YAZARLAR
Çelik SÜZEN
İki Şehir | İki Şehir |
|
|
|
| Çelik SÜZEN | |
|
Sayfa: 3 / 3 Alexander'ın hüznü beni de etkilemişti. Kendisi ile konuşmak istedim. Ancak, aklıma hiç bir şey gelmiyordu. O da sadece yola bakıyordu. Sadece önüne bakıyordu. Zafer Meydanı'nı arkamızda bıraktık. Daha önce bir kaç kez uğradığım kafeye bakarken, araba yavaşladı ve kafenin önünde durdu. Birbirimize baktık. Alexander, "Kahve arası" dedi. Kahveler geldiğinde, içeride bulunan loş ışığa yeni yeni alışmıştım. Sigaralar yine yandı. Hüküm süren sessizlik, Alexander'ın konuşması ile bozuldu. "Bulgaristan'da askerdim. Daha sonra beni Macaristan'a gönderdiler. Güzel bir ülkeydi, hala öyledir herhalde. Her neyse, görev bittikten sonra, ordunun geri dönüş için bize ayarlamış olduğu uçağı kaçırdım. Arkadaşlar ile Macar şarabını biraz fazla kaçırmıştım. Ben de trenle Minsk'e dönmeye karar verdim. O'nunla trende karşılaştım. Uzun yolculuk boyunca birbirimiz için neşe kaynağı olmuştuk. O, Minsk yakınlarındaki Maladeçna kasabasında yaşayan ailesini ziyarete gidiyordu. Macaristan'da Rusça öğretmenliği yapıyordu. Uzun yolculuğun sonunda birbirimizin telefon numaralarını alarak istasyonda ayrıldık. Ayrılık akşamı O'nu aradım ve aşık olduğumu söyledim. O ise güldü. Kalbim kırılmıştı. Bir kaç gün sonra O'nu tekrar aramak istedim ama olmadı. 3 ay izni olduğunu biliyordum ama ilk hafta sonunda zaman azalmış gibi geliyordu bana. Beklemediğim bir günde O beni aradı. O'nu Minsk'e davet ettim. Geldi. Trende gördüğüm kadar güzeldi. Hatta daha güzel. Bir hafta sonra ailesini ziyarete gittik. Sonra evlendik". İkinci kahveler zamanında gelmeyince, kendim almak için masadan ayrıldım. Tezgahın arkasında duran yaşlı kadın ağır hareketlerle kahveleri hazırladı. Sonra aynı yavaşlıkla sütü buldu ve bana uzattı. İstediğim kadar sütü koyduktan sonra, masaya geri döndüm. "İkimiz de hayvanları ve çocukları çok seviyorduk. Evliliğimizin 2. ayında bana hala bizimle yaşayan tazıyı almıştı. Sonra ilk kızımız oldu. Bir süre sonra ikincisi. Günler devam ederken, beklenmedik bir şekilde hastalandı. Doktorlar O'nun hava değişikliğine ihtiyacı olduğunu söylediler. Uzun süreliğine Bulgaristan'a gittik. Kaplıcalara. Düzelme belirtileri ile birlikte geri dönmek istedi. Ben de onu kıramadım. Minsk'e geldiğimizde, 3. kez hamile olduğunu öğrendik. Sağlığı gün geçtikçe düzeliyordu. Sanki, hamilelik O'na hayat vermişti. Çocuklarla beraber çok eğleniyorduk. Derken, beklediğimiz gün geldi. Hastaneye gider gitmez O'nu operasyon odasına aldılar. Sonra, hemşire yanıma geldi. 3. kez kız babası olduğumu söyledi. Ama sevincimin kursağımda kalacağını bilmiyordum. Hemşire karımın iç kanama geçirdiğini ama endişelenecek bir şey olmadığını ve düzeleceğini belirtti. Asla düzelmedi. 3. kızımın doğumundan 4 saat sonra doktorların bütün uğraşılarına rağmen kurtarılamadı." Akşam Angelo'nun yerinde buluşacaktık. Ancak, son dakika çıkan bir aksilik yüzünden ikimiz de geç saatlere kadar çalışmak zorunda kaldık. Eve döndüğümde yorgunluk beni esir almak üzereydi. İçeri girdim. Kimse yoktu. Televizyonu açtım. Lokal kanallarda hiç bir şey yoktu. Bütün kanallar, Boris Yeltsin ile Alexander Lukashenko arasında geçen görüşme sonrası görüntüleriyle doluydu. Kapı açıldı. O içeri girdi. Alışılmadık bir sessizlikle doğrudan yatak odasına geçti. Yerimden kalkamadım. Telefon çaldı. Açtım. Kırmızı surat O'nunla görüşmek istiyordu. Beni pek sevmediğini biliyordum. Sadece, kendisinden daha fazla içki içebildiğim için beni takdir ettiğini söylemişti. Telefonu elimden aldı. İsveççe bilmemem bu defa konuşulanları anlamamamı engellemiyordu. Konuşma bitti. Göz göze geldik. "Yarın gitmem gerekiyor!" İçeri gitti. Ben de arkasından. Beraber eşyalarını toplamaya başladık. Bir taraftan da konuşuyorduk. Sabah 9 gibi Eli geldi. Aşağıya indik. Yol boyunca eski günlerden bahsettik. Politeknik Üniversitesi'ni arkamızda bıraktıktan sonra, Eli polis kontrol noktasından hızla geçti. Bilerek yapmıştı. Ne de olsa diplomatik plakalı bir araba kullanıyordu. Polislerin nefret dolu bakışlarını görebilmiştim. Havalanına geldiğimizde, Eli beni dışarıda bekleyeceğini söyledi. Onlar vedalaştılar. Uçuşa bir saat vardı. Zorlukla bagaj işlemlerini tamamladık. Son dakikaların içindeydik. İkimiz de sakindik. Pasaport kontrolüne yaklaştık. Birbirimize sarıldık. Vedalaşma kısmı biterken, birbirimize son bir kez baktık. Çıkış tünelinde kaybolduğu an, ben de Minsk'te tekrar kaybolmam gerektiğini düşünüyordum. Dışarı çıktım ve Eli'yi buldum. Arabaya bindik. Beni elçiliğe götüreceğini söyledi. Geldiğimizde Rainat her zamanki gibi telaşlıydı. Beni gördü. Boynuma sarıldı. "Sana bir paketim var biraz bekle. Unutmadan, akşama seni yemeğe bekliyoruz" dedi. Elçi ile karşılaştım. Proje hakkında konuştuk. Rainat orta büyüklükte bir zarfı ve küçük bir kutuyu elime tutuşturdu. Günümün geri kalan kısmını Angelo'nun yeni restoranında ona yardım etmeye çalışarak geçirdim. Oldukça güzel bir yer olacaktı. Zarf ve kutu masanın üzerinde duruyordu. Angelo ile birlikte masalardan birine oturduk. Bana baktıktan sonra, "Sen paketlerinle ilgilenirken ben de bir şişe özel şarap bulayım" dedi. Kutudan denenmeden alındığı belli bir kazak, zarftansa neler olduğunu açıklayan oldukça uzun bir mektup ve bir kaset çıktı. Angelo elinde 3 şişe şarapla gelmişti. Corvo Bianco Di Salaparuta, Villa Antinori Bianco ve Pomino Marchesi Frescobaldi. Ne olduklarını anlamadım. Sicilya yöresinden olanı açtı. Restorana baktık. "İyi olacak" dedi. "Evet, iyi olacak!" Angelo son şişeyi elime tutuşturdu. Onu da Rainat'a verdim. Yemek iyiydi. Eve döndüm. Balkona çıktığımda düşünceler ile baş başa kalacağımın farkındaydım. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki! Bıçak yarası gibi. Henüz sıcak, ama acısı daha sonra çıkacak bir yara. Biliyordum. Kapı çalındı. Eli beni yanlız bırakmamak için gelmişti. Beraber balkona çıktık. "Şef, biliyor musun? Bu şehir kocaman bir hiç! Yaşadıklarımız dışında bu şehir bize ne verdi?" diye bir şeyler mırıldandı. Haklıydı. Vilnius ve Minsk, bana vermiş oldukları tecrübe dışında bir daha görmek için çaba sarfetmeyeceğim iki şehir olarak aklımdan çıkmayacaklardı. Bu iki şehirde de görülmeye değer bir şeyler olduğunu hala düşünmüyorum. Yapay gölden gelen rüzgarı içime çektim. Eli'nin hazırlamış olduğu içkiden ilk yudumu aldıktan sonra, "O"nun ilk ev partisinde yapmış olduğu Glögg (İsveççe sıcak şarap) hakkında Eli ile konuşmaya başladık. İkinci içkilerle beraber konudan konuya atlamaya başlamıştık. Hepsi eski günlerle ilgiliydi. Yine gülüyorduk. Kapı tekrar çalındı. Josh gelmişti. Elindeki şişeyi uzattı. "Bunu bulmak için bütün günümü harcadım." 16 yıllık Lagavulin Single Malt Scotch ile O'nun gittiği gün tanışmış oldum. Beraberliğimiz hala devam ediyor. Üçüncü içkiler Amerikan Büyükelçiliği'ne yeni gelen Josh için oldu. Telefon çaldı. Sesini duyunca, sanki biraz sonra kapıdan içeri girecek sandım. Stockholm'de havalar soğumuştu. Uzun bir konuşmanın sonuda, "4. şarkıyı dinle" dedi. "Twisted up and turning in my bed alone * ELEVEN YEARS / (Sullivan/Heaton) 1991/ Impurity |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.