M. Şükrü Yaravlı – Güler yüzlü garsonumuz Sidney yanımıza gelip şezlongumuzu bir parça yana çekmemizi rica ederken bir yandan da üzerimize düşme ihtimali olan hindistancevizlerini gösteriyordu. Gerçekten de o yükseklikten üzerinize düştüğünde size zarar verebilirdi. Ve biz ilk gün güneşte çok kalmamak adına şezlonglarımızı hindistancevizi ağaçlarının gölgesine kaydırmıştık. Bir buçuk gün önce ayak bileklerimi kaplayan ve artık buza dönüşmüş karın üstünde pantolonumun içindeki dağcı taytından bile dondurucu soğuğu hissederken, şimdi de tutmuş, gece omuzlarım ve göğsüm acımasın diye 30 kat korumalı Hint malı Sun Plus güneş kremini sürüp gölgeye kaçmaya uğraşıyordum. Neyse, artık Goa’daydım ve tadını çıkarmalıydım.

YOLCULUK

Yer: Almatı Sıcaklık: -14

Sebepsiz yere dışarıda dolaşmanın mazoşistlik sayılabileceği geçen kıştan sonra bu kışa “tatlı-sert” demek yanlış olmazdı. Ancak, yılbaşının hemen ertesi günü yılbaşı arifesi boyunca yağan kar kesilmiş, aniden soğuyan hava ağaçları buzdan kristaller haline getirmişti. Şehir, tatilin verdiği rehavetle kara ve buza teslim olmuş, terkedilmiş bir kale gibi bomboştu. Heyecan, her seyahat öncesi olduğu gibi bedenimi bacaklarımdan mideme doğru esir almaya başlasa da bavul hazırlama ve bir şeyler unutma konusunda hiç paniklememiştim. Yıllarca basketbol antrenörlüğü yapmış olman sebebiyle deplasmanlar bende bu tür bir alışkanlık yaratmıştı. Son anda hazırlanma durumu ise birçok erkekte olduğu üzere bende de mevcuttu. Bir şeyler unutmama konusundaki hassasiyetim ise evden çıkarken özenle yanıma aldığım ve eşime defalarca sorduğum pasaport, bilet ve üzerimizde birkaç yere dağıttığımız para dışına taşmazdı. Bir şeyler unutmuş olmayı hiç önemsemem. Gideceğiniz yerlerde unuttuklarınızı temin edebilir ya da edemezsiniz ama bunlar için üzülüp sıkılmaya hiç gerek yoktur. Çünkü asıl olan seyahatin keyfi ve heyecanıdır.

Kedimiz Sima’yı ikinci evi olan eşimin annesinin yanına bıraktıktan sonra artık havaalanına doğru yola koyulabilirdik. Lacivert A6 Quattro uzun süredir özlediği karı ve soğuğu bekleyen, şehirde yaşayan bir Husky gibi gözüktü gözüme. Tiptronik konuma getirerek buzları, karları sağa sola sıçratıp bir süre oynadık temizlenmiş yola çıkana kadar. Depeche Mode “try walking in my shooes” Bose sistemden arabayı doldururken içerdeki ısıyla tezat oluşturan ve dışarıdaki ısıyı gösteren ekrandaki -14ün bu tatili daha da cazip hale getirdiğini düşünmeden edemedim.

Air Astana’nın pilotu Almatı-Delhi uçuş bilgilerini anons ederken THY’nin güler yüzlü ve sonsuz isteklere cevap verebileceğine inandığım servisinden uzak da olsa yemek öncesi büyük bir duble Kazakistan konyağıyla baş başa buldum kendimi. İşte! Bir yılı biraz aşkın süredir Almatı’da eşimle birlikte yoğun çalışma ve koşturmalarımız ardından kucağına dev bir örsü alarak omuzlarımıza oturmuş yorgunluğu üzerimizden atmak için birkaç aydır planladığımız Goa tatili yaklaşık dört saat sürecek bir uçuşla başlamıştı. Ve tatilin bir aşka dönüşeceği, tekrar gelme planlarını daha Goa’ya adım atar atmaz yapmaya başlayacağımız aklımın uçundan bile geçmeden, eşimin omuzlarında ayların yorgunluğunu bir çırpıda alacak kısa uykuma dalmıştım bile.

Hosteslerin “peçete dağıtma” ruh haliyle uzattıkları pasaport kontrolü sırasında verilecek olan kayıt formlarını biz de “uçuş yorgunu” insan dikkatsizliğiyle doldurarak onların yanlışlarına habersizce ortak olmuştuk. Ve Delhi havaalanında pasaport kontrolü sırası bize geldiğinde görevli Hindistan vatandaşları için doldurmuş olduğumuz formları gerisin geri ama kendi için sık tekrarlanan bir edaya gülümsemesini de ekleyerek elimize tutuşturdu. Sıradan çıkarak kısa sürede doğru formları doldurup dolambaçlı sıra şeritlerini takip ettik ve önümüzdekilerin beş ayrı bankoya dağılmasıyla biraz önceki bankoda bulduk yine kendimizi. Artık tanışmıştık ne de olsa, hemen pasaportumu uzattım. Pasaportumun üzerine eğildiğinden kulaklarının üzerlerinde traşı gelmiş beyaz kıvrık bir miktar saçı kalmış orta yaşı gerilerde bırakmış kontrolörün sadece terden parlamış kafasını görebiliyordum. Ve heyecan krampları merak kıskaçlarına ve “neler oluyor?” iğnelerine dönüşüyordu. O ise dördüncü “Aman tanrım!” deyişindeydi. Ve plastik bardağın içindeki suya parmaklarını daldırarak sayfaları çevirmeye devam ediyordu. Kibarca “Bir şey mi var?”demek istedim ama boğazıma kaçmış bir şampanya mantarı öğürürcesine bir ses çıkardım. Çünkü sebepsiz yere pasaport kontrol noktalarında kendimi kurulu bir zıpkın gibi hissediyordum. “Yok bir şey” dedi. Ardından en sevdiğim sesler arasında bulunan mührün sayfaya değdiği andaki tok “Dump” sesi duyuldu. İki dakikayı geçmeyen bir süre içinde diğer bir “Dump” sesi de eşim için duyuldu ve Delhi onlarca dili ve diniyle karşımızdaydı.

Yer: Delhi Sıcaklık: +20

Sıcak, özlediğim eski bir dostumum aniden karşıma çıkması gibiydi. Ve ben buna hazır değildim. Dağcı taytından uçağın tuvaletinde kurtulan eşim ise o dostu kucaklayıvermişti bile. Roza’nın yani eşimin, ben de yeni filizlenmekte olan araştırma ve gideceği yer hakkında kendini donatma özelliği yine imdadımıza yetişmişti. Ve kendimizi serbest taksicilerin eline teslim etmeden taksi kulübesinin önünde kuyruğa girip gece konaklayacağımız otelin adresini söyledik. Alanın çıkış bölümünde yer alan bankalara ait döviz bürolarından birinde bir parça Amerikan Dolarını ile değiştirdiğimiz Rupilerle ödemeyi yaptık. Makbuzumuzla kendimizi bir Omni’nin içine atarak önümüze açılan ve dünyanın ikinci en büyük nüfusunu barındıran bu ülkeye ait bir şehirden kesitler görmek üzere yola koyulduk.

Otele kadar olan ve bir saate yaklaşan yolculuğun ilk yarım saati boyunca etrafıma bakamayacak şekilde trafikle meşguldüm.  Çok az sayıda eş ve dostun arabasında kendimi rahat hissetmem ve bu rahatsızlığımı belli etmem, ayrıca da kendimi en iyi sürücülerden biri sanmam sebebiyle yakın çevremden birçok “Ah” almış olmalıyım ki bunun bedelini Delhi’de ödemeye başlamıştım! Ve kendimi bugüne kadar yaptığım günahların karşılığı olarak kokoreç arabasından bir parça büyük ve anca o kadar da konforlu olan ultra mini bir van olan Omni’nin içinde soldan akan binlerce çarpışan otonun içine bırakılma cezası verilmiş gibi hissettim. Almatı’dan alışık olduğum Hummer, Lexus, Caddillac, Land Cruiser jiplerin ve yüzlerce büyük sedanın aksine binlerce sol aynası ya fabrika çıkışı olmayan ya da kapatılmış küçücük Tata’ların, Maruti’lerin, Fiat’ların ve Ambassador’ların egemen olduğu ve trafiği daha açmaza sokmak için bisiklet, motosiklet ve üç tekerlekli “tuk tuk” adı verilen triportörlerle çeşitlendirilmiş bir dünyaya girivermiştik. Kamyon, otobüs ve ticari araçlarının hemen hepsinin arkası “Lütfen korna çal”, “Korna Lütfen”, “Korna çal tamam mı?” tipli yazılarla kaplıydı. Ve hiç biri bir diğerini kırmamak için herkesin eli kornalardaydı. Ama ilk bakışta fark edilmeyen şey, belgesellerde hızlı çekim gösterilen karıncaların akışına benzeyen trafikte bir kaza dahi görmemiş olmam ve trafik ışığı olmayan göbeklerin orman kanunu yerine geçiş önceliklerine göre işliyor olmasıydı. Roza ile birbirimize kaç defa dönüp baktığımızı saymayı çoktan bırakmıştım. Bir “Kamçılı Adam” serüveni değildi ama lunaparktaki bir aletten çok daha heyecanlıydı ve bu gezi sadece 250 Rupiydi.

Yeni Delhi’de ki Karol Magh metro istasyonuna yakın olan otelimiz Mehar Castle’a çabucak yerleşip yarın sabahki Goa uçuşuna kadar olan zamanı küçük gözlemler yapmaya ve karnımızı doyuracak doğru bir yerler bulmakla geçirmeye karar verdik.

Sokağa adımımızı atar atmaz bilim kurgu eserlerinde aslında canlı bir beden olduğunu sonradan anladığınız bir gezende olduğumuzu düşünüyordum ki beni bu hayalimden dudaklarının üstüne kömürden bir külhanbeyi tarzı bir bıyık kondurmuş çıplak ayaklı bir oğlan çocuğunun iki taraflı deri küçük davulundan çıkarmaya başladığı ritimler uyandırıverdi. Ve ona yine kendisi gibi çıplak ayaklı, kocaman gözlerindeki gülümsemeyi bembeyaz dişleriyle güçlendiren ve hemen önümüzde köprü pozisyonundan amuda kalkıp, çember taklayla gösterisine son veren kız kardeşi eşlik ediyordu. On rupinin çok ya da az olduğunu ifade eden hiçbir mimik yapmadan parayı aldılar ve hemen önümüzden yürümeye devam ettiler. Sıradan bir binanın alt katına yapılmış ön cephesi tamamıyla açık küçük bir mağaza büyüklüğündeki tapınağı gördüklerinde yönlerini değiştirip içeri girdiler. Biz de ilk kez böyle altın sarısı heykel ve heykelciklerle dolu rengarenk bir tapınak gördüğümüz için bakışlarımız onların üzerindeydi. Kısa dualarının ve selamlarının ardından bizim verdiğimiz on rupiyi orada bulunan din adamının onları kutsayıcı bakışları arasında yardım kumbarasına attılar ve ayak tabanlarını daha da kalınlaştıracak yollarını sürdürmeye devam ettiler.

Delhi kaldırımlarında iki tür insan var diye yazmışım notlarıma: Birincisi, o kaldırımdan geçenler, yürüyenler, varması gereken yerler olan insanlar. İkincisi ise o kaldırımda yaşayan insanlar. Kaldırımın bitip binalarla birleştiği yere kartonlarını, örtülerini sermiş ve o örtülerin hemen önüne yakılmış küçük ateşin başında duran insanlar. Leğenin içinde temizlenmeye çalışan yorgunluktan çökmüş omuzlarını taşımaya çalışan bir yaşlı-genç ve çocuğu ya da kardeşi olabilecek bebeciğin ondan biraz ilerde tuvalet ihtiyacını giderdiği kaldırım-evler. Şeker kamışını ezip suyunu çıkaran makinelerin gürültüsünü bastıran korna sesleri, geçtiği yerlerdeki egzoz kokusunu kesen haşlanmış yumurtadan yapılan yiyeceği satan arabalar ve sokak aralarında onlara dâhil olan dilenciler, inekler ve köpekler…

Dev bir puf böreğini andıran yağda kızartılmış pişimizle komposto tabağından biraz daha küçük bir tabakta getirilmiş safran, muskat, kimyonla keskinleştirilmiş kıvamlı bir suyu olan nohudu yerken bunları düşünüyordum. Ardından da şişe dizilmiş gril peynir ve yine bana göre çok yağlı olan lavaşla yememiz için kıvamlı, acı ve safranı çok yeşil mercimek geldi. Tıklım tıklım olan ve oturana kadar bizim de ayakta bir süre geçirdiğimiz bu vejetaryen restoranında insanların masalarında ne en çok yeniyorsa biz de onları sipariş etmiştik. Safran ve çok yağlı lavaş türleriyle pek aram olmasa da nohut ve mercimeğin bu kıvamlı ve farklı baharatlı hali hoşuma gitmişti.

Ama bu sefalet ve fakirlik orada aldığım Men’s Health-India, Topgear-India, Traveller-Indıa gibi dergilerdeki Hindistan’la ciddi bir tezat oluşturuyordu. Otomotiv, telekomünikasyon, internet, değerli taşlar ve işlenmesi, baharat, yazılım, turizm, demir-çelik, pamuk ve işlenmesi gibi dev sektörlerin içinde bir avuç da olsa zengin insanlar ve onların lüks yaşamı gizliydi. Ve bu Hindistan dünyanın en büyük, kazalarıyla ve gecikmeleriyle ünlü demiryolu ağı ve nerdeyse şehirlerarası otobüs şirketi sayısı çokluğundaki iç hat uçuşlarıyla birbirine bağlanıyordu. Bu satırlar ancak şehrin o havasından kurtulup altı fazından ikisi bitirilmiş modern ve temiz metro istasyonuna girip kendimi geniş vagonun içine bıraktığımda tüneldeki reklam panosunda yerel hint kıyafetlerini modern bir çizgide tekrar yaratan bir giyim firmasına ait bir kostümü Dave Gahan’ın üstünde gördüğümde zihnimle buluşabilmişti.

Delhi ile yazılacaklar söylenecekler bir akşamüstü geçirdiğim süre içerisinde bile bu kadar çoksa şehri gezip tanıdıkça neler çıkabileceğini aklıma bile getirmek istemedim.

Ertesi sabah iç hatlar havaalanına doğru bir Ambassador Avigo 1.8le yola çıktığımızda cezamı tamamlamak üzere şoförün yanına oturdum. Sabah; dün akşamüstü ve akşam göre şaşkınlığımızı atmış biraz daha bilerek bakıyorduk şehre. Caddeler biraz daha hoş gözükmeye başlamış, trafik biraz daha makul akmaya başlamıştı ki Roza’nın bir çırpıda ağzından “Mustafa Kemal Atatürk” çıktı. Kafamı çevirdiğimde Mustafa Kemal Atatürk Caddesi sağımızda kalmıştı bile. Süren dev üst geçit inşaatları arasından, bakımlı bahçeleri olan askeri üsleri geride bırakıp alana ulaşmıştık.

Dış hatlardaki güvenlik benzeri kontroller sonrası birer internet çıktısı olan biletlerimizi gösterip uçuş kartlarımızı aldık. Ve uçağın camından baktığımda Jet Air, Sahara, Goair, Air Deccan, Kingfisher şirketleri onlarca farklı şehre uçmaya hazırlanıyordu.

Yer: Goa Sıcaklık: +32

İnternetten alınan ucuz iç hat uçuşlarından biraz daha zengin olarak kurabiye ve su servisi yapılmıştı iki saat onbeş dakika süren yolculuğumuzda. SpiceJet adlı firmadan Roza’nın ayarladığı Delhi-Goa-Delhi biletlerimiz dışında sezon olmasına rağmen Goa’ya yönelik hiçbir rezervasyonumuz yoktu. Sadece, küçük bir çabayla internette bulabileceğiniz bazı bilgiler, bir harita ve Rusça forum sitelerinden alınan ipuçları çıktılarını yanımıza almıştık. Bir bakıma rezervasyonun yüzlerce koyu, upuzun sahilleri, irili ufaklı binlerce oteli olan bir yerde ki ilk tropik tatilimizin doğasına aykırı olacağını hissediyor ve gezerek bir koydan diğer bir komşu koya geçip gözümüzle görüp, birbirimize kafa sallayıp kalmaya karar vereceğimiz bir şekilde olmasını planlıyorduk.

Dabolim’e inmiştik ve hedefe ulaşmanın zaferi yüzümüze yansımıştı. Palmiyeler, Hindistan cevizleri ve sırtımı hemen yakmaya başlayan güneş kulağımıza “hemen gidin ve kendinizi denize bırakın” der gibiydiler.

Alandan kendini dışarı atan birçok turist ya dışarıdan iş yapan taksicilerle pazarlığa tutuşmuş ya da gidecekleri yeri harita üzerinde anlatma uğraşındaydılar. Azımsanmayacak bir grup ise bizim gibi taksi kulübesinin önünde sırasını bekliyordu.

Komiser Kolombo’yu hatırlayanlar hemen O’nun arabasını da hatırlayacaklardır. İşte Peugeot’un o kasasına benzer Hint malı yeni sayılabilecek –çünkü hala üretiliyor- Ambassador Grand 2.0’in arkasında oturup ve Roza’nın ilk durak olarak işaretlediği Benaulium’a gideceğimizi söyleyip yola koyulduk. Şoföre bazı otel adları veriyor bir yandan da hangi otellerin iyi olduğunu soruyorduk. Biraz yol kat edip içerlere doğru girince hemen denizle karşılaşacağımı sandım. Ama henüz erkendi. Orman etrafımızı sarmaya başlamış, az da olsa tırmanmaya başlamıştık. Tırmanma bir süre daha sürüp de zirveye vardığımızda ormanın dört yanımızı sardığını görünce şaşa kaldım. Üç tarafımızın orman olmasına şikayetim yoktu ama dördüncü taraf fazlaydı. Şoför -ki yaklaşık bir saat sonra sayesinde nefis bir plajda odamıza yerleşmeye başlayacaktık- suratımdaki ifadeden hemen olup biteni kavradı ve çaprazımı işaret ederek ağaçların aşağıda kalan denizi sakladığını söyledi.  Gerçekten de aralarında ince ama çok uzun gövdelerinin üstünde adeta Jackson’s Five saçları olan ağaçlar denizi görmemizi engelliyordu. Ardından sahile doğru inişe başladık. Taksideki halimiz tezkeresini eline almış ve eve gitmek için kışladaki son saatlerini geçirmeye çalışan askerlere benziyordu.

Benaulium’daki otellerin çoğunun dolu olduğunu öğrenmemiz fazla zaman almamıştı. Denize her gün yürümek, kahvaltı, öğlen ve akşam yemeklerini denize karşı yememek kabul edilemez bir durumdu. Roza Plan-Byi devreye sokarak araları sadece birkaç kilometre olan Colva plajına devam etmemizi söyledi. Colva’da da durum pek farklı değildi. Yoksa bir parça denizden içeride bir yerde kalabilir miydik? Asla! Çaresiz duruşumuz fazla uzun sürmedi. Ambassador’un yanına yanaşan bir Omni şoförüyle yapılan kısa bir konuşma sonrası onları takip ederek Colva ile Benaulium arasında bir plaja dalıverdik. Ve bir anda papaya, hindistancevizi, muz ve muscat ağaçlarıyla kaplı geniş sahiliyle Camilson’s Beach Resort karşımıza çıkıvermişti. Görevi bizi Benaulium’a getirdiğinde biten şoförümüz bütün iyi niyetiyle yer olup olmadığını ve beğenip beğenmeyeceğimizi bekleyip bavullara hiçbir şekilde ellememişti. Omni’yi takip ederek bulduğumuz ve hemen Roza ile birbirimize “işte burası” bakışı fırlattığımız otelin resepsiyonuna o taksiden inen İngiliz’in yer olup olmadığını sormasını bekledik. Resepsiyon görevlisi sadece bir double odanın kaldığını söyledi ve yarın bir odanın boşalabileceğini açıkladı. Bozulmuştum ama tatili bozmaya ve Roza’ya yer ayırtmadığı için mızıkçılık yapmaya niyetim yoktu. Silkindim. İngiliz’i ve görevliyi takip edip odaya bakmaya karar verdim. En kötü ihtimal geceyi başka bir otelde geçirip yarın açılacak odayı kiralayabilirdik. Odayı gördüğümde oteli ilk gördüğümdeki hislerimin doğruluyla gururlandım. Odanın günlük 2500 Rupi olduğunu duyan ve kahvaltının dahil olmadığını öğrenen genç İngiliz odayı beğenmediğini söyleyip sırt çantasını şöyle bir tartıp Omni’nin yolunu tuttu. Bense etrafta kimse olmadığı halde bir ataklıkla odayı istediğimizi söyledim. Ambassador’un şoförü şaşırtıcı bir şekilde bir şey istememesine rağmen 100 rupi bahşiş verip teşekkür ettim. Bavulu odaya kadar fırlatma kabiliyetim olsa bir saniye bile düşünmezdim ama eşyaları bırakıp mayolarımızı giyinip kendimizi denize bırakışımız Kaptan Kirk ve Mr.Spak’ın güverteden yüzeye ışınlanması kadar kısa sürmüştü.

ZAMANIN DURMASINI İSTEDİĞİM ANLAR

Güneş şehirde göstermekten çekindiği renkleri denizin üzerinden kayıp giderken Goa’ya hediye ediyordu. Sarılar, kırmızılar, turuncular, morlar ve pembeler bulutlar sayesinde bir şeker macunu tepsisine benzemişti. Ve sahil bu anı görüntülemek isteyen ve aynı zamanda Goa’daki popülasyonunu sırasıyla bize gösteren İngiliz, Fransız ve kuzey Avrupalı turistlerle doluydu. Deniz gel-gitin git kısmını yaşamaya başlamıştı. Yüzücüler ortadan çekileli çok olmadan sahil yürüyüşe çıkan, jogging yapan ve bisiklete binen yalnızlara, çiftlere ve küçük kalabalıklara kalmıştı. Goa’lı garsonumuz Avilino –Goaca, Hintçe, Portekizce ve İngilizce bilen önce Goa’lı sonra Hintliyiz diyen harika genç insan–  tepsi ile yanımıza sokulduğunda denizden yeni çıkmış ve sahilin aldığı yeni hali seyre koyulmuştuk. Akşam yemeği için kingfisher(bizim uskumru tipinde), çupra, jumbo karides ve ıstakozların bulunduğu tepsiden bir siparişimiz olup olmadığını soruyordu. Tandır yakılmış ve akşam hazırlıkları başlamıştı.

Üç şef aşçıdan en genç olanı tandırın başında serçe parmağı kalınlığında yaklaşık bir buçuk metre uzunluğundaki şişleri tandırın içinden ara ara çıkararak hem balığın pişip pişmediğini kontrol ediyor hem de istemiş olduğumuz tereyağlı sarımsaklı sosu sürüyor ve biraz sonraki ziyafeti bir sürpriz olmaktan çıkarıyordu. Roza hindistancevizi istediğinde biraz vakit alabilir diyip sekiz on metre ötemizdeki bir ağaca tırmanmaya başlamışlar ve biraz sonra satırla üstüne bir kapak açıp kamışla getirmişlerdi. Yanında verdikleri tatlı kaşığı ise jölemsi meyvenin yenmesi içindi. Ben ise bira merakı ve sevgimden dolayı yerel üretimleri denemeye başlamış ve hiç de fena olmayan bir Belo 650ml’yi içmeye koyulmuştum. Şişeyle oynarken arka etiketteki bir ibare dikkatimi çekmişti: FOR SALE ONLY IN GOA (sadece Goa’da satılabilir). Balıklarımızla gelen çili ve sarımsaklı “naan” adı verilen pidenin soğumasını beklerken bu ibarenin sebebini sorduğum Avilino bize üretilen şarap, votka, bira ve benzeri içkilerin kaliteli bölümünün turistlere daha iyi ürünlerin sunulabilmesi için Goa için isimlendirilip şişelendiğini anlattı.

Colva’ya doğru yaptığımız yemek sonrası yürüyüş on oniki dakikamızı almıştı. Restoranımıza kadar gelen müziği bulmak için ise kumsaldan kasabaya dönen üç köprüyü sağımızda bırakıp devam etmemiz yetmişti. 80li yılların Rock müziğine takılıp kalmış biri olarak ne zaman doğduğunu kestiremediğim bu Goa Trance müziğinin DJ’lerin hint ezgi ve motiflerine kendi ritimlerini örtüştürerek oluşturdukları sonsuz sayıdaki parçalar olarak tanımladım kendime.. Kendinden geçmiş birbirleriyle benzeşmeyen yüzlerce dans figürünün pisti kaplayıp kumsala taştığı, DJ’lerin masalarının başında uranyumu zenginleştirme formülleriyle uğraştıklarını sanabileceğiniz bir havada oldukları Boomerang adlı kulübe girivermiştik. Roza dansın içine sürüklenirken ben King’s 0,5lt içmekle ve etiketini incelemekte meşguldüm. İlk gecemiz biz istemesek de her saniye, her dakika ve her saat ertesi yeni sabaha doğru koşuyordu.

GOA’NIN SİZİ SARMALAYIŞI

Almatı’dakinin tersine yatakta hiç oyalanmadan kalkmış terlik, mayo, havlu ve bir tişörtten başka bir şeye ihtiyacımızın olmadığı tatilimizin ikinci gününe koşmaya başlamıştık. Yol boyunca süren “merhaba” ve “günaydın”lar sonrası saat sekizde kahvaltımızı sipariş etmiş Roza papaya ve ananas kokteylini ben ise tatlı limon denen bir narenciye suyunu yudumluyorduk.

Sidney bizi alacak teknenin geldiğini haber verdi. Kumsala doğru yürürken yengeçler ayaklarımızın altından kaçışıp kumlara saklanıveriyorlardı. Aksi yönden bir İngiliz çift de tekneye doğru yönelmişti. Tekneyi dalgalara karşı tutmaya çalışan dört genç gelen büyük dalgaya yenik düşseler de hemen toparlandılar ve binmemize yardımcı oldular.

ısa bir süre de olsa açılırken dalgaları tam karşıdan aldık ve tekne öylesine yükselip tekrar suya vurdu ki Roza şok olmuşçasına bana baktı. Ben her ne kadar alışık olsam da bu dalgalar bile bana “Mükemmel Fırtına” filmindeki dalgalarla karşılaşmak istemediğimi söyleyiverdi.

ir süre daha açığa sürüp Yamaha motoru durduran kaptanımız etrafına dikkatlice bakmaya başladığında İngiliz çift ve biz hemen ilk yunusu kimin göreceği yarışına başlamıştık bile. Ama çok tecrübesizdik. Ve kaptanımız ömründe ilk kez bir yunus görüyormuşçasına eliyle bu sevimli dostları bize işaret etti. Bir anne yanında yavrusuyla uçları aşağıya bakan hilal şeklinde yüzeye çıkıp dalıyorlardı. Biraz ilerisinde ise aniden sıçrayıp havada parende attıktan sonra suları sıçratarak yüzmeye devam eden bir başkası gözüküyordu. Bir süre daha bu doğaçlama gösteriyi seyrettikten sonra kıyıya doğru yol alırken Barselona’da bir su parkında seyrettiğim şovdan çok daha zevk almış olduğumu ve o uçsuz denizde onları evlerinde görmüş olmanın keyfini yaşıyordum.

Domadar’la tanıştığımda Kingfisher Premium 0,33lt’lik biramdan soğuk ve koca yudumlar alıyordum. Sonradan Hindistan’a matbaalık kağıt satan emekli bir ingilizden öğreneceğim üzere Kingfisher; Goa’da bira üretimiyle başlayıp su ve diğer içecek sektöründe büyümüş ve şimdi de aynı isimle bir hava yolları şirketine sahip bir firma oluvermişti. Domadar’ı ilk olarak otelin sahile bakan kısmındaki bir afişte görmüştüm. Sağır ve dilsiz olduğu yazıyordu. El işaretleriyle ve kumsalın üzerine yazdığımız kelimelerle çabucak ve eğlenerek anlaşıvermiştik. Bu bizim becerimizden çok O’nun yaydığı pozitif enerjiden ve neşesinden kaynaklanıyordu. Yetmiş yetmişbeş dakika civarında klasik hint usulü yaptığı bütün vücut ve baş masajından sonra Roza, o şehir yorgunluğunu atmış gibi gözüktü gözüme. Vücut, yüz ve baş için ayrı ayrı krem ve yağlar kullanıyordu. Domadar, Roza’nın masajını resimlerken poz vermeyi de ihmal etmiyordu. Daha sonra Almatı’ya da getirdiğimiz baş için kullandığı yağın bu kadar ferahlık verebileceğini ve o incecik insanın parmaklarının bu kadar güçlü olduğunu ancak bana yaptığı masaj sonrası anlayabildim. Bu hayat dolu insanla ertesi geceler birer bira içme süresi boyunca elle ve kumların üzerine yazılan kelimelerle koyu sohbetler yaptık. Ve her akşamüstü tekrar eden içinde Kaşıkçı elması varmışçasına gösterilen tepsiden seçtiğimiz balık, karides ya da ıstakozların pişirilmelerini seyrettik. Deniz mahsulü salatalarımız ve haşlanmış sebzelerimizle Roza Portekiz şarabı içiyor, ben ise Goa için üretilen ve tadı birçok iyi rus votkasından daha lezzetli ancak, orta karar bir kazak votkası ayarında olan son çar ailesinin soyadını kendine isim olarak seçmiş olan Romanov ile O’na eşlik ediyordum.

CENNETİN KIYISINDA BİR YER: PALOLEM

Kahvaltı sonrası Palolem plajına gitmek üzere anlaştığımız Omni saat onda bizi bekliyordu. Dominik bir yandan emlak almakla ilgilenip ilgilenmediğimizi soruyor, bir yandan geçtiğimiz yerlerle ilgili bir şeyler söylemeye çalışıyor bir yandan da arabayı kullanıyordu. Nehri ve üzerindeki gemileri gördüğümde büyüklüğünden öyle etkilenmiştim ki dönüş yolunda da birkaç kez sormama rağmen ismini hafızama yerleştirememiştim. O benim için isimsiz, dev gemilerin yolculuk yaptığı, kıyısındaki tersanesinin zıhlı bir ejderha gibi göründüğü ve denize açıldığı ağzın Hindistan’ın ta içerlerinden kültürler getirdiği bir nehir olarak kalacaktı.

Pirinç tarlalarının ormanla birleştiği yerleri, binlerce nilüfere ev sahipliği yapan gölcükleri geçerek Palolem’e ulaştık. Diğer sahiller gibi iç tarafta sizi karşılayan kasaba karşılaşacağınız güzelliklerle ilgili hiçbir ipucu vermeden bir sahne arkası kargaşasını yaşıyor gibiydi. Bu sahne arkası ile “The Beach- Kumsal” filmindeki benzer sahili ayıran doğal paravan tahmin edebileceğiniz üzere hindistancevizi ağaçlarıydı. Colva sahilinin uçsuz bucaklığı yerine her iki ucu kayalıklı olan koya girdiğinizde sağınızda kalan ucun küçük bir adayı da sahiplenerek dalgaları konuk etmeyen durgun denizini buluyordunuz. Palolem; hindistancevizi ve palmiye yapraklarından yapılmış bungalovları, kayaların üzerinde kurulan hasır kafeleri, başlarının üzerinde taşıdıkları sepetteki papaya, ananas ve muzları satmaya çalışan yerel kıyafetli erkekleri ve bellerine sardıkları onlarca paşminayı tek tek çıkarmaya ve toplamaya üşenmeyen her yaştan kadınları ile yüzlerce yanık tenli turiste ev sahipliği yapıyordu.

Anne ve baba tahta direkleri kuma sapladıktan sonra demir sivri sikkeyi kumun derinliklerine çakmaya uğraşıp halatı gererlerken dokuz on yaşlarındaki kız yeni yürümeye başlayan kardeşine bakıyordu. Düzeneğin kurulması ile baba davulunu çalmaya başlamış, anne ise kızından devraldığı bebeği kucaklamıştı. Artık sıra kızlarının gösterisine başlama vaktiydi. İpin üstüne çıkar çıkmaz annesi denge sopasını uzattı ve aslında kolayca yürüyebildiği ipin üstünde dengesini zor kuran ve zaman zaman geriye doğru adımlar atarak işi daha heyecanlı kılan gösterisine başladı. Karşıya yapılan geçiş sonrası kafasına koyduğu kaseyi dengede tutarak yürüyüşünü tekrarladı. Son olarak ise içi boş bir bisiklet jantını ipe yerleştirip onun içine basarak hareket ettirip karşıya geçerek gösterisini, birbirinden uzakta güneşlenenlerin kopuk alkışlarıyla bitirdi. Bir doların yaklaşık 43,5rupi ettiği bu yerde cimriliklerini saklamayan birçok turistin yanında on rupileri ve bozuklukları sevinçle toplayan kız, ailesinin toplanma işinin bitmesi ile diğer bir gösteri için ilerdeki kalabalığa doğru uzaklaşıverdi.

SAHAKARI SPICE FARM

Ertesi gün Old Goa’ya doğru yol alırken Palolem’in güzelliğinden söz ediyor ve Roza’nın orada eline kınadan yaptırdığı hint motiflerine bakıyordum. Demiryollarını, inekleri, pirinç tarlalarını ve file binmiş bir adamı geride bırakarak Portekizlilerin buraya ilk geldiklerinde denizin içlerinde kurdukları ve şimdilerde Eski Goa olarak adlandırılan şehre vardık. Baharat çiftliğine giderken uğranıp şöyle bir bakılıp devam edilecek bir yer gibi plan yapmış olmamız içimize biraz dert olmuştu. Onlarca tapınağın olduğu bu yere yeterli ilgiyi gösteremeden baharat çitliğine yol almak durumundaydık. Ama yaklaşık 500 yıl önce buraya Hıristiyanlığı yaymak üzere gelen Aziz Xaiver Francis’in naşını da içinde barındıran içinde resim çekebildiğiniz ancak poz vererek kendinizi ya da bir başkasını çekmenin yasak olduğu, rehberlerin ilk girişte size anlattıklarından sonra sizinle sıraların bulunduğu yere devam edemedikleri Katolik kilisesini gezmeye yeterli vakti ayırabilmiştik.

Ponda’daki baharat çiftliğine açık büfe yemek ve rehberlik hizmetleri için kişi başı 300er rupi ödeyerek girişe yaklaştık. Yerel giysili kızlardan ikisi üzerimize çiçekler atarken bir diğeri çiçeklerden yapılmış kolyeleri boynumuza takmakla meşguldü. Aklınıza gelebilecek her şeyin doğadan yararlanarak yapıldığını hemen fark ediyordunuz. Rehberimiz kemik çerçeveli kalın camlı gözlüklerinin ardından bize bakıp, protez dişlerinin birleşme yerlerini gösteren bir gülümsemeyle hatırlayamadığım adını söyledi ve limonlu çimen çayı sevisi yapmaya başladı.

iftlikteki ilk tecrübem bu çayın bir tür çimen çayının bize limonla servis edildiği değil, limon kokulu bir çimenden yapılan bir çay olduğuydu. Ferahlatan ve sakinleştiren bu çaydan ikinci bardağı içerken orta yaşı geride bırakmış bir çiftte bize katıldı ve Anamur muzundan bile biraz daha küçük kokulu ve lezzetli muz hevenginden birkaç tane koparıp rehberimizin ayak izlerini takip ederek güvenli bir cangıl havasındaki ormana daldık. Baharat, benim için mutfakta bolca kullandığım kavanozların içindeki renklerden, kokulardan ve tatlardan ibaretti.

nların doğada nasıl olduklarını görmeye şaşırmak yetmiyormuşçasına bir de rehberin bir anda bombardıman şeklinde bilgiler vermesiyle yanımızdan geçen bir yılana bile hiç şaşırmadığımı görüp tuhaflaştım. Vanilyanın aslında siyah olduğunu elde edilen suyunun bir litresinin binlerce dolar olup sadece ilaç ve kozmetik için kullanıldığı diğerlerinin sentetik olduğunu söyleyince o koku burnumdan aşağı düşüvermişti. Karanfilin ilk dokuz yıl hiç çiçek vermeden büyüyen bir ağaç olup ve ardından çiçek vererek bu çiçeklerin göbeğinin bizim Türkiye’deki tandırcılarda hesap istediğimizde önümüze bırakılan karanfiller olduğunu bir çırpıda öğrenmiştim. Rehber gözümde bir büyücüye dönüşmüş ve izinden ayrılamaz olmuştum. Bir muskat ağacına sarılmış sarmaşığın üzerindeki küçük boncuklardan olan salkımları tanımamıştım ama tadına bakınca kurutulduğunda bizim tane karabiber olduğunu bilmiştim. İngiliz çift dünyanın en pahalı baharatlarından biri olan safranı yaprağının bir parçasını tadarak tanımışlardı. Ama bu sürekli bahsettiğim muskat ağacını çok daha ince gövdeli uzun ve küçük meyveli bir hindistancevizi ağacı türü olarak bakmamızı yine rehberimiz engellemişti. Ve bir meyvesini açıp çekirdeğini gösterdiğinde taşlar yerine oturmuştu. Muskatları toplamak için aynı Tarzan gibi ağacın esnekliğini de kullanıp birinden bir diğerine geçilerek yapıldığını, sürekli inip çıkılarak vakit kaybedilmeğini anlattı.

Deredeki koku yüzünden rus turistin fille nasıl oynadığını ve fillin hortumuna aldığı suyla kıza duş yaptırmasını fazlaca seyretmeden dev bir ağacın önüne gelmiştik. Hemen yanında ise küçücük fermente yeri ve biraz ilerisinde buradaki hayvanlardan toplanan atıklar, meyve kabuklarından yapılan doğal gübrenin toplandığı yer bulunuyordu. Hiç keju ağacı görmediğimizden bilemememiz rehberi şaşırtmamıştı ama yine de ödüllendirilmiş ve kejunun fermente edilmesinde elde edilen keskin bir roma benzeyen içkiden yudumlamıştık. Tarçın ve kahve ağaçlarını geride bırakıp fillerin yanına geldik. Uzaktan bakmanın çok bir şey ifade etmediğini onun kafasına uzanıp sevmeye başlayınca hemen anladım. Kalın derisinin içindeki düğme gözlerini unutmak mümkün değildi.

Rehberimize teşekkür edip tokalaşırken avucunun içine yüz rupiyi bırakmıştım. Gelenek üzerine yemek öncesi bir kepçe soğuk su ensemizden sırtımıza doğru dökülmüş ve palmiye yapraklarından yapılmış tabaklarımızla büfeye doğru yönelmiştik. Yol boyunca baharatların sihirli dünyasını konuşup ve bize hediye edilen baharatlarla dolu küçük pakete bakıp duruyorduk.

GOA’DA BİR İSTANBULLU: RABİA

Salı akşamı Colva’da bir yandan yürüyüp bir yandan da gül ağacından yapılma fillere, Portekiz stili çekmecelere, renk renk boyanarak bir ipe dizilen ucunda küçük bir çan olan tahta balıklara, Goa tişörtlerine bakarken burnuma gelen koku takip edilebilen bir yol tabelası halini aldı. Otele ve mutfağına laf ettirmememe karşın sadece bir kez kahve ısmarlamış ve hayal kırıklığına uğramıştım. Oysa Coffee Days adlı bu kafede Ankara ve Almatı’daki akranları kadar kaliteli ve üçte biri fiyatına koltuklarınıza gömülüp ekspressonuzu yudumlayıp, tiremisunuzla baş başa kalabilirdiniz.

Idea adlı sim kartlarımızı telefonlarımıza yerleştirmiştik ama kayıt işlemleri devam ediyordu. Bir bilgisayarın başına oturarak mesajlarıma bakmaya karar verdim. Birkaç ipe sapa gelmez Powerpoint sunumu, sonuna kadar okumamız istenilen tüketici hakları üzerine bir yazı ve üye olduğum Power Basketball adlı sitenin haftalık bülteni… Roza’ya “Hayatım bitti mi işin?” diye önemli bir mektup gelmesi gerekiyorken gelmediği için hayal kırıklığına uğramış bir sesle bağırdım. Oysa sadece birkaç metre gerisindeydim. O’nun “bitti” demesiyle eş zamanlı olarak “Aaaaa Siz Türkçe mi konuşuyorsunuz?” diyen bir ses çınladı. Altı ay kadar önce İstanbul’dan Türk pazarına açılmayı hedefleyen bir turizm şirketinde çalışmak üzere gelmiş, yirmilerinin ortasında ki zayıf ve zarif Rabia. Bizimle öyle bir özlem ve sevgiyle sohbet etti ki yakın zamanda “sıla hastalığı”na tutulacağı sinyallerini verdi bana.

ANJUNA FLEA MARKET

Salı akşamüstü taksiyle yapmış olduğumuz anlaşmayı bozarak bizim otelden bazı turistlerinde katılımıyla kişi başı 200 rupiye Anjuna’ya otobüsle gitmeye karar verip biletlerimizi aldık. Sabah, bir saat on dakikalık kuzeye doğru sürecek olan yolculuk tek kapılı Tata marka otobüsün çalışmasıyla başlamış oldu.

Her çarşamba kurulan bu pazar Goalılar, Hintliler, Tibetliler ve hippilerin yüzlerce tezgahına ev sahipliği yapıyordu. Alışverişte pazarlık sizin için bir alışkanlıksa işiniz kolay. Rakamı korkunç bulurda yürümeye devam ederseniz ise bir şeyler almanıza imkan yok. İlk birkaç girişimim yeterli sabrı gösteremediğim için sonuçsuz kaldı. Akabinde benim için iyi fiyatlara deri kaplı ve geri dönüşüm kağıttan yapılı bir günlük ve renkli şileden bir tişört almayı başarmıştım. Belki on yıldan da fazla süredir aradığım bir yüzüğü burada bulabileceğimi hissetmiştim. Ve Tibetlilerin keçi yününden ördükleri hırka, kazak, eldiven ve şapka tezgahlarının önüne koydukları gümüşlerin bulunduğu tablalara daha dikkatli bakmaya başlamıştım. Bir süre sonra takıntı haline gelen yüzük bakma ve denemeler yüzünden Roza ile otobüsün kalkış saatine kadar ayrı ayrı dolaşmaya karar verdik. Tibet dilinde dünya barışı ve takana iyi şans getirmesi dileği yazan ortası dönen enli gümüş yüzüğü bulmamdan hemen önce tahtadan oyulmuş fil, aslan ve yunus mühürlerini almıştım. Artık dönüş vakti gelmişti ve ketum Tibetlinin son rakam diye tutturduğu 600 rupiyi vererek Tata’nın yolunu tuttum. Dönüş yolculuğu Roza’nın aldığı 60 rupiden 50 dolara kadar viskondan ipeğe olan paşminalara, gül ağacından beşli bir fil ailesine, el boyaması takı kutularına, himalaya kremlerine bakarken çabucak geçiverdi.

İSTEMESEK DE DÖNÜŞ

Delhi dış hatlarda oturduğumuz bölümde, Amerika Başkanının dünyayı uzaylıların işgal ettiği haberini verdiğindeki suskunluk hakimdi. Yolcular Panasonic plazma ekranda Bollywood yapımı Matrix tarzı ama şarkılarla ve danslarla süslenmiş filme kilitlenmişti. Ben ise geri dönmeyi hiç arzulamayan eşime sarılmış resepsiyondaki veda sahnesinde bavulun kenarından çıkarttığım Roza’nın üstü yün içi kürklü kulakları kapatan ve benim beysbol kepi tarzında ama moherden ense ve kulakları örten güneşlik bölümü deri olan şapkalarımızı gösterdiğimdeki şaşkınlık ve gülüşmeler içerisinde oradan ayrılışımızı düşünüyordum.

Print Friendly and PDF

 

Sizin düşünceleriniz?