Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YAZARLAR arrow Çelik SÜZEN arrow İki Şehir
İki Şehir PDF Yazdır E-posta
Çelik SÜZEN   

Aniden uyandığımı hatırlıyorum. Saat akşam 10 olmalıydı. Güneş kalın perdenin arkasında şimdi belli belirsizdi.

St.Petersburg'un beyaz geceleri kadar değil ama, Minsk geceleri de bu konuda fena sayılmazdı. Akşam 9-10 arası gece başlıyordu. 3-4 arası da gündüz. Dolayısı ile bütün vücut aktiviteleriniz değişmek zorunda kalıyordu. Değişmek istemeyenleri zorlamanız gerektiği zamanlar acı veren sonuçlarla karşılaşabiliyordunuz. Tekrar uykuya geçmek için kendime bir çare arıyordum. Onunla beraber geçireceğimiz 2 haftanın daha olması beni sevindirmiş olabilirdi, ama  rahatladığımı söyleyemezdim.

Değişmek istemeyen uyku düzenim, bütün zorlamalara rağmen acı vermeye devam ediyordu. Salona gidip TV ile meşgul olmaya karar verdim. Hava artık kararmıştı. Kısıtlı sayıda olan yerel kanallar arasında gezinti yaparken, bir haber programında ismini veremeyeceğim bir elçiliğin önemli bir görevlisinin siyah beyaz ekranda vesikalık fotoğrafını gördüm. Sesi açtığımda klasik Beyaz Rus propagandasını dinlemek canımı sıkmıştı. Devlete ait TV kanallarının başka ne amacı olabilir. Tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordum, ancak çamur atmalar devam ediyordu. "Bunlar zaten böyleler" tarzından karalamaların içinde ipucu verecek bir kelime arıyordum. Başka bir kanala geçmeye karar verdim. Şimdi hemen hemen bütün kanallar aynı haberi veriyorlardı. Yakından tanıdığım bu kişi, şu an bir hastanenin acil bakım ünitesinde yoğun bakım altındaydı.

Telefona uzandım. Karşı taraf cevap vermiyordu. Diğer yerleri denedim. Onlardan da sonuç çıkmadı. Yatak odasına giderek onu uyandırmak, ortak arkadaşımızın başına gelenleri anlatmak istedim.Vazgeçtim.

Sessizce üstümü değiştirdikten sonra, dışarı çıktım. Evimizin altında bulunan yapay gölden gelen serin bir rüzgar ile birlikte caddenin henüz başlamış karanlığında ilerlemeye devam ediyordum. Eski Minsk bölgesine geldiğimde gece hayatı da bütün hızı ile devam ediyordu. Kalabalıktı. Bölgenin hemen arkasındaki Amerikan Büyükelçiliğinin biraz yakınında bulunan, göl manzaralı "Beyaz Evler" sitesine ulaşmam 15 dakikamı almıştı. C blokta başka bir elçilikten tanıdığım birisinin bana yardım edebileceğini düşünüyordum. Bir an yavaşladım ve arkama bakmaya karar verdim. Cebimden bir sigara çıkarttım ve hızlı adımlarla geriye doğru yürümeye başladım. Arkamda duran kişi aylardan beri beni takip eden, Saşa'dan başkası değildi. Aramızda hep bir mesafe olmuştu. Kendisi ile çok az konuşmuştum ama bu konuşmalar sonucu iyi bir insan olduğunu anlamıştım. Yanına gittim. Bir sigara da o yakmıştı.

"Selam" dedim. Arkasından "Olanları duydun mu? diye sordum. Hafifçe gülümsedi ve başını salladı. "Hangi hastaneye gitmem gerekiyor bilmiyorum, sen biliyor musun?" diye sordum. Bir an düşündükten sonra, "Gel. Ben seni götüreyim ama iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum" dedi. Farkında olduğumu, ama gitmek istediğimi belirttim. Sonra, kendi teklifinin aslında onun için yanlış olabileceğini ekledim. "Daha çok yabancıların gittiği hastane, sen git o zaman" dedi.

Elçilik Binası projeleri oldukça komplekstir. Hem tasarım olarak en iyisini yapmalı, hem de her metrekarede güvenliği düşünmelisinizdir. Buna bir de kişisel istekler (özellikle elçilerin istekleri)  ve beklenmedik durumlar için önlem paketleri ile ilgili detaylar eklenince, bu tip projelerde karmaşa yaşamanız kaçınılmazdır. Minsk İsrail Elçiliği projesi de yukarıdaki açıklamaların hepsine sahipti. Eski Minsk'e hakim manzarası ile ünlü Minsk Otelinin, 8. katında geçici olarak çalışmalarına devam eden büyükelçilik, yeni binasını seçmişti. Yeni bina 8 katlıydı fakat sadece 6. katı İsrail Büyükelçiliği tarafından kullanılacaktı. Diğer katlar zaten yabancı şirketler tarafından çoktan kiralanmıştı. Binanın yönetimi Beyaz Rusların elindeydi. Bu yönetim oldukça aksiydi ve en beklemediğimiz anlarda bile bizleri arkadan vurmaya çalışıyordu. Daha ilk günden Türk olduğumu öğrenen yönetici, beni Çeçenlere yardım etmekle suçlamıştı. İsrail Elçiliği 1. katibinin araya girmesi ile olay daha fazla büyümemişti, ama bu durum yönetimle aramızda başlamış olan savaşın durmasını engelleyemeyecekti.

Bütün bu zorluklara bir de Beyaz Rus Hükümetinin anlamsız yasaları eklendiğinde, bu çok güzel şehir adeta kabusa dönüşmüştü. Yine de bu durum karşısında ekibin içinde en az etkilenen ben olmuştum. Kısa süre içerisinde şehirde yaşayan bütün yabancılarla tanışmıştım. Diplomatlar, şirket görevlileri, gazeteciler ve diğerleri. Partiler, piknikler veya şehir gezilerinin tümüne olmasa bile, en cazip olanlarına katılmıştım. Eğer bu aktiviteler olmasaydı, ne ben, ne de diğer yabancılar, bu şehirde kendi ayakları üzerlerinde duramazlardı.

İşin en zorlu dönemine denk gelen bir hafta sonu, bir Amerikan firmasının düzenlediği partiye gitme kararımın benim için hayatımda yeni ve önemli bir sayfa açacağını bilemezdim. Nemiga Caddesi üzerinde bulunan bir bistro parti için ayarlanmıştı. İşten çıktıktan sonra, şöförüm beni hızla evime götürdü.  Hızlı bir duş ve soğuk bir biradan sonra, dışarı çıktım ve Maşerova Caddesi üzerinden Nemiga'ya doğru yürümeye başladım. Otelleri geçtikten sonra, öğrenci yurduna yaklaştım. Her zaman olduğu gibi, pencereden dışarı bakan birileri yine bana laf attılar. Garip bir şekilde yabancı olduğumu hemen anlıyorlardı. Kafamı çevirip açık pencerelerden birine baktığımda duvara çakılmış eski Sovyetler Birliği bayrağını gördüm. Oldukça büyük bir bayraktı. Rusların halıları duvara çakma gelenekleri olduğunu düşünerek,  bayrağa tekrar baktım. Kafamı gideceğim istikamete tekrar çevirdiğimde, 2 genç polis tarafından durduruldum.

"Pasaport ve dökümanlarınız" dedi zayıf olanı. Pasaportu uzattım. Diğerine de oturma ve çalışma belgemi verdim.

Zayıf olan diğerine döndü ve, "Bu Türk burada ne iş yapıyormuş?" diye sordu. Dökümanlara dikkatlice bakan, diğeri ise "İlginç! İsrail Büyükelçiliğinde çalışıyor" dedi. Zayıf olanı pasaportu cebine koydu ve dökümanları incelemeye başladı. Ben ise sessizdim. Aklımdan o an hiç bir şey geçmiyordu. Derken, biraz beklememi söylediler ve benden uzaklaşarak kendi aralarında bir şeyler konuşmaya başladılar. Daha sonra zayıf olanı telsiz ile birileriyle konuşmaya başladı. İlk defa sıradan bir kontrol bu kadar uzun sürmüştü. Sanırım 10 dakika sonra yanıma geldiler. Pasaport ve dökümanları iade ettiler. Benimle hiç konuşmamış olan diğer polis, beni küçümseyen bakışları ile, "Dinle beni Türk! Bu vizeyi nasıl aldığını bilmiyorum, ama bilmen gereken bir şey var, çalıştığın İsrailliler bu ülkede misafirler, sen ise onların misafirisin. Biz misafirlerin çağırdığı misafirleri sevmeyiz" dedi. Sesimi çıkarmadan ikisinin arasından geçip yoluma devam ettim. Birisinin hakkımda ettiği ağır küfür hala kullaklarımı çınlatır. 5 dakika kadar sonra arkama baktığımda polislerin zayıf bir adamla konuştuğunu gördüm, ancak adamın yüzünü göremedim.

Nemiga caddesinin başına geldiğimde, saatim bana oldukça hızlı yürümüş olduğumu hatırlattı. Caddenin köşesinde bulunan şehrin en eski kiliselerinden birini zaman geçirmek için ziyaret etmeye karar verdim. Hızlı adımlarla içeri girdim. Bir kaç kişi mum yakmakla meşguldü. Bir iki kişi de içeride oturuyordu. Ben de bir mum yakmaya karar verdim. Yanan mumu diğerlerinin arasına itina ile yerleştirdikten sonra, yakınımda bulunan kilise görevlisine bağışda bulunmak istediğimi söyledim. Sevindi. Miktarı duyunca daha da sevindi. Kendisi ile biraz konuştuktan sonra, bana vermiş olduğu zarfa söylediğim miktarı koydum. Kapıdan çıkarken, "Tanrı seninle olacaktır" dediğini hatırlıyorum. İlk defa kiliseye bağış yapmıştım. Bağış dini sebeplerden dolayı değildi, tamamen politik sebeplerden dolayıydı. Sadece kiliseler devletin önemsemediği insanlara yardım etmeye çalışıyorlardı. Bu ilk, daha sonra benim için bir ilke haline gelecekti, özellikle Rusya Federasyonu gezilerimde. Bir de yaşlı dilencilere verilen sadakalar var. -15 derecede "Sum" ya da "Gum" mağazalarının kapısında bekleyenleri hep tercih etmişimdir.

Partinin olduğu bistro, kilisenin hemen arkasındaydı. Bistronun hemen altında, öğle yemekleri için uğradığım ufak kafeye gitmeye karar verdim. İçeri girdiğimde Svetlana her zamanki gibi, kasanın başında hesapla uğraşıyor gibi gözüküyordu. Beni görünce gülmeye başladı. Neden böyle yapıyordu tam olarak anlayamamıştım, sanırım ürünlerinin bir yabancı tarafından devamlı tüketilmesi hoşuna gidiyordu. Yabancı tek müşterisi bendim. Öyle demişti.

"Selam" dedim.
"Bugün ne yemek istiyorsun?"diye sordu.
"Sadece kahve, sütü bol olsun" dedim. Şaşırdı. Arkasından, "Yukarıya partiye gidiyorum, orada yiyecek bir şeyler vardır" diye ekledim.

Bir masaya oturdum. 25-30 yaşlarında olan Svetlana da yanıma oturdu. Ardından da kızkardeşi. Havadan sudan konuşurken, Svetlana ekonomik sıkıntılarından bahsetmeye başladı.

"Alexander Lukashenko, ülkeyi bir türlü toparlayamadı" dedi. Ben de güldüm. Eski Sovyet zamanında çiftlik yöneticiliği yapan bu zat, parçalanma ile birlikte, nasıl olmuşsa devletin başına getirilmişti. Sadece ben değil, konuştuğum herkes onun bir diktatörden farksız olduğunu düşünüyordu. Sabahları onlarca koruma eşliğinde başbakanlık binasına giderken evimin önünden geçerdi. Evet, bir diktatördü, hiç şüphem yoktu ama nasıl başa geçmişti anlayamıyordum. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar, polis baskısı, rejimin değişmemesi, en yakın rakiplerinin ortadan kaybolması, kendi yakın çevresinin lüks içinde yaşaması ve diğer bütün negatif olaylar onun ne tarz bir insan olduğunu açıklıyordu. Halkın bir kısmı eskinin uzantısı olan bu yönetim şekline pek şaşırmazken, diğer kısmı ise lüks içinde yaşayanlara bakarak ortada bir yanlış olduğunu anlamışlardı. Eskiden de yöneticilerle halk arasında bir fark vardı, ama eskiler bu kadar farklı bir lükse sahip değillerdi.

Bistro'dan içeri girdiğimde, ilk gözüme çarpan Eli oldu. Eli, İsrail Büyükelçisinin baş korumasıydı. 25 yaşındaydı. Bilgisayar mühendisiydi. Askerlik görevine başlamış, 6 aylık bir eğitimden sonra, elçi koruması olarak  Minsk'e gönderilmişti. Onu kızdırmaktan kendimi alamazdım. Sizinkiler Filistinlilerle savaşırken sen burada bar bar dolaşıyorsun derdim. Hemen sinirlenirdi, bir süre sonra da gülmeye başlardı.

O da beni gördü. Hemen yanına gittim. "Şef, bu akşam çıkışta bir şeyler yapalım" dedi. Sadece kafamı salladım. Sonra beraber içkilerin olduğu bölüme gittik. Viskileri aldıktan sonra, diğer insanlarla tanışmaya karar verdik. Eli oldukça utangaç birisiydi, ama ilk tanışmadan sonra onu durdurmanız imkansızdı. Şehre yeni gelen yeni yüzlerle tanıştıktan sonra bara oturduk. İkinci viskilere başladığımızda, aramızda tam bir geyik muhabbeti vardı. Cümleler bitmeden konudan konuya atlıyor, herşeye gülüyorduk. Yanımıza gelen Rainat bu duruma fazla katlanamadı ve bizi terk etti. Yeni üniversite mezunu Rainat ilk çalışma yeri olarak Minsk'e atanmıştı. Eli ondan oldukça hoşlanmıştı ama bir sonuca varamamıştı. Üçünücü viskilere başlamak üzereyken, Eli en köşede bulunan masayı işaret ederek, "Şunlar da yeni gelenlerden herhalde, daha önce onları görmemiştim" dedi. Masaya baktığımda kırmızı suratlı bir adam ile oldukça hoş 3 bayanın oturduğunu gördüm. "Hadi tanışalım" dedim. Beraber yanlarına gittik. İsveçliydiler. Adam dışişleri görevlisiydi. İsveçlilerin Minsk'de elçilikleri yoktu ve açmayı da pek düşünmüyorlardı. Sadece bir ön gezi yapmaya karar vermişlerdi. Bayanlardan biri de bakanlık görevlisiydi. Biri mimar, diğeri de sanırım Estonya'da çalışan bir görevliydi.

İlk dakikalar pek sıcak geçmiyordu, ama mimar olan durumu ilerletmek için çaba sarfediyordu. Eli ise alkolle birlikte çoktan ısınmıştı. Ortama tabii. Kırmızı surat, 20 dakika sonra önemli birisini gördüğünü söyledi ve Estonya'da çalışanla beraber masadan ayrıldı. Mimar ve diğeriyle Minsk üzerine konuşmaya başlamıştık. Şehir dışında bulunan göller, eski şehirle ilgili görüşler, 2.Dünya Savaşın'da ülkeyi işgal eden Nazi güçlerinin yapmış olduğu Alman tarzı konutlar, yeni Metro güzergahı, ormanlar, bir kaç kilise hakkında bilgi bombardımanı başlamıştı. İlgi ile dinleniyorduk. Eli, mimar olana dans etmek isteyip istemediğini sordu. Masayı terkettiler. Kırmızı surat tek başına geri döndü. Kendi aralarında konuştuktan sonra benimle tanıştığına sevindiğini söyledi ve gitti.

"Ne dedi" diye sordum. Sanki üstüme vazifeymiş gibi sormuş olduğum bu soru karşısında hafiften utandığımı hissettim. "Yarın dönecek, hazırlanmak için otele gitti" dedi. "Ya sen?" diye sordum. "Bir süre daha buradayım". Arkasından ekledi, "Yemekler berbattı". Gidebileceğimiz bir yer biliyordum. Eli, kan ter içinde masaya geldi ve otel Planeta'ya gideceklerini söyledi. Orada kalıyorlarmış. "Siz gidin biz başka bir yere gideceğiz" dedim. Hem Eli, hem de diğer ikisi şaşırdılar. Ben de şaşırmıştım. Aklımdan geçenlerle söylediklerim birbirleri ile uyumsuzdu. O'nun, "Evet biz başka bir yere gideceğiz" dediğini duydum. Hep beraber dışarı çıktık. Sonra Eli ve mimar bizden ayrıldı.

Nemiga üzerinden yürüyerek nehir kenarına indik. Az önce bağış yapmış olduğum kilise hakkında bildiklerimi anlatmaya çalıştım. 17. yüzyıldan kalmıştı. Nehrin üzerindeki köprüden karşıya geçmeye karar verdik. Köprünün ortasında durduk. Önümüzde duran eski şehre doğru bakıyorduk. Arkamızda gözüken bir başka kilise ile ilgili bir takım bilgileri hatırlamaya çalışırken, "Bu kilise 1904'te yapılmış" dedi. Rus tarihi ile ilgili eğitim aldığını belirttiğinde çok sevinmiştim. Birilerine bir şey anlatmak zahmetinden kurtulmuştum. Eski şehre doğru devam ettik. "İşte burası" dedim. "Minsk'de iyi bir yemek yiyeceğiniz tek yer. Tek İtalyan restoranı". Bahçede oturmaya karar verdik. Arkasına dönüp baktı. "Şu adamı görüyor musun?" diye sordu. "Evet"dedim. "2 gündür beni izliyor". İnanmadım.

"Sen ne kadar süreden beri buradasın?" diye sordu.
"Yeterince fazla " dedim.
"Seni de izliyorlardır, bundan sonra dikkat et" dedi.
 "Bilgi için sağol, bundan sonra paranoya başlar artık bende" dedim. Güldük.

Yemek ve şarap bitti. Arkasından ikram edilen kahveler içildi. Restoranın sahibi Angelo, kahvelerin neden ikram edildiğini bana daha sonra açıklayacaktı. Onu oteline bıraktıktan sonra 10 dakikalık mesafede olan evime gittim. Gece başlamak bilmiyordu. Saat 10.30'du. İkinci buluşmamıza tam 12 saat vardı.

Buluşma yeri olan İtalyan Restoranına ondan 30 dakika kadar önce gelmiştim. Uyanabilmek için sert bir kahve gerekliydi. Burası da espresso için en doğru adresti. Angelo sırıtarak yanıma geldi ve "Bu sefer kahve bedeva değil, haftalardır buraya tek başına geliyorsun. Dün gece ilk defa yanlız değildin, seni şanslı Türk!" dedi. Birer sigara yaktık. Minsk'e ilk gelen yabancılardan birisiydi. İlk süpermarket İtalyanlar tarafından açılmıştı. O da bu haberi bir arkadaşından duyduktan sonra, süpermarkette çalışmaya karar vermişti. Öğrencilik yıllarında Rusça öğrenmiş, işi alması bu yüzden kolay olmuştu. Süpermarkette çalışırken, şehirde iyi bir restoran olmadığını farketmiş, arkasından da istifa ederek bir Beyaz Rus ile birlikte restoran işine girmişti. Başarılı olmuşlardı. O aralar ikinci restoranı açmaya çalışıyordu. Bu yüzden onu eskisi kadar sık göremiyordum. Bana yapmış olduğu en büyük iyilik, ara sıra bana vermiş olduğu, çeşitli İtalyan jambonlarından ve peynirlerden oluşan hediye paketiydi.

"Seninki geliyor" dedi. Yanımdan ayrılırken, onun ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. Beynim Angelo'nun haklı olduğuna karar verdi. Duygularım ise çoktan bu karara varmıştı.

Minsk'te fazla görülecek bir yer olduğunu sanmıyorum. Her Rus şehrinde görebileceğiniz tarzdan komunist döneme ait binalar, bir de tek tük ayakta kalmış daha eski yapılar vardı. 2. Dünya Savaşı sırasında Naziler şehri yerle bir etmişlerdi. Ağır bombardıman ve arkasından da zırhlı birliklerin saldırısı. Savaş sonrası çok az bina ayakta kalmıştı. Eski şehir kısmını saymazsak 4 ya da 5 kilise o kadar. Bir de 2-3 kadar önemsiz bina. Bu bilgiyi ona aktarmaya çalışırken, onun benden daha fazla bilgisinin olduğu aklıma geldi.

Dinamo stadına gittik. Stadın etrafında bulunan açık hava pazarının ilgisini çekeceğini düşünmüştüm. Pazarın ismi de ilginçti. "İstanbul Pazarı". Türkiye'den gelen her türlü ürünü burada bulabilirdiniz. Gıda, tekstil ve diğerleri. İnsanlar en çok kot pantolonlara rağbet ediyorlardı. Tabi satılanların arasında en ünlüsü "Levi's" idi. Orjinaline yakın üretilmiş olan Levi's marka kot pantolanların tek orjinal olmayan kısmı ismiydi. "Lewis". Pazar daha çok çadır kenti anımsatıyordu. İnsanların kıyafetleri ulu orta denemeye çalışması, O'nu bayağı güldürmüştü. Ama bir o kadar da ilgisini çekti. Muziplik olsun diye, önümüzdeki tezgahta gördüğüm kazağın kendisine çok yakışacağını söyledim. Sadece güldü. 2 saat sonra pazarı arkamızda bıraktık. Elimizde denenmeden alınmış bir kazak ve bir kaç t-shirt vardı.

Opera binası, zafer meydanı ve botanik bahçesi derken, saati 5 yapmıştık. "Beni Kommunisticheskaya Caddesine götürebilir misin? Sana göstermek istediğim özel bir yer var" dedi. Merak ettim. Ne olabilirdi? "Tamam" dedim. Pobedy meydanına geldik. Cadde önümüzdeydi. İleride gördüğümüz parka doğru ilerledik. Parka bakan bloklara bakmaya başladı. Sonra ilk bloğun önünde durdu. Dikkatlice baktıktan sonra, parmağı ile işaret etti. "İşte burası, sana burayı göstermek istiyordum". Yukarı baktığımda hiç bir şey göremedim. Rusların övünç kaynağı olan çok katlı prefabrik binanın ne özelliği olabilirdi. Gülmeye başladı.

"Lee Harvey Oswald, Amerikan ordusunda radyo operatörüydü. Ordudan ayrıldıktan sonra, Rusya'ya yerleşmeye karar vermişti. Finlandiya üzerinden ülkeye giriş yapan Oswald, yetkililere Rusya'da yaşamak istediğini belirtince, pek beklemediği bir cevap almıştı. Onu istemiyorlardı. Tam ülkeden sınırdışı edilecekken, bileklerini keserek intihar girişiminde bulunmuştu. Pasaportunu Amerikan Büyükelçiliğine geri vermeyi de unutmamıştı. Bu durum üzerine yetkililer, onu zamanının en modern Rus şehri sayılan Minsk'e yerleştirdiler. 1959 yılında geldiği Rusya'da, Minsk şehrine yerleştirilen Oswald, aylık 700 Ruble maaşla Minsk Ufuk Radyosunda çalışmaya başladı. İsmini Alek olarak değiştiren Oswald, kısa bir süre sonra, tanışmış olduğu Marina ile evlendi. Bu evlilikten bir kızları oldu. "Marinka". Bir süre sonra, Amerika'ya geri dönen Oswald, Dallas'a yerleşti. Başkan John F. Kennedy suikastının baş aktörü, Lee Harvey Oswald, ya da Alek, onun bana göstermiş olduğu bu blokta yaşamıştı."

Angelo'nun benim için hazırlamış olduğu paketi aldıktan sonra onu eve davet etmeye karar verdim. Bir iki şişe şarap ile birlikte eve doğru yollandık. Şehir üzerine konuşmalarımız devam ediyordu. Bir de müzik. Onun ve benim tarzım birebir örtüşüyordu. Peynirlerden bir tanesi nefisti. Hemen bitirdik. Geri planda Justin Sullivan, şarkılarına devam ediyordu. Kötü olduğunu düşündüğümüz şarabı daha sonra yemek yaparken kullanmak üzere kenara ayırdım. O da kötü şarap konusunda benimle aynı fikirdeydi. Uzun bir süre Minsk'te kalabileceğini öğrendim. Kendisine ev arayacaktı. Yardım istedi. Bildiğim iyi bir ev vardı. Birden beraber yaşayabileceğimiz kararını verdik. Bir kaç telefon görüşmesinden sonra ev bizim olmuştu. Tekrar dışarı çıktık. Onu otele geri götürüyordum. Elimden tuttu. Ya da ben onu elinden tuttum. Birbirimize bakamadan yola devam ettik. Otele geldik. İçeri girdik. Beklememi söyledi. Duvara yaslandım ve beklemeye başladım. Bir sigara yaktım. 10 dakika sonra geri geldi. Elindeki şişeyi uzattı ve "Eve geçince kutlamak için kullanırız, o zamana kadar sende kalsın" dedi. İyi geceler öpücüğünden sonra, eve geri dönmek için yola koyuldum. Daha önce gördüğüm iki polis ile tekrar karşılaştım. Selam verdiler. Ben de onlara. Arkama geri döndüm ve dikkatlice baktım. İsrail Büyükelçiliğinin taşınacağı yeni binanın güvenlik görevlisi Saşa seyyar satıcıdan muz alıyordu.

Ertesi gün büyükelçiliğin yeni binasına gitmek için yola çıktım. Evimden araba ile yaklaşık 30 dakika süren yol boyunca, şöförüm Alexander ile konuşuyorduk. KGB binasının önünden geçerken, bana devletin yeni ekonomik paketi çerçevesinde, KGB'de daha alt görevlerde çalışan bir çok kişinin zorunlu olarak emekliye ayrılacaklarını söyledi. Ona baktım. Yine, uzun saçı ve sakalı birbirine karışmıştı. Göz altı kırışıklıkları her geçen gün artıyor gibiydi. Karısının zamansız ölümünden sonra saçlarını ve sakallarını hiç kestirmemişti. Bu Ortodoks inancına saygım oluşmuştu. Ona KGB ile ilgili haberi tekrar ettirdim. Binaya geldik. Ana girişten sonra, güvenlik kısmına yaklaştım. Saşa gazetesinin içine dalmıştı. Göz göze geldik. "Dün seni gördüm, Maşerova'da, muzlar güzel miydi?" diye sordum. Güldü. Şimdi karşı karşıyaydık. "Ne zaman emeklilik?" diye sordum. Arkadan başka birisi, "Çok yakında" dedi. Azeri yardımcım Umut Ahmedov yanıma geldi ve "Saşa emekli olacakmış" dedi. Saşa ile tekrar birbirimize baktık. "Merak etme sizler gidene kadar emekliye ayrılmayacağım" dedi. Arkasından, "Ahmedov'a söyledim, onu ve seni eğer polisler rahatsız ederlerse, merak etmeyin" dedi. Eğer ben günde 5 kez durduruluyorsam, Bakü'lu Umut herhalde 15 kez aynı duruma maruz kalıyordu. Üstelik her seferinde para cezası veriyordu. Nedensiz para cezaları. Saşa'ya elimi uzattım. El sıkıştık. Asansöre doğru ilerlerken arkamdan, "Merak etme izlenmen sadece güvenlikle ilgili, başka bir şey değil" dedi. Bu sefer gülme sırası bendeydi.

Öğleden sonra otele eşyalarını almaya gittim. Kendi eşyalarımın bir kısmını da aldıktan sonra, yeni evimize doğru yola koyulduk. 3 kat yukarısıydı gideceğimiz yer. Evsahibi zaten beni tanıyordu. Anahtarı kapı komşusundan aldıktan sonra içeri girdik. Eşyalar yeniydi. Aynı zamanda keyifli bir dekorasyon eve hakimdi. Daha önce evde yaşayan Birleşmiş Milletler görevlisinin izlerini görmek pek zor değildi. Absolut marka votkayı açtık. Balkona çıktık. Sigaramı yaktım. Yapay gölden gelen doğal rüzgar, sarı saçlarını dalgalandırmıştı.

Saşa, beni hastaneye gece vakti tek başıma gitmemem gerektiğine inandırabilmişti. Eve geri döndüm. Evin ışıkları yanıyordu. Onu televizyon seyrederken buldum. Kanapenin üzerine serilmişti. Göz göze geldik, konuşmadan yatak odasına geçtim. Üzerimi değiştirdikten sonra, yatağa uzandım. Yanıma geldi. Birlikte balkona çıkmaya karar verdik. Beni her an düşünebilen, en kötü zamanlarımda benden daha güçlü olan ve bilgisi ile, sıkıcı olduğunu düşündüğüm hayatımı aydınlatan birisinin, hayatımdan bu kadar kolay kaymasına izin veremezdim. Sevgisi konusunda şüphem yoktu. İlgisi ise kendimi keşfetmemi sağlamıştı. Evet, belki de gitmesine izin vermemeliydim. Eli'nin haberi verdiğini ve ondan sonra daha çok endişelendiğini açıklamaya çalıştı. Eli'yi aradım ona iyi olduğumu söyledim. O da hafta sonu için Estonya'ya gideceğini söyledi. Tebrik ettim. Sabaha kadar balkonda konuştuk.

Saat 9 gibi hastanedeydim. Daha önceden tanıdığım bu kişi bana Estonya plakalı arabayı kiralamamda yardımcı olmuştu. Kullandığım vize onun eseriydi. Eski kulağı kesiklerden sayılabilecek bu kişi, Rus kız arkadaşı tarafından zehirlenmişti. Çok sevdiği votkayı içerken içinde zehir olduğunu anlayamamıştı. Çok sık kullanılan bir yöntem. Televizyonlar onun seks partisi düzenlemiş olduğunu ve yüksek alkolden dolayı komaya girdiğini söylüyorlardı. Neredeyse 6 aydan beri beraber olduğu kız arkadaşından bahseden yoktu. Yoğun bakım odasına girdim. Diğer elçilik görevlilerinden bazıları yanıbaşındaydı. Gözleri açıktı. Şaşkın bakışları, hala acı çektiğini gösteriyordu. Bu bakışların uzun süre değişmeyeceğini düşündüm. Sevdiği ve güvendiği insanın yaptıkları, zehirden daha fazla tahribat bırakmış gibiydi. Kendisini şans eseri bulan temizlikçisi yatağın başına oturmuştu.

Birisi, "Merak etme düzelecek. Ama bir iki saat daha gecikseydi, aramızda olmayabilirdi" dedi. Biraz daha kendine gelince ülkesine geri göndereceklerdi. Konuşmaya çalıştı, elimi uzattım. Tokalaştık. Dışarı çıktım. Göz yaşlarıma hakim olamadım. 2 hafta sonra gidiyordu. Hastaneden dışarı çıktım. Arabaya bindim. Aradığım kaseti buldum. İleri ve geri düğmelerini ustalıkla kullanarak istediğim şarkıyı başlattım. New Model Army'den "Poison Street". Alexander, evlilik yıldönümü hüznüne bürünmüştü.

"We were singing in the rain - like we invented singing
There's a light in the sky from a million street lights
And we danced all the steps from all those old time movies
Rolling down the hill with laughing hearts
In Poison Street they guard the gates with bitter, bitter tongues
In Poison Street we'll laugh out loud until the shadows go melt away

And I love you now like I love you always ever
Kissing in the dark like a couple of kids
You gave me life, you gave me light and thunder
Like a blind man sees for the very first time
In Poison Street we'll go crashing through the walls that history made for us
In Poison Street we'll spring the traps and race away

So just a kick for this dark damned city of ours
And a kiss, yeah a kiss for you
And just a drink, a toast to the days to come
Now Poison Street won't break us any more

We were singing in the rain - like we wrote that song
There's a light in the sky from the streetlights all around
You gave me life, you gave me light and thunder
Like a man makes fire for the very first time
In Poison Street...."

* POISON STREET / (Sullivan/Heaton) 1986 / The Ghost Of Cain    http://www.newmodelarmy.org



 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.