Çelik SÜZEN – Yol boyunca konuşmamıştık. İkimiz birden kendimizi müziğe kaptırmıştık. Birbirimize gerçek duygularımızı göstermemek için oldukça zıt karakterli türden müzikleri galiba o seçmişti. Ama benim de seçime katkım olmuştu.

Çevremizde bizi birbirimiz ile iletişime geçirecek, görülmeye değecek hiç bir şey yoktu. Minsk – Vilnius arası sadece geniş düzlüklerden oluşmuştu. Çiftçiler doğa ile mücadelelerini sürdürüyorlardı. Buna mekanik problemler de eklenince herhalde hayat bayağı zor geçiyor olmalıydı. Traktör ve biçerdöver enkazları oldukça fazlaydı. Eski Rus yapısı makinalar sanki birden bire dağılmış gibiydiler. İhtişamlarından eser kalmamıştı. Belki gerçek yüzleri buydu. Ya da yorulmuşlardı.

Bu sıkıcılığın içinde, yolculuğun en eğlenceli kısmı pasaport kontrolleri olacaktı. Beyaz Rusya’dan, Litvanya’ya geçiş esnasında iki tarafın gümrük görevlileri de iki yabancı karşısında şaşırmış gibiydiler. İşlemleri beceremediler. Bir Türk pasaportu ile, İsveç pasaportu akıllarını karıştırmıştı. Beyaz Ruslar, zorlukla almış olduğum 2 senelik çok girişli vizem üzerine kendi aralarında ciddi bir tartışma başlattılar. Sorun, böyle bir vizenin genelde verilmiyor olmasından kaynaklanıyordu. Üstelik İsrail Büyükelçiliği adına çalıştığımı gösteren belge ortamı daha da karıştırmaya yetmişti. Tartışma devam ederken, diplomatik İsveç pasaportu işi kolaylaştıracağı yerde, durumu biraz daha çözümsüzlüğe itiyordu. Pek tercih etmediğim belirsizlik durumu beni burada da yakalamıştı. Bu durumda yapacağınız tek şey kendinizi eğlenceye bırakmaktır. Ben de aynen öyle yaptım.

Yaklaşık 30 dakika sonra pasaportlar iade edildi. Üzerlerine çıkış damgaları vurulmamıştı. Ben aynı gün içinde geri döneceğimi söyleyince, bir görevli istemeyerek pasaporta damgayı bastı. Ama giriş damgası. Eğlence devam ediyordu. Bu diyarlarda uzun süre yaşamış olmanın verdiği güvenle görevlilerin üstlerine gitmeye başladım. Sadece eğlenceyi biraz daha sürdürmek istiyordum. Buna ihtiyacım vardı. Sonunda o küçük barakadan beni kovdular. Elbette kovulmadan önce bir kaç paket sigaramı almayı da unutmamışlardı.

Son kontrol noktasında tekrar durdurulduk. Polisin biri ismimi söyledi ve pasaportumu aldı. Tekrar bir damga daha. Çıkış damgası. Bu defa doğru hareket gelmişti.

Olayın etkisini üzerimizden atmaya çalışırken, Litvanya sınırına girdik. Bizden arabayı park etmemizi istediler. Arkamızda bıraktığımız gümrükte de sadece bizim arabamızı durdurmuşlardı. Diğer insanlar sanırım eski günleri hatırlayarak korkuyla karışık meraklı gözlerle bizlere bakıyorlardı. Kimbilir kaç yoldaşları bu şekilde yakalandıktan sonra sürgüne gönderilmişti, ya da diğer tarafa. Ben de onlara, bilerek sanki yardım ister gibi çaresiz baktığımda hepsi yüzlerini hemen ters tarafa çeviriyorlardı. Acı ama gerçek. İçlerinden biri hızlanarak benden uzaklaşmak istedi ve önündeki arabaya hafifçe çarptı. Dediğim gibi, eğlence devam ediyordu.

Litvanya’lı görevliler, sınırın karşısında bulunan meslektaşlarına göre daha olgun davrandılar. Ancak içlerinden biri pasaportumun üzerinde bulunan aynı tarihli giriş – çıkış damgalarına takmıştı. Durumu anlatmaya çalışırken, başka bir görevli, ” Biz Rusça konuşmayız, burası Litvanya”, dedi. “Pardon” diyerek, İngilizce konuşmaya devam ettim. Hikayemi dinleyen görevli bana inanmadığını belirterek karşı tarafı aradı. Tabi, anlaşabilmek için Rusça konuşmak zorundaydı. Kendisi ile göz göze geldiğimizde, benim sırıtıyor olmam, onun sinirini bozmuştu. Ayrıca konuştuklarını anlamış olduğumu sezince görüşmeyi kısa tuttu.

“Tamam, tamam! Alın işte pasaportlarınız, iyi yolculuklar” dedi. Bunları söylerken Rusçasını kullanmıştı. Kovulmadım, ama az kalmıştı, hızla dışarı çıktım. Gülerek arabaya yaklaştığımda kiralık arabamızın Estonya plakalı olduğunu gördüm. Türk ve İsveç pasaportu, Estonya plakalı kiralık araba, kimisinin verilemeyeceğini iddia ettiği türden bir vize, ve diplomatik olaylar, kendi kanunlarını yeni baştan oluşturmaya başlayan bu iki küçük ülkenin görevlilerinin, açıkçası kafalarını karıştımak için yeterli sayılabilecek nedenlerdi.

Litvanya sınırını arkamızda bıraktığımızda müziği değiştirme kararını verdim. Seçimim, “New Model Army” grubunun, “Thunder and Consolation” albümü oldu. Favorim olan bu grubu o da seviyordu.

“I’m heading north, I’m heading home doing 125
I close my eyes and count to ten – Ha ha, I’m still alive
Perfect, perfect tunnel vision, razor sharp and racing, racing
These moments, immortal,
No one touches this”

Kuzeye gidiyor oluşumuz ve 125 km.’lik hızımız çalan parçanın sözlerine uyuyordu. Eve gitme ise kısmen doğru sayılabilirdi. Ben Minsk’e geri dönecektim, o ise evine doğru kısa bir uçuş gerçekleştirecekti: Stockholm. Parçanın devam eden bölümü, sanki içine düşmek zorunda bırakıldığımız bu yolculuğun ana sebebini oluşturan durum için yazılmıştı.

“These things they flow as blood must flow
Dust to dust and wind must blow
Nothing that I need to know or ever understand
These things they flow as blood must flow
Dust to dust and wind must blow
You can die before you get old
But me, I’m going to live forever”

Kendimi bildim bileli şarkı sözlerine karşı bir ilgim olmuştur. Bilmediğim bir dilde söylenen şarkılar beni pek ilgilendirmez. Bu durumu aşmak için yaptığım girişimler sonunda Rusçamı ilerletmek zorunda kalmıştım. Vilnius’a doğru giderken neden İsveççe öğrenmek istemediğim aklıma geldi. Bir de önümüzde bulunan sayılı saatler. Son saatler. Bunlar aklımdan geçerken parça bitmişti. Başa almaya karar verdim. En azından kaçırdığım yerin başına kadar almam yeterli olacaktı. Ancak kaçırdığım yerin başı, beni başka bir başlangıca gönderdi.

“The music plays, the party swings, the gaiety walls come closing in
I catch your eye, you take my hand – out into the night we run
Dancing down those dead-end streets – howling at the moon like little kids
Out on the grass at the top of the hill, your breath tastes sw . . .”

Uzun parmaklar parçayı durdurdu. Kaset hızla dışarı çıktı. Başka biri yerini buldu. Sesimi çıkarmadım. Camı açtım ve bir sigara yaktım. Çiftçiler hala bir gün önceki şiddetli yağmurun geride bırakmış olduğu çamurun içinde çaresizlikle debeleniyor gibiydiler. Battıkları kesindi. Ufak bir çocuk neredeyse boyu kadar olan çizmenin içinde hareketsiz önündeki adama bakıyordu. Babasıydı herhalde. Çamurun üzerinde sarı kafalar sağa sola doğru hareket halindeydiler. Annesi olduğunu düşündüğüm kişi ise bir kaç koyunla meşguldü. Koyunlar soldan sağa hareket ediyor gibiydiler. Bir uyumsuzluk vardı ama o an için nedenini bulamadım.

Sabah saat 10 gibi Vilnius’a vardık. Gümrük aksilikleri yüzünden 1,5 saatlik yolu, 2 saat 25 dakikada tamamlamıştık. İstikamet belliydi. İsveç Büyükelçiliği ya da temsilciliği gibi bir şey. Tam olarak anlamamıştım. Yeri bulmamız çok uzun sürmedi. Arabayı park ettik. İşinin uzun süreceğini biliyordum. 3-4 saat kadar. Zıt yönlere hareketlendik. O binanın kapısında kaybolduğu an, ben de Vilnius’da kaybolmak üzere yola çıktım.

Kafamın içine bulunduğum yerin resmini çizdikten sonra, soldan devam eden yoldan ilerledim. Çevremi saran binaların oldukça eski olduğu belliydi. Taş kaplı yollar dardı. Fazla araba gözükmüyordu. Bir kaç tramvay geçti yanımdan. Rus yapısı tramvaylar. İlerlemeye devam ettim. Son derece başarılı restore edilmiş olduğunu düşündüğüm bir bina ile karşı karşıya kaldım. Yaklaştığımda giriş kapısının sağ tarafında dalgalanan bayrağımızı gördüm. T.C. Büyükelçiliği. Kapıda bulunan görevli ile konuşmaya karar verdim. Biraz sonra sigaraları çoktan yarılamıştık.

Litvanya’nın, Sovyetler Birliğinden ayrılmasından sonra, İskandinav ülkelerinden ve Almanya’dan büyük miktarlarda finansal yardım aldığını ve bu yardımın şehirleri Rus etkisinden kurtarmak için harcandığını elçilik görevlimiz anlatmaya devam ederken ben de gelen geçenlere bakıyordum. Daha sonra bana gezebileceğim yerlerin isimlerini ve nasıl gidebileceğimi açıkladı. Bir de İsveç Temsilciliği’nin adresini ve telefon numaralarını bir kağıda yazmayı ihmal etmedi. Kendi numarasını da aldım. Anladığım kadarı ile şehrin en eski bölgesindeydim. Ayrıca tahmin ettiğim gibi orjinaline uygun olarak restore edilen elçilik binamızın şehrin en eski ve değerli binalarından biri olduğunu öğrendim. Litvanya hükümeti, elçiliği açmak için başvuran ülkemize, en değerli binalarından birini vermişti. T.C. Büyükelçiliği, burada açılan ilk yabancı temsilcilikti.

Yürümeye devam ederken, para bozdurmak için bir yerler bulmam gerektiğini anladım. Sonunda bir yer bulabildim. İşlem hızlı gerçekleşti. İleride trafiğe kapalı kalabalık bir sokağın olduğunu farkederek hızlandım. Tabelada “Gedimino” yazıyordu. Sokağın ismi. Sağlı sollu kafeler, restoranlar ve barlar diziliydi. Bahçesi olan bir yeri gözüme kestirdim. İçeri girdim ve etrafımı rahatça görebilecek bir yere oturdum. Anında yanı başıma dikilen garson menüyü uzattığında onun bir Rus olduğunu düşündüm. Birbirimize gülümsedik. Sonra istediklerimi söyledim. Bana yemek seçimimin iyi olduğunu yanında iyi bir şarap tavsiye edebileceğini söyledi. “Patron sensin, öyle olsun” dedim. Aralarında 140 km.olan bu iki başkent, birbirlerinden oldukça farklıydılar. Minsk’te yemek yiyecek bir yer bulmak zordu, ve servis berbattı. Bir de anlamsız Beyaz Rus gururu insanı bezdirirdi. Onun için, İtalyanların, eski Minsk (Stare Gorad ya da Troitsky) denilen bölgede -200 senelik bir bölgeymiş- çalıştırdıkları restorandan başka bir yere gidemez olmuştum. Vilnius ise seçenekleri önünüze seriyordu. Ne isterseniz vardı. Servis oldukça iyiydi ve insanlar arkadaş canlısıydı. Hem de saygılı. Üstelik de yardımsever. Minsk’te polis ile köşe kapmaca oynamak zorunda kalıyordum. Her 10 dakikada bir pasaport kontrolü veya oturma izni ile ilgili dökümanları soran bir polis, karşınıza beklemediğiniz bir anda çıkıveriyordu. Vilnius’da ise tek bir polis bile görmedim. Sınırı saymazsak. Minsk stres şehriydi. Vilnius ise stres atma şehri. Ama benim stresimi alamamıştı. 2 saatim vardı. Yemek faslını bitirdikten sonra, gelen hesabı görünce aynı zamanda Vilnius’un ucuz bir şehir olduğunu anladım. Minsk ise rahatsız edici derecede pahalıydı.

Tekrar kendimi dar sokağa attığımda hafif bir yağmur başlamıştı. Yoluma devam ettim. Bizim eliçilik görevlisinin bahsettiği meydana geldim. Meydanın ön kısmında deniz fenerini andıran bir kule vardı: “Defence Tower”. Arkasında da üzerinde kütüphane yazan bir bina. Eski Roma kalıntıları aklıma geldi. O kadar. Kulenin girişine yakın bir yere oturdum. Meydan kalabalıktı. İnsanlara amaçsızca bakmaya başladım. Beyaz tenli, sarışın çoğunluk içinde kendimi biraz yanlız hissettim. Sigaramı bitirdikten sonra, karşıda bulunan caddeyi gezmeye karar verdim. “Jogailos Caddesi”. Caddenin hemen başındaki parkın içinden geçtikten sonra, sol tarafımda kalan süpermarkete doğru manevra yaptım. İçeri girdim. Tatlı krizim gelmişti. Hala senede bir iki kez aynı krizler beni ziyaret eder. Nedenini bilmiyorum. Türk malı ürünleri gördüğümde pek şaşırmadım. En sevdiğim gofretlerden aldıktan sonra, caddeyi gezmeye devam ettim. Bildiğiniz markaların çoğunun ürünlerini satan dükkanlara sadece uzaktan göz atmaya karar verdiğimde 1,5 saatim kalmıştı. O an eğer geç kalırsam O’na telefonla ulaşabileceğim aklıma geldi. Biraz rahatlama ile birlikte, yoluma devam ettim. Caddeyi dik kesen sokaklardan birine saptım. Eski binaların arasında düşüncelere dalmışken, kiremit renkli katedral ile karşılaştım. İçeri göz atıp atmama konusunda kararsızlığıma, restorasyon ile ilgili tabela son noktayı koydu. Yine de şansımı denemek istedim. Kapı açıktı ancak içeride işçilerden başka görecek bir şey yoktu. Tabelaya tekrar baktığımda 400 senelik olduğu iddia edilen katedralin Danimarka Hükümeti tarafından yapılmış olan bağış sayesinde restore edildiği yazıyordu. Minsk parasızlıktan kıvranırken, Vilnius kendini yenilemek için elde etmiş olduğu maddi yardımı sonuna kadar kullanıyordu. Minsk kendi ana dilinin Rusça olduğunu düşünürken , Vilnius, kendi dilini sokak işaretlerinden tutun da, radyo programlarına kadar her yerde kullanıyordu. 1 saat kalmıştı. İsmini öğrenemediğim ve o zamandan bu yana öğrenmek için de uğraşmadığım nehrin kenarına gelmiştim. Nehrin karşısında Rusların her zaman övünç kaynağı olmuş prefabrik çok katlıları gözüküyordu. Arkamda eski Vilnius, önümde yeni Vilnius duruyordu. Yeni Vilnius’a baktıktan sonra, bu yapıların tamamen yıkılmadan Rus izlerinin şehrin görüntüsünden silinemeyeceğini düşündüm. Arkamdan gelen gürültü Rus yapısı tramvaya aitti. Tekrar iki tarafa birden baktım. Eskiye dönüş mü yapmalıydım, yoksa yeni kısma doğru mu ilerlemeliydim? Cevabını bildiğiniz bir soruyu kendinize sormamanız gerekiyor. Vakit kaybı. Nasıl olsa telefon vardı.

Yeni şehir denen yer, diğerine göre daha yüksek bir yere kurulmuştu. Sanki çok önceden değişikliğin olacağını sezen Ruslar, etrafa serpiştirmiş oldukları dev binalar ile eski şehri abluka altına almışlardı. Yeni şehir hemen hemen her yerden gözüküyordu. Eski şehir ise gizli kalmıştı. Düşmanlar tarafından sarılmıştı. Restorasyon ya da benzeri aktiviteler, yeni şehir yok edilmeden bir işe yaramayacak gibiydi. Nehir boyunca yürümeye devam ettim. Yaşlı bir çift karşıdan bana doğru yaklaşıyordu. Bir süprizle karşılaşacağım hissine kapıldım. Yanılmamıştım. Yaşlı adam bana doğru yöneldi. Esmer ve bıyıklıydı. Kadın ise biraz daha açık tenliydi. Rus değillerdi, Litvanyalı hiç değillerdi.

Rusça “Oğlum, ateşin var mı?” diye sordu. “Evet”,dedim. Cebinden, Soyuz marka sigarasını çıkardı. Sonra, “Sen nerelisin?”, diyerek ikinci soruyu yöneltti. “Türk”, dedim. Yaşlı adamın bakışları değişti, kadın ise gülümsedi. Yaşlı adam, bozuk bir Türkçe ile, “Biz de Türküz”, dedi. Nasıl yani diye kendime bir soru yönelttim.

Yaşlı kadın, “Gel bizle biraz otur”, dedi. Onun Türkçesi biraz daha anlaşılır gibiydi. Nehir kenarına çimenlerin üzerine oturduk.

“Biz Gagavuzuz”, “Gagavuzları sen bilir misin?” dedi yaşlı adam.
“Evet”,dedim.
“Sizler bizleri buralara getirdiniz ve bıraktınız”, dedi.
“Dede, ben bırakmadım” dedim.

Sonra bana hikayesini anlatmaya başladı. Sıradan bir hikaye. Türkçeyi bir şekilde ailesinden öğrenmişti. Çok kullanamadığı için pişmandı. Rusça öğrenmişti. Ama şimdi hiç bilmediği yeni bir dil ile boğuşmak zorundaydı. Üstelik sadece Rusça konuşabildiği için kendisinin Rus sanıldığını ve bu yüzden büyük sıkıntılar yaşadığını anlatmaya çalıştı. Yerden taşa benzer bir şey bulup, suya fırlattı. Yaşına göre çevik sayılırdı. Zaman geçiyordu. Hikayenin geri kalan kısmını yaşlı kadın tamamlamaya istekli gözüküyordu. O, Kaunas şehrinde doğmuş ve büyümüştü. Türkçeyi kullanmak açısından eşine göre şanslıymış. Elçiliğimizin kendilerine yardım ettiğinden bahsetti. Hatta, T.C. Elçiliği tarafından toplanan bağışlar ile yaklaşık 4.000 nüfuslu Gagavuzlar, Vilnius’da bir camiye sahip olacaklardı. Bana tanınan zaman bitmişti. Dışarı çıkmış arabanın etrafında dolaşıyor olmalıydı. Yerimden kalktım. Umarım tekrar görüşürüz gibilerinden bir şeyler saçmaladıktan sonra, hızlı adımlar ile eskiye doğru ilerlemeye başladım. Sokağın başında görünen telefon klubesi içime su serpti desem yalan olmaz. Bana verilen kağıt parçasını cebimden çıkardım. Bozuk paraları denkleştirdim. Numaraları hızlıca çevirdim. İkinci sinyalden sonra insan oğlunun bulmuş olduğu en gereksiz çözümlerden bir tanesi olan tele sekreter ile haşır neşir olmam gerektiğini anladım. Mekanik ses, O’nu eğer tekrar görebilirsem bana nasıl davranacağını hatırlattı. Neden İsveççe öğrenememiştim? Bir kelime bile yoktu dağarcığımda. Şarkılar mı kötüydü? Bilmiyorum. Arkasından İsveççe’nin başka bir türevini duydum. Sanırım attığım para yetersizdi.

Yola çıktım. Az araba vardı ama taksiye benzeyen bir şey yoktu. Geri döndüm. Yaşlı çifte doğru koşmaya başladım. O an Rus yapısı tramvay gözüme çarptı. Yönümü değiştirdim. Ayağım takıldı ama düşmedim, tramvaya müthiş gösterişli bir giriş yaptım. Gülüşmeler umrumda değildi. Bu gibi durumlarda net bir İngilizceyi sizin yabancı olduğunuzun kanıtı olarak kullanabilirseniz, beklemediğiniz kapılar açılabilirdi. Ama ben Rusça konuştum. Sonra İngilizce. Çok güzel. Rus olduğunu gizlemeye çalışan bir kimliğim olmuştu. Göz göze geldiğimiz genç bir bayan yüzünü farklı tarafa çevirdi. Birisi para vermem gerektiğini hatırlattı. Sonra onunla Rusça konuşmaya başladık. Yüksek sesle, “Bunlar böyledir, dün konuştukları dili bir gün içinde unuttular, kendilerine sunduğumuz imkanları kötülediler”, dedi. En son amacım ufak bir tramvayda isyan çıkartmaktı. Parayı ödedim ve yeni şehire doğru bakmaya başladım. Tramvayda ise benimle konuşan Rus içinde biriktirdiği öfkeyi kusmakla meşguldü. “Solucanlar”, dediğini hatırlıyorum. Diğerleri sessizce başka taraflara doğru bakmaya çalışıyorlardı. Öfkenin arkasından vaaz başlamıştı.

20 dakika sonra az önce önünden geçmiş olduğum katedralin yakınlarında bir yerde indim. Koşmaya başladım. Kuleyi geçtikten sonra, bekleyen taksileri gördüm. Birine atladım. Cebimden kağıt parçasını tekrar çıkardım. Şöföre verdim ve eğer aradığım kişiyi bulamazsam havalanına gideceğimizi söyledim. Söylediklerimi anlamıştı. 5 dakika sonra arabanın yanındaydım. Şöföre beklemesini söyledim. Binaya yaklaştım. Kapıda duran Litvanyalı güvenlik görevlisi beni durdurdu. Durumu anlattım. Beklememi söyledi. İçeri girdi. 10 dakika sonra O’nunla birlikte geri geldi. Yetişmiştim ya da o beni beklemişti. Farkeder mi?

Yolculuktan beri aramızdaki sessizlik, duyduğum en ağır küfürle bozulmuştu. Açık sözlü insanları severim. İmalardan hep nefret etmişimdir. Hem böylece konuşmaya başlamıştık. Sadece giriş cümlesi biraz anormal olmuştu. Ben de daha hafif bir hakaretle tele sekreteri şikayet ettim. Bana iyi bir fikir gibi gelmişti . Tele sekreter suçluydu. Gördüğüm tebessüm, karşımda bir başkası olsaydı durumu kurtardığıma dair bir işaret sayılabilirdi. Tebessüm faslı bitti. Bir sessizlik oldu. Mekanik ses, “Minsk’e geri dönüyoruz” dedi. “Programımızda küçük bir değişklik oldu, 2 hafta sonra Stockholm’e döneceğim”. Beklememi söyledi. Arabaya geri döndüm, kapıya yaslandım ve onu beklemeye başladım. 15 dakika sonra beraber daha önce keşfettiğim yollarda yürüyorduk.

2 saate yakın şehirde dolaştıktan sonra, geri dönmeye karar verdik. Eski Minsk’te her zaman gittiğimiz İtalyan restoranına kapanmadan yetişme şansımız yüksekti. Arabaya bindik. Yolculuk esnasında sinirle çıkartılmış kaseti tekrar çalmaya karar verdik. Kaldığımız yerden. Vilnius’u geride bırakırken, çoktan birbirimizden özür dilemiştik.

“And if I say I hate this place, don’t take it as personal
And just because I want to kill somebody doesn’t mean to say that I will
And I don’t think that that makes me crazy and anyway I’m way past caring
There’s a ride leaves out of here at nine. What do you say?”

İletişim eskiye dönmüş olduğu için sözlerin duruma ne kadar uygun olduğunu düşünmeye gerek olmadığına karar verdim. Yorum size kalmış. Çiftçiler ortalıkta gözükmüyordu. Sadece atıl duran makinalar ve çamur içinde sağa sola hareket eden hayvanlar vardı. Kümes hayvanlarından bazıları çamurun içinde bir şeyler aramakla meşguldüler. En sevdikleri yiyeceklerin peşindeydiler. Solucanlar.

Litvanya sınırına girdiğimizde, sabah karşılaşmış olduğumuz görevliyi başka bir arabayı kontrol ederken gördük. O da bizi gördü. El işareti ile bizi durdurdu. Telsiz ile bir yerlere bir şeyler söyledi. Hafta sonu için sınırın ötesinde kalmış olan bahtsız akrabalarını ziyaret eden Beyaz Ruslar geri dönüş konvoyu oluşturmuşlardı. Vilnius’da kalanlar ise Beyaz Rusya’ya geri dönenlere bahtsız gözüyle bakıyorlardı. Değişime rağmen sadece Beyaz Rusya, komunist rejime devam ediyordu. KGB ülkede hala aktifti. Şehirde ortalıktan kaybolanlar ile ilgili hikayeler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Polis baskısı sadece yabancıları değil, yerli halkı da bezdirmişti. Diplomatlar nedensiz yere sınır dışı ediliyorlardı. En son Beyaz Rusya elçiliğimizin 2 görevlisi sınır dışı edilmişti. Sınırda geri dönenlerin oluşturduğu kalabalığa bakarak çok sevdiğim pizzadan yiyemeyeceğimi aklıma getirdim. Başka bir polis yanımıza geldi ve pasaportlarımızı aldı. Bize arabada beklememizi söyledi. 5 dakika sonra pasaportlar geri geldi. Deklarasyonları da geri verdiler. Tanıdık görevli sırıtarak yanımıza yaklaştı ve “Ters yönden ilerleyin bayan, ben çıkışa haber verdim”, dedi. Teşekkür ettik. Litvanya arkamızda kalmıştı. Beyaz Rusya sınırı ise aynı şekilde kalabalıktı. Polis sıraya girmemiz gerektiğini belirtti. Geç kalıyorduk. Arabanın içinde onunla göz göze geldik. “Bekle”, dedi. Pasaportumu aldı ve dışarı çıktı. 10 dakika sonra, polis eşliğinde son kontrol noktasına kadar ilerledik. Teşekkür ettik. Onlar da sadece gülümsediler. Damga vurulmamıştı. Zaten benim ihtiyacım yoktu. Diplomatik gücün bu gibi durumlarda işe yarayabileceği hiç aklıma gelmemişti.

Hızlandık. II. Dünya Savaşı’nda Ruslara ait bir uçağın düştüğü yeri ve kahraman pilotunun anısına yapılmış olan anıtı arkamızda bıraktıktan sonra, şehir uzaklarda bir yerlerde belli oldu. Şehir girişinde bulunan ana kontrol merkezi bize hiç bir şey ifade etmiyordu. Solumuzda Politeknik Ünversitesi’nin garip binası uzanıyordu. Geleceği pek parlak gözükmeyen gençler binanın önünde birikmişlerdi. Estonya plakalı arabamıza rağmen, polisler bizi durdurmak için bir girişimde bulunmadılar. Gözleri öğrenci grubunun üzerindeydi. Yola devam ettik. Lenin heykelini geride bıraktıktan ve resim galerisinden sonra, ünlü Maşerova Caddesi üzerinde ilerlemeye devam ettik. Ljublajana ve Planeta otellerinin yakınında olan kavşaktan sola döndük. Solumuzdaki öğrenci yurdunun açık camlarından birinde, orak ve çekiç sembollü kırmızı bayrağın duvara çakılmış olduğunu gördüm. Trafik vardı. Sağımızda bulunan göl sakindi. Minsk Otelinin otoparkına arabayı bıraktıktan sonra, karşımızda duran eski Minsk’e doğru yürümeye başladık. Yine ne yememiz gerektiği hakkında hararetli ama güzel bir tartışma başlamıştı. Gölün karşısında bulunan spor salonunda bir aktivite olduğu yanan ışıklardan belliydi. Restorana yaklaştık. İçeri girdiğimizde her zaman oturmaya alıştığım masa da kısa saçlı, siyah renkli takım elbiselere bezenmiş, altın kolye ve künyeli 4 adet mafya bozmasını gördükten sonra, üst kata yöneldik. Yer yoktu. Belki 30 dakika sonra. Küçük bir bölgeyi kaplayan eski Minsk, barlar ve restoranlarla doluydu. Dışarı çıktık. Hemen arkadan gelen müzik ve hareket ilgimizi çekmişti. Oraya doğru yöneldik. Merdivenlerden yukarı çıktık. Kapıda bulunan görevli özel bir konser olduğunu ve giriş için para vermemiz gerektiğini söyledi. Ben ise yiyecek bir şeyler var mı şeklinde konuyla tamamen alakasız bir soru yönelttim. Şaşıran görevli hemen toparlandı, “Şu İtalyan Restoranından sizin için bir şeyler getirtebilirim”dedi. Paraları ödedik. İçeride bulunan kalabalık genelde gençlerden oluşmuştu. Batı tarzı t-shirtler ve “Lewis” kot pantolonları ile kimliklerini arıyor gibiydiler. Pizzaları söyledik. Arkasından biraları. Oturacak bir yerler bulduktan sonra, sahneye yakın olmamız gerektiğini hissettim. Etrafımıza bakındık, barın başında iki kişinin sığabileceği bir yer vardı. İlerledik. Oturduk ve konuşmaya başladık. Konser başlamadan kendinden geçmiş ufaklığın tekine “Kim çalacak?”, diye sordum. “Bilmiyorum, süpriz”, dedi. Sahne karardı, akustik gitar eşliğinde, çok yakından tanıdığım bir ses şarkısını söylemeye başladı. Şarkılarından dolayı, Rusçamı ilerletmek zorunda kaldığım ve halen severek dinlediğim grup, “DDT” süpriz konuktu. İnanamadım. Ancak, Yuri Şevçuk, “Son Sonbahar” adlı parçanın yarısına geldiğinde kendime gelebildim. Pizzalar da gelmişti, 2.biralarla beraber. Göz göze geldik. 2 haftamız daha vardı, arkamızda bıraktığımız aylar çok çabuk geçmişti. 2. parça başlamıştı. “Eta Fisio”. Bitti.

Aniden uyandığımı hatırlıyorum. Saat akşam 10 olmalıydı. Güneş kalın perdenin arkasında şimdi belli belirsizdi.

St.Petersburg’un beyaz geceleri kadar değil ama, Minsk geceleri de bu konuda fena sayılmazdı. Akşam 9-10 arası gece başlıyordu. 3-4 arası da gündüz. Dolayısı ile bütün vücut aktiviteleriniz değişmek zorunda kalıyordu. Değişmek istemeyenleri zorlamanız gerektiği zamanlar acı veren sonuçlarla karşılaşabiliyordunuz. Tekrar uykuya geçmek için kendime bir çare arıyordum. Onunla beraber geçireceğimiz 2 haftanın daha olması beni sevindirmiş olabilirdi, ama rahatladığımı söyleyemezdim.

Değişmek istemeyen uyku düzenim, bütün zorlamalara rağmen acı vermeye devam ediyordu. Salona gidip TV ile meşgul olmaya karar verdim. Hava artık kararmıştı. Kısıtlı sayıda olan yerel kanallar arasında gezinti yaparken, bir haber programında ismini veremeyeceğim bir elçiliğin önemli bir görevlisinin siyah beyaz ekranda vesikalık fotoğrafını gördüm. Sesi açtığımda klasik Beyaz Rus propagandasını dinlemek canımı sıkmıştı. Devlete ait TV kanallarının başka ne amacı olabilir. Tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordum, ancak çamur atmalar devam ediyordu. “Bunlar zaten böyleler” tarzından karalamaların içinde ipucu verecek bir kelime arıyordum. Başka bir kanala geçmeye karar verdim. Şimdi hemen hemen bütün kanallar aynı haberi veriyorlardı. Yakından tanıdığım bu kişi, şu an bir hastanenin acil bakım ünitesinde yoğun bakım altındaydı.

Telefona uzandım. Karşı taraf cevap vermiyordu. Diğer yerleri denedim. Onlardan da sonuç çıkmadı. Yatak odasına giderek onu uyandırmak, ortak arkadaşımızın başına gelenleri anlatmak istedim.Vazgeçtim.

Sessizce üstümü değiştirdikten sonra, dışarı çıktım. Evimizin altında bulunan yapay gölden gelen serin bir rüzgar ile birlikte caddenin henüz başlamış karanlığında ilerlemeye devam ediyordum. Eski Minsk bölgesine geldiğimde gece hayatı da bütün hızı ile devam ediyordu. Kalabalıktı. Bölgenin hemen arkasındaki Amerikan Büyükelçiliğinin biraz yakınında bulunan, göl manzaralı “Beyaz Evler” sitesine ulaşmam 15 dakikamı almıştı. C blokta başka bir elçilikten tanıdığım birisinin bana yardım edebileceğini düşünüyordum. Bir an yavaşladım ve arkama bakmaya karar verdim. Cebimden bir sigara çıkarttım ve hızlı adımlarla geriye doğru yürümeye başladım. Arkamda duran kişi aylardan beri beni takip eden, Saşa’dan başkası değildi. Aramızda hep bir mesafe olmuştu. Kendisi ile çok az konuşmuştum ama bu konuşmalar sonucu iyi bir insan olduğunu anlamıştım. Yanına gittim. Bir sigara da o yakmıştı.

“Selam” dedim. Arkasından “Olanları duydun mu? diye sordum. Hafifçe gülümsedi ve başını salladı. “Hangi hastaneye gitmem gerekiyor bilmiyorum, sen biliyor musun?” diye sordum. Bir an düşündükten sonra, “Gel. Ben seni götüreyim ama iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum” dedi. Farkında olduğumu, ama gitmek istediğimi belirttim. Sonra, kendi teklifinin aslında onun için yanlış olabileceğini ekledim. “Daha çok yabancıların gittiği hastane, sen git o zaman” dedi.

Elçilik Binası projeleri oldukça komplekstir. Hem tasarım olarak en iyisini yapmalı, hem de her metrekarede güvenliği düşünmelisinizdir. Buna bir de kişisel istekler (özellikle elçilerin istekleri) ve beklenmedik durumlar için önlem paketleri ile ilgili detaylar eklenince, bu tip projelerde karmaşa yaşamanız kaçınılmazdır. Minsk İsrail Elçiliği projesi de yukarıdaki açıklamaların hepsine sahipti. Eski Minsk’e hakim manzarası ile ünlü Minsk Otelinin, 8. katında geçici olarak çalışmalarına devam eden büyükelçilik, yeni binasını seçmişti. Yeni bina 8 katlıydı fakat sadece 6. katı İsrail Büyükelçiliği tarafından kullanılacaktı. Diğer katlar zaten yabancı şirketler tarafından çoktan kiralanmıştı. Binanın yönetimi Beyaz Rusların elindeydi. Bu yönetim oldukça aksiydi ve en beklemediğimiz anlarda bile bizleri arkadan vurmaya çalışıyordu. Daha ilk günden Türk olduğumu öğrenen yönetici, beni Çeçenlere yardım etmekle suçlamıştı. İsrail Elçiliği 1. katibinin araya girmesi ile olay daha fazla büyümemişti, ama bu durum yönetimle aramızda başlamış olan savaşın durmasını engelleyemeyecekti.

Bütün bu zorluklara bir de Beyaz Rus Hükümetinin anlamsız yasaları eklendiğinde, bu çok güzel şehir adeta kabusa dönüşmüştü. Yine de bu durum karşısında ekibin içinde en az etkilenen ben olmuştum. Kısa süre içerisinde şehirde yaşayan bütün yabancılarla tanışmıştım. Diplomatlar, şirket görevlileri, gazeteciler ve diğerleri. Partiler, piknikler veya şehir gezilerinin tümüne olmasa bile, en cazip olanlarına katılmıştım. Eğer bu aktiviteler olmasaydı, ne ben, ne de diğer yabancılar, bu şehirde kendi ayakları üzerlerinde duramazlardı.

İşin en zorlu dönemine denk gelen bir hafta sonu, bir Amerikan firmasının düzenlediği partiye gitme kararımın benim için hayatımda yeni ve önemli bir sayfa açacağını bilemezdim. Nemiga Caddesi üzerinde bulunan bir bistro parti için ayarlanmıştı. İşten çıktıktan sonra, şöförüm beni hızla evime götürdü. Hızlı bir duş ve soğuk bir biradan sonra, dışarı çıktım ve Maşerova Caddesi üzerinden Nemiga’ya doğru yürümeye başladım. Otelleri geçtikten sonra, öğrenci yurduna yaklaştım. Her zaman olduğu gibi, pencereden dışarı bakan birileri yine bana laf attılar. Garip bir şekilde yabancı olduğumu hemen anlıyorlardı. Kafamı çevirip açık pencerelerden birine baktığımda duvara çakılmış eski Sovyetler Birliği bayrağını gördüm. Oldukça büyük bir bayraktı. Rusların halıları duvara çakma gelenekleri olduğunu düşünerek, bayrağa tekrar baktım. Kafamı gideceğim istikamete tekrar çevirdiğimde, 2 genç polis tarafından durduruldum.

“Pasaport ve dökümanlarınız” dedi zayıf olanı. Pasaportu uzattım. Diğerine de oturma ve çalışma belgemi verdim.

Zayıf olan diğerine döndü ve, “Bu Türk burada ne iş yapıyormuş?” diye sordu. Dökümanlara dikkatlice bakan, diğeri ise “İlginç! İsrail Büyükelçiliğinde çalışıyor” dedi. Zayıf olanı pasaportu cebine koydu ve dökümanları incelemeye başladı. Ben ise sessizdim. Aklımdan o an hiç bir şey geçmiyordu. Derken, biraz beklememi söylediler ve benden uzaklaşarak kendi aralarında bir şeyler konuşmaya başladılar. Daha sonra zayıf olanı telsiz ile birileriyle konuşmaya başladı. İlk defa sıradan bir kontrol bu kadar uzun sürmüştü. Sanırım 10 dakika sonra yanıma geldiler. Pasaport ve dökümanları iade ettiler. Benimle hiç konuşmamış olan diğer polis, beni küçümseyen bakışları ile, “Dinle beni Türk! Bu vizeyi nasıl aldığını bilmiyorum, ama bilmen gereken bir şey var, çalıştığın İsrailliler bu ülkede misafirler, sen ise onların misafirisin. Biz misafirlerin çağırdığı misafirleri sevmeyiz” dedi. Sesimi çıkarmadan ikisinin arasından geçip yoluma devam ettim. Birisinin hakkımda ettiği ağır küfür hala kullaklarımı çınlatır. 5 dakika kadar sonra arkama baktığımda polislerin zayıf bir adamla konuştuğunu gördüm, ancak adamın yüzünü göremedim.

Nemiga caddesinin başına geldiğimde, saatim bana oldukça hızlı yürümüş olduğumu hatırlattı. Caddenin köşesinde bulunan şehrin en eski kiliselerinden birini zaman geçirmek için ziyaret etmeye karar verdim. Hızlı adımlarla içeri girdim. Bir kaç kişi mum yakmakla meşguldü. Bir iki kişi de içeride oturuyordu. Ben de bir mum yakmaya karar verdim. Yanan mumu diğerlerinin arasına itina ile yerleştirdikten sonra, yakınımda bulunan kilise görevlisine bağışda bulunmak istediğimi söyledim. Sevindi. Miktarı duyunca daha da sevindi. Kendisi ile biraz konuştuktan sonra, bana vermiş olduğu zarfa söylediğim miktarı koydum. Kapıdan çıkarken, “Tanrı seninle olacaktır” dediğini hatırlıyorum. İlk defa kiliseye bağış yapmıştım. Bağış dini sebeplerden dolayı değildi, tamamen politik sebeplerden dolayıydı. Sadece kiliseler devletin önemsemediği insanlara yardım etmeye çalışıyorlardı. Bu ilk, daha sonra benim için bir ilke haline gelecekti, özellikle Rusya Federasyonu gezilerimde. Bir de yaşlı dilencilere verilen sadakalar var. -15 derecede “Sum” ya da “Gum” mağazalarının kapısında bekleyenleri hep tercih etmişimdir.

Partinin olduğu bistro, kilisenin hemen arkasındaydı. Bistronun hemen altında, öğle yemekleri için uğradığım ufak kafeye gitmeye karar verdim. İçeri girdiğimde Svetlana her zamanki gibi, kasanın başında hesapla uğraşıyor gibi gözüküyordu. Beni görünce gülmeye başladı. Neden böyle yapıyordu tam olarak anlayamamıştım, sanırım ürünlerinin bir yabancı tarafından devamlı tüketilmesi hoşuna gidiyordu. Yabancı tek müşterisi bendim. Öyle demişti.

“Selam” dedim.
“Bugün ne yemek istiyorsun?”diye sordu.
“Sadece kahve, sütü bol olsun” dedim. Şaşırdı. Arkasından, “Yukarıya partiye gidiyorum, orada yiyecek bir şeyler vardır” diye ekledim.

Bir masaya oturdum. 25-30 yaşlarında olan Svetlana da yanıma oturdu. Ardından da kızkardeşi. Havadan sudan konuşurken, Svetlana ekonomik sıkıntılarından bahsetmeye başladı.

“Alexander Lukashenko, ülkeyi bir türlü toparlayamadı” dedi. Ben de güldüm. Eski Sovyet zamanında çiftlik yöneticiliği yapan bu zat, parçalanma ile birlikte, nasıl olmuşsa devletin başına getirilmişti. Sadece ben değil, konuştuğum herkes onun bir diktatörden farksız olduğunu düşünüyordu. Sabahları onlarca koruma eşliğinde başbakanlık binasına giderken evimin önünden geçerdi. Evet, bir diktatördü, hiç şüphem yoktu ama nasıl başa geçmişti anlayamıyordum. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar, polis baskısı, rejimin değişmemesi, en yakın rakiplerinin ortadan kaybolması, kendi yakın çevresinin lüks içinde yaşaması ve diğer bütün negatif olaylar onun ne tarz bir insan olduğunu açıklıyordu. Halkın bir kısmı eskinin uzantısı olan bu yönetim şekline pek şaşırmazken, diğer kısmı ise lüks içinde yaşayanlara bakarak ortada bir yanlış olduğunu anlamışlardı. Eskiden de yöneticilerle halk arasında bir fark vardı, ama eskiler bu kadar farklı bir lükse sahip değillerdi.

Bistro’dan içeri girdiğimde, ilk gözüme çarpan Eli oldu. Eli, İsrail Büyükelçisinin baş korumasıydı. 25 yaşındaydı. Bilgisayar mühendisiydi. Askerlik görevine başlamış, 6 aylık bir eğitimden sonra, elçi koruması olarak Minsk’e gönderilmişti. Onu kızdırmaktan kendimi alamazdım. Sizinkiler Filistinlilerle savaşırken sen burada bar bar dolaşıyorsun derdim. Hemen sinirlenirdi, bir süre sonra da gülmeye başlardı.

O da beni gördü. Hemen yanına gittim. “Şef, bu akşam çıkışta bir şeyler yapalım” dedi. Sadece kafamı salladım. Sonra beraber içkilerin olduğu bölüme gittik. Viskileri aldıktan sonra, diğer insanlarla tanışmaya karar verdik. Eli oldukça utangaç birisiydi, ama ilk tanışmadan sonra onu durdurmanız imkansızdı. Şehre yeni gelen yeni yüzlerle tanıştıktan sonra bara oturduk. İkinci viskilere başladığımızda, aramızda tam bir geyik muhabbeti vardı. Cümleler bitmeden konudan konuya atlıyor, herşeye gülüyorduk. Yanımıza gelen Rainat bu duruma fazla katlanamadı ve bizi terk etti. Yeni üniversite mezunu Rainat ilk çalışma yeri olarak Minsk’e atanmıştı. Eli ondan oldukça hoşlanmıştı ama bir sonuca varamamıştı. Üçünücü viskilere başlamak üzereyken, Eli en köşede bulunan masayı işaret ederek, “Şunlar da yeni gelenlerden herhalde, daha önce onları görmemiştim” dedi. Masaya baktığımda kırmızı suratlı bir adam ile oldukça hoş 3 bayanın oturduğunu gördüm. “Hadi tanışalım” dedim. Beraber yanlarına gittik. İsveçliydiler. Adam dışişleri görevlisiydi. İsveçlilerin Minsk’de elçilikleri yoktu ve açmayı da pek düşünmüyorlardı. Sadece bir ön gezi yapmaya karar vermişlerdi. Bayanlardan biri de bakanlık görevlisiydi. Biri mimar, diğeri de sanırım Estonya’da çalışan bir görevliydi.

İlk dakikalar pek sıcak geçmiyordu, ama mimar olan durumu ilerletmek için çaba sarfediyordu. Eli ise alkolle birlikte çoktan ısınmıştı. Ortama tabii. Kırmızı surat, 20 dakika sonra önemli birisini gördüğünü söyledi ve Estonya’da çalışanla beraber masadan ayrıldı. Mimar ve diğeriyle Minsk üzerine konuşmaya başlamıştık. Şehir dışında bulunan göller, eski şehirle ilgili görüşler, 2.Dünya Savaşın’da ülkeyi işgal eden Nazi güçlerinin yapmış olduğu Alman tarzı konutlar, yeni Metro güzergahı, ormanlar, bir kaç kilise hakkında bilgi bombardımanı başlamıştı. İlgi ile dinleniyorduk. Eli, mimar olana dans etmek isteyip istemediğini sordu. Masayı terkettiler. Kırmızı surat tek başına geri döndü. Kendi aralarında konuştuktan sonra benimle tanıştığına sevindiğini söyledi ve gitti.

“Ne dedi” diye sordum. Sanki üstüme vazifeymiş gibi sormuş olduğum bu soru karşısında hafiften utandığımı hissettim. “Yarın dönecek, hazırlanmak için otele gitti” dedi. “Ya sen?” diye sordum. “Bir süre daha buradayım”. Arkasından ekledi, “Yemekler berbattı”. Gidebileceğimiz bir yer biliyordum. Eli, kan ter içinde masaya geldi ve otel Planeta’ya gideceklerini söyledi. Orada kalıyorlarmış. “Siz gidin biz başka bir yere gideceğiz” dedim. Hem Eli, hem de diğer ikisi şaşırdılar. Ben de şaşırmıştım. Aklımdan geçenlerle söylediklerim birbirleri ile uyumsuzdu. O’nun, “Evet biz başka bir yere gideceğiz” dediğini duydum. Hep beraber dışarı çıktık. Sonra Eli ve mimar bizden ayrıldı.

Nemiga üzerinden yürüyerek nehir kenarına indik. Az önce bağış yapmış olduğum kilise hakkında bildiklerimi anlatmaya çalıştım. 17. yüzyıldan kalmıştı. Nehrin üzerindeki köprüden karşıya geçmeye karar verdik. Köprünün ortasında durduk. Önümüzde duran eski şehre doğru bakıyorduk. Arkamızda gözüken bir başka kilise ile ilgili bir takım bilgileri hatırlamaya çalışırken, “Bu kilise 1904′te yapılmış” dedi. Rus tarihi ile ilgili eğitim aldığını belirttiğinde çok sevinmiştim. Birilerine bir şey anlatmak zahmetinden kurtulmuştum. Eski şehre doğru devam ettik. “İşte burası” dedim. “Minsk’de iyi bir yemek yiyeceğiniz tek yer. Tek İtalyan restoranı”. Bahçede oturmaya karar verdik. Arkasına dönüp baktı. “Şu adamı görüyor musun?” diye sordu. “Evet”dedim. “2 gündür beni izliyor”. İnanmadım.

“Sen ne kadar süreden beri buradasın?” diye sordu.
“Yeterince fazla ” dedim.
“Seni de izliyorlardır, bundan sonra dikkat et” dedi.
“Bilgi için sağol, bundan sonra paranoya başlar artık bende” dedim. Güldük.

Yemek ve şarap bitti. Arkasından ikram edilen kahveler içildi. Restoranın sahibi Angelo, kahvelerin neden ikram edildiğini bana daha sonra açıklayacaktı. Onu oteline bıraktıktan sonra 10 dakikalık mesafede olan evime gittim. Gece başlamak bilmiyordu. Saat 10.30′du. İkinci buluşmamıza tam 12 saat vardı.

Buluşma yeri olan İtalyan Restoranına ondan 30 dakika kadar önce gelmiştim. Uyanabilmek için sert bir kahve gerekliydi. Burası da espresso için en doğru adresti. Angelo sırıtarak yanıma geldi ve “Bu sefer kahve bedeva değil, haftalardır buraya tek başına geliyorsun. Dün gece ilk defa yanlız değildin, seni şanslı Türk!” dedi. Birer sigara yaktık. Minsk’e ilk gelen yabancılardan birisiydi. İlk süpermarket İtalyanlar tarafından açılmıştı. O da bu haberi bir arkadaşından duyduktan sonra, süpermarkette çalışmaya karar vermişti. Öğrencilik yıllarında Rusça öğrenmiş, işi alması bu yüzden kolay olmuştu. Süpermarkette çalışırken, şehirde iyi bir restoran olmadığını farketmiş, arkasından da istifa ederek bir Beyaz Rus ile birlikte restoran işine girmişti. Başarılı olmuşlardı. O aralar ikinci restoranı açmaya çalışıyordu. Bu yüzden onu eskisi kadar sık göremiyordum. Bana yapmış olduğu en büyük iyilik, ara sıra bana vermiş olduğu, çeşitli İtalyan jambonlarından ve peynirlerden oluşan hediye paketiydi.

“Seninki geliyor” dedi. Yanımdan ayrılırken, onun ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. Beynim Angelo’nun haklı olduğuna karar verdi. Duygularım ise çoktan bu karara varmıştı.

Minsk’te fazla görülecek bir yer olduğunu sanmıyorum. Her Rus şehrinde görebileceğiniz tarzdan komunist döneme ait binalar, bir de tek tük ayakta kalmış daha eski yapılar vardı. 2. Dünya Savaşı sırasında Naziler şehri yerle bir etmişlerdi. Ağır bombardıman ve arkasından da zırhlı birliklerin saldırısı. Savaş sonrası çok az bina ayakta kalmıştı. Eski şehir kısmını saymazsak 4 ya da 5 kilise o kadar. Bir de 2-3 kadar önemsiz bina. Bu bilgiyi ona aktarmaya çalışırken, onun benden daha fazla bilgisinin olduğu aklıma geldi.

Dinamo stadına gittik. Stadın etrafında bulunan açık hava pazarının ilgisini çekeceğini düşünmüştüm. Pazarın ismi de ilginçti. “İstanbul Pazarı”. Türkiye’den gelen her türlü ürünü burada bulabilirdiniz. Gıda, tekstil ve diğerleri. İnsanlar en çok kot pantolonlara rağbet ediyorlardı. Tabi satılanların arasında en ünlüsü “Levi’s” idi. Orjinaline yakın üretilmiş olan Levi’s marka kot pantolanların tek orjinal olmayan kısmı ismiydi. “Lewis”. Pazar daha çok çadır kenti anımsatıyordu. İnsanların kıyafetleri ulu orta denemeye çalışması, O’nu bayağı güldürmüştü. Ama bir o kadar da ilgisini çekti. Muziplik olsun diye, önümüzdeki tezgahta gördüğüm kazağın kendisine çok yakışacağını söyledim. Sadece güldü. 2 saat sonra pazarı arkamızda bıraktık. Elimizde denenmeden alınmış bir kazak ve bir kaç t-shirt vardı.

Opera binası, zafer meydanı ve botanik bahçesi derken, saati 5 yapmıştık. “Beni Kommunisticheskaya Caddesine götürebilir misin? Sana göstermek istediğim özel bir yer var” dedi. Merak ettim. Ne olabilirdi? “Tamam” dedim. Pobedy meydanına geldik. Cadde önümüzdeydi. İleride gördüğümüz parka doğru ilerledik. Parka bakan bloklara bakmaya başladı. Sonra ilk bloğun önünde durdu. Dikkatlice baktıktan sonra, parmağı ile işaret etti. “İşte burası, sana burayı göstermek istiyordum”. Yukarı baktığımda hiç bir şey göremedim. Rusların övünç kaynağı olan çok katlı prefabrik binanın ne özelliği olabilirdi. Gülmeye başladı.

“Lee Harvey Oswald, Amerikan ordusunda radyo operatörüydü. Ordudan ayrıldıktan sonra, Rusya’ya yerleşmeye karar vermişti. Finlandiya üzerinden ülkeye giriş yapan Oswald, yetkililere Rusya’da yaşamak istediğini belirtince, pek beklemediği bir cevap almıştı. Onu istemiyorlardı. Tam ülkeden sınırdışı edilecekken, bileklerini keserek intihar girişiminde bulunmuştu. Pasaportunu Amerikan Büyükelçiliğine geri vermeyi de unutmamıştı. Bu durum üzerine yetkililer, onu zamanının en modern Rus şehri sayılan Minsk’e yerleştirdiler. 1959 yılında geldiği Rusya’da, Minsk şehrine yerleştirilen Oswald, aylık 700 Ruble maaşla Minsk Ufuk Radyosunda çalışmaya başladı. İsmini Alek olarak değiştiren Oswald, kısa bir süre sonra, tanışmış olduğu Marina ile evlendi. Bu evlilikten bir kızları oldu. “Marinka”. Bir süre sonra, Amerika’ya geri dönen Oswald, Dallas’a yerleşti. Başkan John F. Kennedy suikastının baş aktörü, Lee Harvey Oswald, ya da Alek, onun bana göstermiş olduğu bu blokta yaşamıştı.”

Angelo’nun benim için hazırlamış olduğu paketi aldıktan sonra onu eve davet etmeye karar verdim. Bir iki şişe şarap ile birlikte eve doğru yollandık. Şehir üzerine konuşmalarımız devam ediyordu. Bir de müzik. Onun ve benim tarzım birebir örtüşüyordu. Peynirlerden bir tanesi nefisti. Hemen bitirdik. Geri planda Justin Sullivan, şarkılarına devam ediyordu. Kötü olduğunu düşündüğümüz şarabı daha sonra yemek yaparken kullanmak üzere kenara ayırdım. O da kötü şarap konusunda benimle aynı fikirdeydi. Uzun bir süre Minsk’te kalabileceğini öğrendim. Kendisine ev arayacaktı. Yardım istedi. Bildiğim iyi bir ev vardı. Birden beraber yaşayabileceğimiz kararını verdik. Bir kaç telefon görüşmesinden sonra ev bizim olmuştu. Tekrar dışarı çıktık. Onu otele geri götürüyordum. Elimden tuttu. Ya da ben onu elinden tuttum. Birbirimize bakamadan yola devam ettik. Otele geldik. İçeri girdik. Beklememi söyledi. Duvara yaslandım ve beklemeye başladım. Bir sigara yaktım. 10 dakika sonra geri geldi. Elindeki şişeyi uzattı ve “Eve geçince kutlamak için kullanırız, o zamana kadar sende kalsın” dedi. İyi geceler öpücüğünden sonra, eve geri dönmek için yola koyuldum. Daha önce gördüğüm iki polis ile tekrar karşılaştım. Selam verdiler. Ben de onlara. Arkama geri döndüm ve dikkatlice baktım. İsrail Büyükelçiliğinin taşınacağı yeni binanın güvenlik görevlisi Saşa seyyar satıcıdan muz alıyordu.

Ertesi gün büyükelçiliğin yeni binasına gitmek için yola çıktım. Evimden araba ile yaklaşık 30 dakika süren yol boyunca, şöförüm Alexander ile konuşuyorduk. KGB binasının önünden geçerken, bana devletin yeni ekonomik paketi çerçevesinde, KGB’de daha alt görevlerde çalışan bir çok kişinin zorunlu olarak emekliye ayrılacaklarını söyledi. Ona baktım. Yine, uzun saçı ve sakalı birbirine karışmıştı. Göz altı kırışıklıkları her geçen gün artıyor gibiydi. Karısının zamansız ölümünden sonra saçlarını ve sakallarını hiç kestirmemişti. Bu Ortodoks inancına saygım oluşmuştu. Ona KGB ile ilgili haberi tekrar ettirdim. Binaya geldik. Ana girişten sonra, güvenlik kısmına yaklaştım. Saşa gazetesinin içine dalmıştı. Göz göze geldik. “Dün seni gördüm, Maşerova’da, muzlar güzel miydi?” diye sordum. Güldü. Şimdi karşı karşıyaydık. “Ne zaman emeklilik?” diye sordum. Arkadan başka birisi, “Çok yakında” dedi. Azeri yardımcım Umut Ahmedov yanıma geldi ve “Saşa emekli olacakmış” dedi. Saşa ile tekrar birbirimize baktık. “Merak etme sizler gidene kadar emekliye ayrılmayacağım” dedi. Arkasından, “Ahmedov’a söyledim, onu ve seni eğer polisler rahatsız ederlerse, merak etmeyin” dedi. Eğer ben günde 5 kez durduruluyorsam, Bakü’lu Umut herhalde 15 kez aynı duruma maruz kalıyordu. Üstelik her seferinde para cezası veriyordu. Nedensiz para cezaları. Saşa’ya elimi uzattım. El sıkıştık. Asansöre doğru ilerlerken arkamdan, “Merak etme izlenmen sadece güvenlikle ilgili, başka bir şey değil” dedi. Bu sefer gülme sırası bendeydi.

Öğleden sonra otele eşyalarını almaya gittim. Kendi eşyalarımın bir kısmını da aldıktan sonra, yeni evimize doğru yola koyulduk. 3 kat yukarısıydı gideceğimiz yer. Evsahibi zaten beni tanıyordu. Anahtarı kapı komşusundan aldıktan sonra içeri girdik. Eşyalar yeniydi. Aynı zamanda keyifli bir dekorasyon eve hakimdi. Daha önce evde yaşayan Birleşmiş Milletler görevlisinin izlerini görmek pek zor değildi. Absolut marka votkayı açtık. Balkona çıktık. Sigaramı yaktım. Yapay gölden gelen doğal rüzgar, sarı saçlarını dalgalandırmıştı.

Saşa, beni hastaneye gece vakti tek başıma gitmemem gerektiğine inandırabilmişti. Eve geri döndüm. Evin ışıkları yanıyordu. Onu televizyon seyrederken buldum. Kanapenin üzerine serilmişti. Göz göze geldik, konuşmadan yatak odasına geçtim. Üzerimi değiştirdikten sonra, yatağa uzandım. Yanıma geldi. Birlikte balkona çıkmaya karar verdik. Beni her an düşünebilen, en kötü zamanlarımda benden daha güçlü olan ve bilgisi ile, sıkıcı olduğunu düşündüğüm hayatımı aydınlatan birisinin, hayatımdan bu kadar kolay kaymasına izin veremezdim. Sevgisi konusunda şüphem yoktu. İlgisi ise kendimi keşfetmemi sağlamıştı. Evet, belki de gitmesine izin vermemeliydim. Eli’nin haberi verdiğini ve ondan sonra daha çok endişelendiğini açıklamaya çalıştı. Eli’yi aradım ona iyi olduğumu söyledim. O da hafta sonu için Estonya’ya gideceğini söyledi. Tebrik ettim. Sabaha kadar balkonda konuştuk.

Saat 9 gibi hastanedeydim. Daha önceden tanıdığım bu kişi bana Estonya plakalı arabayı kiralamamda yardımcı olmuştu. Kullandığım vize onun eseriydi. Eski kulağı kesiklerden sayılabilecek bu kişi, Rus kız arkadaşı tarafından zehirlenmişti. Çok sevdiği votkayı içerken içinde zehir olduğunu anlayamamıştı. Çok sık kullanılan bir yöntem. Televizyonlar onun seks partisi düzenlemiş olduğunu ve yüksek alkolden dolayı komaya girdiğini söylüyorlardı. Neredeyse 6 aydan beri beraber olduğu kız arkadaşından bahseden yoktu. Yoğun bakım odasına girdim. Diğer elçilik görevlilerinden bazıları yanıbaşındaydı. Gözleri açıktı. Şaşkın bakışları, hala acı çektiğini gösteriyordu. Bu bakışların uzun süre değişmeyeceğini düşündüm. Sevdiği ve güvendiği insanın yaptıkları, zehirden daha fazla tahribat bırakmış gibiydi. Kendisini şans eseri bulan temizlikçisi yatağın başına oturmuştu.

Birisi, “Merak etme düzelecek. Ama bir iki saat daha gecikseydi, aramızda olmayabilirdi” dedi. Biraz daha kendine gelince ülkesine geri göndereceklerdi. Konuşmaya çalıştı, elimi uzattım. Tokalaştık. Dışarı çıktım. Göz yaşlarıma hakim olamadım. 2 hafta sonra gidiyordu. Hastaneden dışarı çıktım. Arabaya bindim. Aradığım kaseti buldum. İleri ve geri düğmelerini ustalıkla kullanarak istediğim şarkıyı başlattım. New Model Army’den “Poison Street”. Alexander, evlilik yıldönümü hüznüne bürünmüştü.

“We were singing in the rain – like we invented singing
There’s a light in the sky from a million street lights
And we danced all the steps from all those old time movies
Rolling down the hill with laughing hearts
In Poison Street they guard the gates with bitter, bitter tongues
In Poison Street we’ll laugh out loud until the shadows go melt away

And I love you now like I love you always ever
Kissing in the dark like a couple of kids
You gave me life, you gave me light and thunder
Like a blind man sees for the very first time
In Poison Street we’ll go crashing through the walls that history made for us
In Poison Street we’ll spring the traps and race away

So just a kick for this dark damned city of ours
And a kiss, yeah a kiss for you
And just a drink, a toast to the days to come
Now Poison Street won’t break us any more

We were singing in the rain – like we wrote that song
There’s a light in the sky from the streetlights all around
You gave me life, you gave me light and thunder
Like a man makes fire for the very first time
In Poison Street….”

Alexander’ın hüznü beni de etkilemişti. Kendisi ile konuşmak istedim. Ancak, aklıma hiç bir şey gelmiyordu.

O da sadece yola bakıyordu. Sadece önüne bakıyordu. Zafer Meydanı’nı arkamızda bıraktık. Daha önce bir kaç kez uğradığım kafeye bakarken, araba yavaşladı ve kafenin önünde durdu. Birbirimize baktık. Alexander, “Kahve arası” dedi.

Kahveler geldiğinde, içeride bulunan loş ışığa yeni yeni alışmıştım. Sigaralar yine yandı. Hüküm süren sessizlik, Alexander’ın konuşması ile bozuldu.

“Bulgaristan’da askerdim. Daha sonra beni Macaristan’a gönderdiler. Güzel bir ülkeydi, hala öyledir herhalde. Her neyse, görev bittikten sonra, ordunun geri dönüş için bize ayarlamış olduğu uçağı kaçırdım. Arkadaşlar ile Macar şarabını biraz fazla kaçırmıştım. Ben de trenle Minsk’e dönmeye karar verdim. O’nunla trende karşılaştım. Uzun yolculuk boyunca birbirimiz için neşe kaynağı olmuştuk. O, Minsk yakınlarındaki Maladeçna kasabasında yaşayan ailesini ziyarete gidiyordu. Macaristan’da Rusça öğretmenliği yapıyordu. Uzun yolculuğun sonunda birbirimizin telefon numaralarını alarak istasyonda ayrıldık. Ayrılık akşamı O’nu aradım ve aşık olduğumu söyledim. O ise güldü. Kalbim kırılmıştı. Bir kaç gün sonra O’nu tekrar aramak istedim ama olmadı. 3 ay izni olduğunu biliyordum ama ilk hafta sonunda zaman azalmış gibi geliyordu bana. Beklemediğim bir günde O beni aradı. O’nu Minsk’e davet ettim. Geldi. Trende gördüğüm kadar güzeldi. Hatta daha güzel. Bir hafta sonra ailesini ziyarete gittik. Sonra evlendik”.

İkinci kahveler zamanında gelmeyince, kendim almak için masadan ayrıldım. Tezgahın arkasında duran yaşlı kadın ağır hareketlerle kahveleri hazırladı. Sonra aynı yavaşlıkla sütü buldu ve bana uzattı. İstediğim kadar sütü koyduktan sonra, masaya geri döndüm.

“İkimiz de hayvanları ve çocukları çok seviyorduk. Evliliğimizin 2. ayında bana hala bizimle yaşayan tazıyı almıştı. Sonra ilk kızımız oldu. Bir süre sonra ikincisi. Günler devam ederken, beklenmedik bir şekilde hastalandı. Doktorlar O’nun hava değişikliğine ihtiyacı olduğunu söylediler. Uzun süreliğine Bulgaristan’a gittik. Kaplıcalara. Düzelme belirtileri ile birlikte geri dönmek istedi. Ben de onu kıramadım. Minsk’e geldiğimizde, 3. kez hamile olduğunu öğrendik. Sağlığı gün geçtikçe düzeliyordu. Sanki, hamilelik O’na hayat vermişti. Çocuklarla beraber çok eğleniyorduk. Derken, beklediğimiz gün geldi. Hastaneye gider gitmez O’nu operasyon odasına aldılar. Sonra, hemşire yanıma geldi. 3. kez kız babası olduğumu söyledi. Ama sevincimin kursağımda kalacağını bilmiyordum. Hemşire karımın iç kanama geçirdiğini ama endişelenecek bir şey olmadığını ve düzeleceğini belirtti. Asla düzelmedi. 3. kızımın doğumundan 4 saat sonra doktorların bütün uğraşılarına rağmen kurtarılamadı.”

Akşam Angelo’nun yerinde buluşacaktık. Ancak, son dakika çıkan bir aksilik yüzünden ikimiz de geç saatlere kadar çalışmak zorunda kaldık. Eve döndüğümde yorgunluk beni esir almak üzereydi. İçeri girdim. Kimse yoktu. Televizyonu açtım. Lokal kanallarda hiç bir şey yoktu. Bütün kanallar, Boris Yeltsin ile Alexander Lukashenko arasında geçen görüşme sonrası görüntüleriyle doluydu. Kapı açıldı. O içeri girdi. Alışılmadık bir sessizlikle doğrudan yatak odasına geçti. Yerimden kalkamadım. Telefon çaldı. Açtım. Kırmızı surat O’nunla görüşmek istiyordu. Beni pek sevmediğini biliyordum. Sadece, kendisinden daha fazla içki içebildiğim için beni takdir ettiğini söylemişti. Telefonu elimden aldı. İsveççe bilmemem bu defa konuşulanları anlamamamı engellemiyordu.

Konuşma bitti. Göz göze geldik.

“Yarın gitmem gerekiyor!”

İçeri gitti. Ben de arkasından. Beraber eşyalarını toplamaya başladık. Bir taraftan da konuşuyorduk.

Sabah 9 gibi Eli geldi. Aşağıya indik. Yol boyunca eski günlerden bahsettik. Politeknik Üniversitesi’ni arkamızda bıraktıktan sonra, Eli polis kontrol noktasından hızla geçti. Bilerek yapmıştı. Ne de olsa diplomatik plakalı bir araba kullanıyordu. Polislerin nefret dolu bakışlarını görebilmiştim. Havalanına geldiğimizde, Eli beni dışarıda bekleyeceğini söyledi. Onlar vedalaştılar. Uçuşa bir saat vardı. Zorlukla bagaj işlemlerini tamamladık.

Son dakikaların içindeydik. İkimiz de sakindik. Pasaport kontrolüne yaklaştık. Birbirimize sarıldık. Vedalaşma kısmı biterken, birbirimize son bir kez baktık. Çıkış tünelinde kaybolduğu an, ben de Minsk’te tekrar kaybolmam gerektiğini düşünüyordum. Dışarı çıktım ve Eli’yi buldum. Arabaya bindik. Beni elçiliğe götüreceğini söyledi. Geldiğimizde Rainat her zamanki gibi telaşlıydı. Beni gördü. Boynuma sarıldı.

“Sana bir paketim var biraz bekle. Unutmadan, akşama seni yemeğe bekliyoruz” dedi. Elçi ile karşılaştım. Proje hakkında konuştuk. Rainat orta büyüklükte bir zarfı ve küçük bir kutuyu elime tutuşturdu. Günümün geri kalan kısmını Angelo’nun yeni restoranında ona yardım etmeye çalışarak geçirdim. Oldukça güzel bir yer olacaktı. Zarf ve kutu masanın üzerinde duruyordu. Angelo ile birlikte masalardan birine oturduk. Bana baktıktan sonra, “Sen paketlerinle ilgilenirken ben de bir şişe özel şarap bulayım” dedi. Kutudan denenmeden alındığı belli bir kazak, zarftansa neler olduğunu açıklayan oldukça uzun bir mektup ve bir kaset çıktı. Angelo elinde 3 şişe şarapla gelmişti. Corvo Bianco Di Salaparuta, Villa Antinori Bianco ve Pomino Marchesi Frescobaldi. Ne olduklarını anlamadım. Sicilya yöresinden olanı açtı. Restorana baktık. “İyi olacak” dedi.

“Evet, iyi olacak!”

Angelo son şişeyi elime tutuşturdu. Onu da Rainat’a verdim. Yemek iyiydi.

Eve döndüm. Balkona çıktığımda düşünceler ile baş başa kalacağımın farkındaydım. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki!

Bıçak yarası gibi. Henüz sıcak, ama acısı daha sonra çıkacak bir yara. Biliyordum.

Kapı çalındı. Eli beni yanlız bırakmamak için gelmişti. Beraber balkona çıktık.

“Şef, biliyor musun? Bu şehir kocaman bir hiç! Yaşadıklarımız dışında bu şehir bize ne verdi?” diye bir şeyler mırıldandı. Haklıydı. Vilnius ve Minsk, bana vermiş oldukları tecrübe dışında bir daha görmek için çaba sarfetmeyeceğim iki şehir olarak aklımdan çıkmayacaklardı. Bu iki şehirde de görülmeye değer bir şeyler olduğunu hala düşünmüyorum.

Yapay gölden gelen rüzgarı içime çektim. Eli’nin hazırlamış olduğu içkiden ilk yudumu aldıktan sonra, “O”nun ilk ev partisinde yapmış olduğu Glögg (İsveççe sıcak şarap) hakkında Eli ile konuşmaya başladık. İkinci içkilerle beraber konudan konuya atlamaya başlamıştık. Hepsi eski günlerle ilgiliydi. Yine gülüyorduk. Kapı tekrar çalındı. Josh gelmişti. Elindeki şişeyi uzattı. “Bunu bulmak için bütün günümü harcadım.” 16 yıllık Lagavulin Single Malt Scotch ile O’nun gittiği gün tanışmış oldum. Beraberliğimiz hala devam ediyor. Üçüncü içkiler Amerikan Büyükelçiliği’ne yeni gelen Josh için oldu. Telefon çaldı. Sesini duyunca, sanki biraz sonra kapıdan içeri girecek sandım. Stockholm’de havalar soğumuştu. Uzun bir konuşmanın sonuda, “4. şarkıyı dinle” dedi.

“Twisted up and turning in my bed alone
And separation pains like a blunted amputation
Pushing endless coins in the telephone
Sweet years and no nearer home
A hundred thousands miles through this battle zone
Still high on the wire above the hollow darkness
Trying not to look down”

Print Friendly and PDF

 

Sizin düşünceleriniz?