Çelik SÜZEN – 3 saat, 20 dakika. 20 yolcu ve mürettabat karanlığın içinde, bazılarına göre aşıkların, bazılarına göre de renklerin şehri denilen Paris’e doğru yola koyulmuşlarken, 2 sene eğitimini almış olduğum  , ancak bir türlü kıvıramadığım Fransız dili sanki benimle oyun oynuyor gibiydi.

Konuşulanlar ve yazılanlar anlamsız gelirken, Fransızca sadece “Mantarlı Pizza Yemek İstiyorum” cümlesini hatırlıyor ve ötesine geçemeyerek, kendimden daha fazla utanıyordum. Utanç kimi zaman iyi bir şeydir. Harfleri toplayarak beynimin içinde Fransızca resimler çizmeye çalışırken, yorgunluk tuzak hazırlayarak, harfleri farklı farklı değiştirmeye başlamış, ve bir takım isimleri önüme sermişti. Gözümün önüne. İsimler ve sahipleri olan yüzler. Kimisi belirsiz ve karanlık bir dehlizin içinde yok olmaya yakın seyir halindeyken, kimileri de parlak ve net sanki dün gibi yanımdalar.

Pasaport polisi hızla bana yol verirken, bagajsız olmanın avantajını kullanarak kendimi dışarı atmış, soğuk Paris havasıyla burun buruna gelmiştim. Koku, bir çok verinin ana kaynağı. Ama tanıdığım bir koku değildi bu. Afrikalı taksi şöförü yarım yamalak Fransızca ile gideceği yeri anladığını anlattı ya da benim Fransızcam yarım yamalak olduğu için doğru söylenmiş cümlelere anlam veremedim. Şehrin buram buram kasveti ve bir şeyler saklıyor olması ihtimali hoşuma gitmiş olmakla beraber, şöförün birden kanal değiştirerek Afrika ezgilerine doğru çark etmiş olması, durumu can sıkıcı hale getirmeye başlamıştı. Tabi İstanbul’u aratmayan trafikten bahsetmeme gerek yok. Otele yaklaştığımı hissetmeye başlamışken, şöförümüzün yanlış bir hareketi sonucu, belediye otobüsünün birisi ile burun buruna gelmiş, belediye otobüsünün şöförü ile kesişmiştik. Yorgun bakışlar ve tolerans dolu hareketler.

Işıklar ve doğal sonucu gölgeler bakış açılarına göre hareket ediyor, zihinleri bunaltırcasına danslarına devam ediyorlardı. Karşıdan karşıya geçmeye çalışan Paris’lilere, sokak kahvelerinde oturanlar eşlik ediyorlardı. Kimisi kahve, kimisi şarap, kimisi de bira ile bir iş gününün bitişini kutluyorlardı. Belki de bana öyle gelmişti, belki de o kişiler sabahtan beri karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorlar, diğerleri de sabahtan beri aynı şeyleri içip duruyorlardı.

Otel, Hemingway zamanından kalmış olabilirdi. 1930 senesinde yapılmış bir apartman otele çevrilmiş sonuç olarak, çift kişilik bir yatağın sığabileceği büyüklükte bir oda ve ufak bir alan da banyo şekline gelmişti. Yatağın yanındaki ufak kapı sığınağa gidiyor olabilir gibi düşünmekle beraber arkasında tuvalet ile karşılaşınca hafif bir gülümseme ile tekrar dışarıda buldum kendimi.

Fransız dostum, “Maison de Campagne” isimli restoranda rezervasyonu yapmıştı. Rue Pierre Demours, 18 numara. Günün yorgunluğunu atmak için önden “Double Malt” almış arkasından da şarap seçimi için şarapların bulunduğu odaya yollanmıştık. Daha içeri girer girmez göz göze geldiğimiz sarışın şarap seçiminde bizi serbest bırakmıştı. İyi bir yemek ve güzel şarapların eşliğinde geçen gece esnasında, harfler hala isimler oluşturuyordu.

“In my view you cannot claim to have seen something until you have photographed it.”, Emil Zola.
Şehir merkezine yarım saat mesafedeki toplantı mekanına giderken bir zamanlar Emil Zola’nın yaşamış olduğu evin önünden geçmiş, büyük bir sarayın yanından devam ederek hedefimize ulaşmıştık. Toplantı öncesi, ayak üstü kavhe ve croissant ki, çok lezzetliydi, bir gün önceki diğer lezzetli şeyleri hatırlattı. Şarapın vermiş olduğu hafif sersemlik, kahve ile dağılırken, toplantı mekanına vuran güneş bulutların da yardımı ile, farklı gölgeler yaratıyordu. Kendi gölgeme baktım. Kimi zaman büyük kimi zamansa küçük. Bazen hiç yok. Beni terk ettiği zamanlar ne yapar, nerelere gider, kimlere takılır düşünmeden edemiyorum.

Duvardaki Fransızca yazılar, harf oyununu hızlandırmış, varoluşçuluğun isimlerini arka arkaya sıralamaya başlamıştı. Benim aklımda olan isim ise sadece ve sadece bir taneydi. Bir tane. Onun da anlamını hala anlayamamış olmam, varolma sebebim ile alakalı olmalıydı. Belki yoldan geçen Sartre bana içinde bulunduğum durumu açıklayabilirdi. Yoksa adamım Camus’u mu bulmam gerekiyordu? Sadece ateşiniz var mı diyen bir ses duydum. Evet var. Merci beaucoup.
Derken tanıdık bir el uzandı. Lucky Strike. Neden olmasın, bir İtalyan ve bir Türk yukarıdaki fotoğrafta görünen gökyüzüne bakarak sigaralarını yarılamışlardı bile.

Öğlen yemeği en yakın restoranda halledildi. Yemek oldukça güzeldi. Bir kaç Stella, biftek ile beraber şekillenmiş, bir gece evvelki lezzetler artık tarih olmuştu. En azından bir süreliğine. İsim oyunu yavaşlamaya başlamıştı, ama aklımda olan isim hala tazeliğini koruyor, bir taraftan da resimdeki yerini netleştiriyordu. Hayatının kadını, diğerleri için hayat kadınıydı. Sartre böyle bir şeyler yazmıştı ya da bana öyle geliyordu. Fark etmezdi, Hemingway için de fark ettiğini sanmıyorum. Kafasına lamba düşene kadar, Paris’de eğlenceli bir hayatı olmuştu. Onu seven gözükenlerin peşinde olduğu şey farklı, nefret edenlerin ise peşinde olduğu şey çok daha farklıydı. Aşk, nefret, değişen gölgeler ve Paris.

Dönüş zamanı gelmişti. Yapılacak işler arasında, yerleşmek, ve isimleri tekrar gözden geçirmek öncelik sırasını işgal etmişlerdi. Gölgem yine kayıplarda. Bensiz ne yapar çok merak etmiyor, fazla da sorgulamıyorum. Şimdilik. Geri geliyor bir şekilde, her seferinde sessiz ve sakin. Sadece takipte. Belki de benim bütün hareketlerimi, söylediklerimi, hatta ve hatta düşündüklerimi kayıt ediyor kaybolduğu zaman bunları düşünüyor ve sonrasında güçlenerek geri geliyor. Güç. Şaşılacak bir mevzu. Hep takmış olduğum sanal güçler. Sanmak ve sandırmak. “Televizyonda gördüğünü gerçek sanmaktan hiç vazgeçmez”.

İstanbul trafiği geceyarısının vermiş olduğu rahatlama ile evime ulaşmaktaki israrıma yardım ediyor, sıkıcı dönüş yolculuğunun yorgunluğu ise bedenimi etkiliyordu. Ne olabilirki? Bugüne kadar doğru olan düşüncelerim, artık neden beni yanıltıyor olabilirler? Yoksa herkesin bahsettiği ama azının bildiği değişim rüzgarlarına karşı mı durmaya çalışıyorum? Bilinmez. Tek bildiğim o isim. Aklımdan çıkmayan, anlamını hala çözememiş olduğum isim. Gölge zamanı. Düşünüyorsam o zaman varım. O zaman o da var. Hepsi bundan ibaret. Varolmak, Paris ve beklenilmeyen gelişme ve herkesin peşinden koştuğu var olmayanlar. İsimsiz yüzler, yüzsüz isimler ve ara sıra kaybolan gölgeler. Cheers….

Print Friendly and PDF

 

Sizin düşünceleriniz?