olmuştu ama nedense, pasaport kontrolü ile ilgili tuhaf düşünceler aklımdan çıkmıyordu. Görevlilerden birinin beni sorguya çekeceğini düşünüyordum. Plato ile ilgili sorular soracaklarını düşündüm bir an. Sorun değil, hepsini biliyorum! Belki de hiç bir şey bilmiyorum artık. Bir taraftan mavi gökyüzü ve Ipod’da çalan Mozart – Requim ile bir süre sessizlikten sonra Atina’ya vardığımızı anons ettiler. Nasıl yani? Sadece 55 dakika sürmüştü yolculuk.

Pasaport kontrolde çalışanların, Plato ile ilgili soru soramayacaklarını ilk görüşte anladım. Muhtemelen Pisagoru’da Romalı sanıyorlardır ?

{josquote}Havaalanından dışarı çıktığımda, Atinalı taksiciler için anlatılanlar aklıma geldi. Dikkat etmem gerektiğini söylemişlerdi. Umursamadım. Sıradaki taksiyi görevli polis çağırdı ve yola koyulduk. Evet, İstanbul’da bineceğiniz cinsten bir taksi ve İstanbul’da görebileceğiniz bir taksici. İstanbul yerine İzmir de olabilir, ya da Ankara.{/josquote}

15 Euro ve bahşişten sonra, resepsiyondaki karşılama bana pek yabancı gelmedi. Bizler gibiydiler. Nasıl tarif etsem bilemiyorum. Beş dakika sonra odama yerleştim. Oda çok iyiydi çünkü yerler parkeydi. Halı kaplı odalardan nefret ediyorum. Bilmiyorum neden?

Otele gelirken görebildiğim kadarıyla, Atina mimari olarak kanımca İstanbul ve İzmir karışımı gibiydi. Ya da tam tam tersi. Ancak, şehrin bu kadar düzenli olabileceğini tahmin etmemiştim. Belki de Avrupa Birliğinin bir etkisi ile değişmişti. Yunan harflerini okuyabiliyordum, biraz Rusçaya benziyor.

Kendimi otelden dışarı attım. Kalabalığın arasına karıştım. Kaldırımda ayaklarımın üzerinde durabildiğim o andan itibaren kendimi yabancı olarak görmemeye başlamıştım. Sonra, ilk rastladığım gazeteciden sigara aldım ve köşede bulduğum Starbucks’tan da bir kahve alarak şehri dolaşmaya başladım. Bildiğimiz kahvehane tarzı yerlerde oturan yaşlılar, sokak satıcıları, hiç yabancı olmadığım bir trafik anlayışı, gürültü ve Türkiye’de de görebileceğiniz diğer şeyler. Sadece dil ve belki de biraz, ama biraz tipler farklı geldi bana. Niyeyse, bir sonraki durağım olacak İtalya aklıma geldi. Evet, bu ülke planda yoktu ama kendiliğinden beni çağırmıştı. Ezoterik bir durum?

Epey bir uğraşıdan sonra, son derece salaş bir restoran buldum ve pencere kenarı bir masaya yerleştim. Bir taraftan garsonu beklerken, diğer taraftan da beyaz boyalı, denizliklerinde renkli renkli çiçekler olan, teraslı apartmanlara bakıyordum. Derken biri benimle ilgilenmeye geldi. Kısa bir konuşmadan ve menüyü aldıktan sonra, garson Türk olduğumu öğrendi ve gözlerinde enteresan bir ışık belirdi. Sanırım 15 dakika kadar Türk ve Yunan ilişkilerinden konuştuk. Atina’da bir restoranda, bir garsonun, hakkımızda pozitif şeyler söylemesi ilgimi çekmişti. Evet ona göre, Bulgaristan da kim oluyordu? Türkiye girmeliydi topluluğa.

{josquote}Menüye bakmadım, zira, garsonumun tavsiyelerini dinlemeyi seçtim. Bir de yerel bira istedim. Menüde neler mi vardı? Bence hepsini tahmin edebilirsiniz. Döner, kebap, şiş, dolma, piyaz, beyaz peynirli salata, musakka ve diğerleri. Bu arada tam olarak ismini hatırlamıyorum ama Türkiye’de Ege bölgesinde de sıkça bulunan bir mantar çeşitinden yapılmış sote süperdi.{/josquote}

Son derece lezzetli bir yemek ve muhabbetten sonra, Yiannis’i aradım. Bana 8.30 gibi, Aleçna denen Atina’nın en popüler meyhanesinde yer ayırttığını söyledi. Adresi aldım ve biraz daha yürüyerek Akropol’e geldim. Plaka bölgesinden çıkılıyor tepeye. Ama şanssızdım çünkü, restorasyon vardı. Enteresan olan, Plaka bölgesinin göbeğinde, Fethiye camii olduğu gibi duruyordu. Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştı galiba. Üzerinde bir Yunan bayrağı olmakla beraber, camii’yi ziyaret yasaktı. Aklıma, Fatih Sultan Mehmet’in Atina’dan çok etkilendiği ile ilgili dış kaynaklı bir yazı geldi. Hatta Osmanlıların şehri korumak adına, Atina’nın çevresine duvar ördürdükleri gibi bir şey hatırladım. Bilmem belki de doğrudur. Açıkcası ben duvar falan görmedim.

Tam zamanında, parlamento binası yakınlarında olan meyhaneyi buldum. Kendi kendime, “burası en popüler meyhaneyse, biz vatanımızda çok şanslıymışız” dediğimi biliyorum ve hala hatırlıyorum. Bizim için ayrılan masaya oturdum. Diğerleri gelmemişti. Menü Yunancaydı, ama birazını anladım. Bu kadar Yunanca çalıştıktan sonra sonuç fena sayılmazdı. Evet, ev sahipleri gelene kadar Uzo içmeye karar verdim.

Uzun bir bardak, 3 parmak Uzo ve 3 tane buz. Her zamanki gibi. Etrafıma baktığım an, Atina’yı sevdiğimi anladım. Her iki Atina’yı da. Tanrıçayı nasıl unutabilirim? Poseidon’u sormayın!

Yiannis ve Christian’ın da gelmesi ile -yine detayına girmeyeceğim- isimlerini tahmin edebileceğiniz mezelere geçtik. Bildiğiniz, sevdiğiniz ne kadar meze varsa hepsi. Mücver iyiydi. Bunu unutmadan ve özellikle eklemek isterim. İş konuşmaları arasında, mezeler ve Uzo’lar gelip giderken gecenin sonunu orta şekerli kahve ile bitirdiğimizi söylememe gerek var mı? Türk kahvesi ya da Yunan kahvesi ? Fark eder mi? Bence, etmez. O kadar Uzo’dan sonra hiç fark etmez. Zaten o an aklıma bir fıkra geldi. Bir Yunanlı ve Türk ile ilgili. Bir ara anlatırım belki.

Ertesi gün yağmurlu ve ılık bir havada iş toplantılarının sonunda, Atina’nın en iyi balıkçısına gittik. Yunanlar son derece akıllı davranıp, deniz kenarını temiz tutmuşlar. Gece görebildiğim kadarı ile az yapılaşma olmuş. Yiannis’in dediğine göre, yazın insanlar denize rahatlıkla girebiliyorlarmış. Gittiğimiz restoranın adı, İtaki. Ya da benzeri bir şey. Saat 10’dan sonra dolan bir yermiş. Girişte balıklar sergilenmiş. İstanbul yüzünden müptelası olduğum Levrek boylu boyuna yatıyordu ama Yiannis ile gözümüzü Sinarite çevirmiştik. Ne de olsa ikimizde Ege’liydik. 10 dakikalık pazarlık ve konuşma sonucunda, Mercanda karar kıldık. Hemen açıklayayım, balık İstanbul’da daha ucuz. Ankara’yı sormayın bile.

Servis harikaydı! Bir tarafta piyanodan çıkan Yunan ezgileri, bir tarafta deniz ve balık. Bu sefer değişik bir şey denedik. Uzo yerine, Tsiporo. Tadı nasıl mı? Şöyle diyebilirim, Altınbaş rakı alın ve bir bardağa 4 parmak koyduktan sonra sadece içine 2 ya da 3 buz atın ve tadın. Su eklemeyin, benden söylemesi.

{josquote}Yemek sonu kahve geldi. Orta şekerli. Christian yine az şekerli ile orta arası istedi ama istediği olmadı. Meyvelerle beraber, ana tatlı tabağı olarak tarçınlı lokmalar geldi.{/josquote}

3. ve son gün şehri dolaşmakla geçirdim. Zeus tapınağına gidemedim.

Aklımdan çıkmayan sakız likörü ve gönderilmesi gereken bir kartpostal vardı. Evet, memleketin rakısı güzeldi ama ben uzo da almak istiyordum: Plomari. En iyisi oymuş öyle dediler. 9 Euro civarı. Sanırım biz rakıyı epey pahalı içiyoruz.

Sonunda kendimi, Atina halinde buldum. Zeytin ve peynir dükkanlarına girdim. Bizdeki gibi almadan önce, satıcı bıçakla, itinalı bir şekilde peyniri kesiyor ve tattırıyor. Ya da bir kaşıkla zeytinleri deneyebiliyorsunuz. Bütün meyveler ortada. Kilo hesabı. Kasaplar diğer tarafta. Nihayet, küçük bir dükkan buldum. Nereden geldiğimi sordular ve öğrendiler. Yaşlı bir teyze, az bozuk Türkçe ile konuşmaya başladı. Aradıklarımı nereden bulacağımı öğrendim. Ama ilginçtir kartpostal bulamamıştım. Sinir basmıştı. Göndermeliydim onu.

Tekrar Plaka bölgesine gittim. Maskeleri aldım. Trajedi ve Komedi figürleri. Bir kaç hediyelik eşya daha. Dükkan sahibi de Türkçe konuşabiliyordu. Uzaktan Akropol’e tekrar baktım. Bütün enerjiyi çektim. Geçmişin ve geleceğin enerjisini. İyi ya da kötü siz karar verin lütfen.

Otele giderken, etiketlenmiş sokak köpeklerinin arasından geçtim. Bakıcıları da varmış. İlk dilenciye 2 Euro attım. Üzerinde Yunanca yazılar olan bir paket sigara aldım. Kartpostal bulamadım ama şehir haritası olabilirdi. Neden olmasın?

Likörleri ve Uzo’yu da almıştım. Tekrar taksiye bindim. Yürüyüş vardı. Ana caddeler ve bazı sokaklar trafiğe kapanmıştı. Sanırım çiftçilerin sorunları ile ilgili bir aktiviteydi. Bir taraftan çektiğim fotoğraflara bakarken, mesajlarıma bakmak aklıma geldi. Giorgio yazmış, bir sonraki toplantı Roma’da. Daha komiği, Manuel İstanbul’a gelecekmiş. Ama esas toplantı Madrid’de olsun istiyor. Pasaportum ise sessiz sedasız cebimde duruyor. Anladım ki benim planlarımla onunkiler farklı.

Atina nasıl diye mi soruyorsunuz? Bence 55 dakika kadar uçtuktan sonra, kendiniz görmelisiniz. Ah, bu arada, Plaka bölgesindeki dükkanlardan bir tanesinde, Yunan kartalının, Türk Bayrağını parçaladığı bir t-shirt gördüm. Aklınızda bulunsun.

Dönüş uçağında tek düşündüğüm, likörün ve kartpostalın yerine bulduğum Atina haritasının sahibiydi. Kaldığım yerden Requiem’e devam ettim. Mozart.

Adio…

Print Friendly and PDF

 

Sizin düşünceleriniz?