Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YAZARLAR arrow Çelik SÜZEN arrow İki Şehir
İki Şehir PDF Yazdır E-posta
Çelik SÜZEN   

Yol boyunca konuşmamıştık. İkimiz birden kendimizi müziğe kaptırmıştık. Birbirimize gerçek duygularımızı göstermemek için oldukça zıt karakterli türden müzikleri galiba o seçmişti. Ama benim de seçime katkım olmuştu.

Çevremizde bizi birbirimiz ile iletişime geçirecek, görülmeye değecek hiç bir şey yoktu. Minsk - Vilnius arası sadece geniş düzlüklerden oluşmuştu. Çiftçiler doğa ile mücadelelerini sürdürüyorlardı. Buna mekanik problemler de eklenince herhalde hayat bayağı zor geçiyor olmalıydı. Traktör ve biçerdöver enkazları oldukça fazlaydı. Eski Rus yapısı makinalar sanki birden bire dağılmış gibiydiler. İhtişamlarından eser kalmamıştı. Belki gerçek yüzleri buydu. Ya da yorulmuşlardı.

Bu sıkıcılığın içinde, yolculuğun en eğlenceli kısmı pasaport kontrolleri olacaktı. Beyaz Rusya'dan, Litvanya'ya geçiş esnasında iki tarafın gümrük görevlileri de iki yabancı karşısında şaşırmış gibiydiler. İşlemleri beceremediler. Bir Türk pasaportu ile, İsveç pasaportu akıllarını karıştırmıştı. Beyaz Ruslar, zorlukla almış olduğum 2 senelik çok girişli vizem üzerine kendi aralarında ciddi bir tartışma başlattılar. Sorun, böyle bir vizenin genelde verilmiyor olmasından kaynaklanıyordu. Üstelik İsrail Büyükelçiliği adına çalıştığımı gösteren belge ortamı daha da karıştırmaya yetmişti. Tartışma devam ederken, diplomatik İsveç pasaportu işi kolaylaştıracağı yerde, durumu biraz daha çözümsüzlüğe itiyordu. Pek tercih etmediğim belirsizlik durumu beni burada da yakalamıştı. Bu durumda yapacağınız tek şey kendinizi eğlenceye bırakmaktır. Ben de aynen öyle yaptım.

Yaklaşık 30 dakika sonra pasaportlar iade edildi. Üzerlerine çıkış damgaları vurulmamıştı. Ben aynı gün içinde geri döneceğimi söyleyince, bir görevli istemeyerek pasaporta damgayı bastı. Ama giriş damgası. Eğlence devam ediyordu. Bu diyarlarda uzun süre yaşamış olmanın verdiği güvenle görevlilerin üstlerine gitmeye başladım. Sadece eğlenceyi biraz daha sürdürmek istiyordum. Buna ihtiyacım vardı. Sonunda o küçük barakadan beni kovdular. Elbette kovulmadan önce bir kaç paket sigaramı almayı da unutmamışlardı.

Son kontrol noktasında tekrar durdurulduk. Polisin biri ismimi söyledi ve pasaportumu aldı. Tekrar bir damga daha. Çıkış damgası. Bu defa doğru hareket gelmişti.

Olayın etkisini üzerimizden atmaya çalışırken, Litvanya sınırına girdik. Bizden arabayı park etmemizi istediler. Arkamızda bıraktığımız gümrükte de sadece bizim arabamızı durdurmuşlardı. Diğer insanlar sanırım eski günleri hatırlayarak korkuyla karışık meraklı gözlerle bizlere bakıyorlardı. Kimbilir kaç yoldaşları bu şekilde yakalandıktan sonra sürgüne gönderilmişti, ya da diğer tarafa. Ben de onlara, bilerek sanki yardım ister gibi çaresiz baktığımda hepsi yüzlerini hemen ters tarafa çeviriyorlardı. Acı ama gerçek. İçlerinden biri hızlanarak benden uzaklaşmak istedi ve önündeki arabaya hafifçe çarptı. Dediğim gibi, eğlence devam ediyordu.

Litvanya'lı görevliler, sınırın karşısında bulunan meslektaşlarına göre daha olgun davrandılar. Ancak içlerinden biri pasaportumun üzerinde bulunan aynı tarihli giriş - çıkış damgalarına takmıştı. Durumu anlatmaya çalışırken, başka bir görevli, " Biz Rusça konuşmayız, burası Litvanya", dedi. "Pardon" diyerek, İngilizce konuşmaya devam ettim. Hikayemi dinleyen görevli bana inanmadığını belirterek karşı tarafı aradı. Tabi, anlaşabilmek için Rusça konuşmak zorundaydı. Kendisi ile göz göze geldiğimizde, benim sırıtıyor olmam, onun sinirini bozmuştu. Ayrıca konuştuklarını anlamış olduğumu sezince görüşmeyi kısa tuttu.

"Tamam, tamam! Alın işte pasaportlarınız, iyi yolculuklar" dedi. Bunları söylerken Rusçasını kullanmıştı. Kovulmadım, ama az kalmıştı, hızla dışarı çıktım. Gülerek arabaya yaklaştığımda kiralık arabamızın Estonya plakalı olduğunu gördüm. Türk ve İsveç pasaportu, Estonya plakalı kiralık araba, kimisinin verilemeyeceğini iddia ettiği türden bir vize, ve diplomatik olaylar, kendi kanunlarını yeni baştan oluşturmaya başlayan bu iki küçük ülkenin görevlilerinin, açıkçası kafalarını karıştımak için yeterli sayılabilecek nedenlerdi.

Litvanya sınırını arkamızda bıraktığımızda müziği değiştirme kararını verdim. Seçimim, "New Model Army" grubunun, "Thunder and Consolation" albümü oldu. Favorim olan bu grubu o da seviyordu.

"I'm heading north, I'm heading home doing 125
I close my eyes and count to ten - Ha ha, I'm still alive
Perfect, perfect tunnel vision, razor sharp and racing, racing
These moments, immortal,
No one touches this"

Kuzeye gidiyor oluşumuz ve 125 km.'lik hızımız çalan parçanın sözlerine uyuyordu. Eve gitme ise kısmen doğru sayılabilirdi. Ben Minsk'e geri dönecektim, o ise evine doğru kısa bir uçuş gerçekleştirecekti: Stockholm. Parçanın devam eden bölümü, sanki içine düşmek zorunda bırakıldığımız bu yolculuğun ana sebebini oluşturan durum için yazılmıştı.

"These things they flow as blood must flow
Dust to dust and wind must blow
Nothing that I need to know or ever understand
These things they flow as blood must flow
Dust to dust and wind must blow
You can die before you get old
But me, I'm going to live forever"

Kendimi bildim bileli şarkı sözlerine karşı bir ilgim olmuştur. Bilmediğim bir dilde söylenen şarkılar beni pek ilgilendirmez. Bu durumu aşmak için yaptığım girişimler sonunda Rusçamı ilerletmek zorunda kalmıştım. Vilnius'a doğru giderken neden İsveççe öğrenmek istemediğim aklıma geldi. Bir de önümüzde bulunan sayılı saatler. Son saatler. Bunlar aklımdan geçerken parça bitmişti. Başa almaya karar verdim. En azından kaçırdığım yerin başına kadar almam  yeterli olacaktı. Ancak kaçırdığım yerin başı, beni başka bir başlangıca gönderdi.

"The music plays, the party swings, the gaiety walls come closing in
I catch your eye, you take my hand - out into the night we run
Dancing down those dead-end streets - howling at the moon like little kids
Out on the grass at the top of the hill, your breath tastes sw . . ."

Uzun parmaklar parçayı durdurdu. Kaset hızla dışarı çıktı. Başka biri yerini buldu. Sesimi çıkarmadım. Camı açtım ve bir sigara yaktım. Çiftçiler hala bir gün önceki şiddetli yağmurun geride bırakmış olduğu çamurun içinde çaresizlikle debeleniyor gibiydiler. Battıkları kesindi. Ufak bir çocuk neredeyse boyu kadar olan çizmenin içinde hareketsiz önündeki adama bakıyordu. Babasıydı herhalde. Çamurun üzerinde sarı kafalar sağa sola doğru hareket halindeydiler. Annesi olduğunu düşündüğüm kişi ise bir kaç koyunla meşguldü. Koyunlar soldan sağa hareket ediyor gibiydiler. Bir uyumsuzluk vardı ama o an için nedenini bulamadım. 

Sabah saat 10 gibi Vilnius'a vardık. Gümrük aksilikleri yüzünden 1,5 saatlik yolu, 2 saat 25 dakikada tamamlamıştık. İstikamet belliydi. İsveç Büyükelçiliği ya da temsilciliği gibi bir şey. Tam olarak anlamamıştım. Yeri bulmamız çok uzun sürmedi. Arabayı park ettik. İşinin uzun süreceğini biliyordum. 3-4 saat kadar. Zıt yönlere hareketlendik. O binanın kapısında kaybolduğu an, ben de Vilnius'da kaybolmak üzere yola çıktım.

Kafamın içine bulunduğum yerin resmini çizdikten sonra, soldan devam eden yoldan ilerledim. Çevremi saran binaların oldukça eski olduğu belliydi. Taş kaplı yollar dardı. Fazla araba gözükmüyordu. Bir kaç tramvay geçti yanımdan. Rus yapısı tramvaylar. İlerlemeye devam ettim. Son derece başarılı restore edilmiş olduğunu düşündüğüm bir bina ile karşı karşıya kaldım. Yaklaştığımda giriş kapısının sağ tarafında dalgalanan bayrağımızı gördüm. T.C. Büyükelçiliği. Kapıda bulunan görevli ile konuşmaya karar verdim. Biraz sonra sigaraları çoktan yarılamıştık.

Litvanya'nın, Sovyetler Birliğinden ayrılmasından sonra, İskandinav ülkelerinden ve Almanya'dan büyük miktarlarda finansal yardım aldığını ve bu yardımın şehirleri Rus etkisinden kurtarmak için harcandığını elçilik görevlimiz anlatmaya devam ederken ben de gelen geçenlere bakıyordum. Daha sonra bana gezebileceğim yerlerin isimlerini ve nasıl gidebileceğimi açıkladı. Bir de İsveç Temsilciliği'nin adresini ve telefon numaralarını bir kağıda yazmayı ihmal etmedi. Kendi numarasını da aldım. Anladığım kadarı ile şehrin en eski bölgesindeydim. Ayrıca tahmin ettiğim gibi orjinaline uygun olarak restore edilen elçilik binamızın şehrin en eski ve değerli binalarından biri olduğunu öğrendim. Litvanya hükümeti, elçiliği açmak için başvuran ülkemize, en değerli binalarından birini vermişti. T.C. Büyükelçiliği, burada açılan ilk yabancı temsilcilikti.

Yürümeye devam ederken, para bozdurmak için bir yerler bulmam gerektiğini anladım. Sonunda bir yer bulabildim. İşlem hızlı gerçekleşti. İleride trafiğe kapalı kalabalık bir sokağın olduğunu farkederek hızlandım. Tabelada "Gedimino" yazıyordu. Sokağın ismi. Sağlı sollu kafeler, restoranlar ve barlar diziliydi. Bahçesi olan bir yeri gözüme kestirdim. İçeri girdim ve etrafımı rahatça görebilecek bir yere oturdum. Anında yanı başıma dikilen garson menüyü uzattığında onun bir Rus olduğunu düşündüm. Birbirimize gülümsedik. Sonra istediklerimi söyledim. Bana yemek seçimimin iyi olduğunu yanında iyi bir şarap tavsiye edebileceğini söyledi. "Patron sensin, öyle olsun" dedim. Aralarında 140 km.olan bu iki başkent, birbirlerinden oldukça farklıydılar. Minsk'te yemek yiyecek bir yer bulmak zordu, ve servis berbattı. Bir de anlamsız Beyaz Rus gururu insanı bezdirirdi. Onun için, İtalyanların, eski Minsk (Stare Gorad ya da Troitsky) denilen bölgede -200 senelik bir bölgeymiş- çalıştırdıkları restorandan başka bir yere gidemez olmuştum. Vilnius ise seçenekleri önünüze seriyordu. Ne isterseniz vardı. Servis oldukça iyiydi ve insanlar arkadaş canlısıydı. Hem de saygılı. Üstelik de yardımsever. Minsk'te polis ile köşe kapmaca oynamak zorunda kalıyordum. Her 10 dakikada bir pasaport kontrolü veya oturma izni ile ilgili dökümanları soran bir polis, karşınıza beklemediğiniz bir anda çıkıveriyordu. Vilnius'da ise tek bir polis bile görmedim. Sınırı saymazsak. Minsk stres şehriydi. Vilnius ise stres atma şehri. Ama benim stresimi alamamıştı. 2 saatim vardı. Yemek faslını bitirdikten sonra, gelen hesabı görünce aynı zamanda Vilnius'un ucuz bir şehir olduğunu anladım. Minsk ise rahatsız edici derecede pahalıydı.

Tekrar kendimi dar sokağa attığımda hafif bir yağmur başlamıştı. Yoluma devam ettim. Bizim eliçilik görevlisinin bahsettiği meydana geldim. Meydanın ön kısmında deniz fenerini andıran bir kule vardı: "Defence Tower". Arkasında da üzerinde kütüphane yazan bir bina. Eski Roma kalıntıları aklıma geldi. O kadar. Kulenin girişine yakın bir yere oturdum. Meydan kalabalıktı. İnsanlara amaçsızca bakmaya başladım. Beyaz tenli, sarışın çoğunluk içinde kendimi biraz yanlız hissettim. Sigaramı bitirdikten sonra, karşıda bulunan caddeyi gezmeye karar verdim. "Jogailos Caddesi". Caddenin hemen başındaki parkın içinden geçtikten sonra, sol tarafımda kalan süpermarkete doğru manevra yaptım. İçeri girdim. Tatlı krizim gelmişti. Hala senede bir iki kez aynı krizler beni ziyaret eder. Nedenini bilmiyorum. Türk malı ürünleri gördüğümde pek şaşırmadım. En sevdiğim gofretlerden aldıktan sonra, caddeyi gezmeye devam ettim. Bildiğiniz markaların çoğunun ürünlerini satan dükkanlara sadece uzaktan göz atmaya karar verdiğimde 1,5 saatim kalmıştı. O an eğer geç kalırsam O'na telefonla ulaşabileceğim aklıma geldi. Biraz rahatlama ile birlikte, yoluma devam ettim. Caddeyi dik kesen sokaklardan birine saptım. Eski binaların arasında düşüncelere dalmışken, kiremit renkli katedral ile karşılaştım. İçeri göz atıp atmama konusunda kararsızlığıma, restorasyon ile ilgili tabela son noktayı koydu. Yine de şansımı denemek istedim. Kapı açıktı ancak içeride işçilerden başka görecek bir şey yoktu. Tabelaya tekrar baktığımda 400 senelik olduğu iddia edilen katedralin Danimarka Hükümeti tarafından yapılmış olan bağış sayesinde restore edildiği yazıyordu. Minsk parasızlıktan kıvranırken, Vilnius kendini yenilemek için elde etmiş olduğu maddi yardımı sonuna kadar kullanıyordu. Minsk kendi ana dilinin Rusça olduğunu düşünürken , Vilnius, kendi dilini sokak işaretlerinden tutun da, radyo programlarına kadar her yerde kullanıyordu. 1 saat kalmıştı. İsmini öğrenemediğim ve o zamandan bu yana öğrenmek için de uğraşmadığım nehrin kenarına gelmiştim. Nehrin karşısında Rusların her zaman övünç kaynağı olmuş prefabrik çok katlıları gözüküyordu. Arkamda eski Vilnius, önümde yeni Vilnius duruyordu. Yeni Vilnius'a baktıktan sonra, bu yapıların tamamen yıkılmadan Rus izlerinin şehrin görüntüsünden silinemeyeceğini düşündüm. Arkamdan gelen gürültü Rus yapısı tramvaya aitti. Tekrar iki tarafa birden baktım. Eskiye dönüş mü yapmalıydım, yoksa yeni kısma doğru mu ilerlemeliydim? Cevabını bildiğiniz bir soruyu kendinize sormamanız gerekiyor. Vakit kaybı. Nasıl olsa telefon vardı.

Yeni şehir denen yer, diğerine göre daha yüksek bir yere kurulmuştu. Sanki çok önceden değişikliğin olacağını sezen Ruslar, etrafa serpiştirmiş oldukları dev binalar ile eski şehri abluka altına almışlardı. Yeni şehir hemen hemen her yerden gözüküyordu. Eski şehir ise gizli kalmıştı. Düşmanlar tarafından sarılmıştı. Restorasyon ya da benzeri aktiviteler, yeni şehir yok edilmeden bir işe yaramayacak gibiydi. Nehir boyunca yürümeye devam ettim. Yaşlı bir çift karşıdan bana doğru yaklaşıyordu. Bir süprizle karşılaşacağım hissine kapıldım. Yanılmamıştım. Yaşlı adam bana doğru yöneldi. Esmer ve bıyıklıydı. Kadın ise biraz daha açık tenliydi. Rus değillerdi, Litvanyalı hiç değillerdi.

Rusça "Oğlum, ateşin var mı?" diye sordu. "Evet",dedim. Cebinden, Soyuz marka sigarasını çıkardı. Sonra, "Sen nerelisin?", diyerek ikinci soruyu yöneltti. "Türk", dedim. Yaşlı adamın bakışları değişti, kadın ise gülümsedi. Yaşlı adam, bozuk bir Türkçe ile, "Biz de Türküz", dedi. Nasıl yani diye kendime bir soru yönelttim.

Yaşlı kadın, "Gel bizle biraz otur", dedi. Onun Türkçesi biraz daha anlaşılır gibiydi. Nehir kenarına çimenlerin üzerine oturduk. 

"Biz Gagavuzuz", "Gagavuzları sen bilir misin?" dedi yaşlı adam.
"Evet",dedim.
"Sizler bizleri buralara getirdiniz ve bıraktınız", dedi.
"Dede, ben bırakmadım" dedim.

Sonra bana hikayesini anlatmaya başladı. Sıradan bir hikaye. Türkçeyi bir şekilde ailesinden öğrenmişti. Çok kullanamadığı için pişmandı. Rusça öğrenmişti. Ama şimdi hiç bilmediği yeni bir dil ile boğuşmak zorundaydı. Üstelik sadece Rusça konuşabildiği için kendisinin Rus sanıldığını ve bu yüzden büyük sıkıntılar yaşadığını anlatmaya çalıştı. Yerden taşa benzer bir şey bulup, suya fırlattı. Yaşına göre çevik sayılırdı. Zaman geçiyordu. Hikayenin geri kalan kısmını yaşlı kadın tamamlamaya istekli gözüküyordu. O, Kaunas şehrinde doğmuş ve büyümüştü. Türkçeyi kullanmak açısından eşine göre şanslıymış. Elçiliğimizin kendilerine yardım ettiğinden bahsetti. Hatta, T.C. Elçiliği tarafından toplanan bağışlar ile yaklaşık 4.000 nüfuslu Gagavuzlar, Vilnius'da bir camiye sahip olacaklardı. Bana tanınan zaman bitmişti. Dışarı çıkmış arabanın etrafında dolaşıyor olmalıydı. Yerimden kalktım. Umarım tekrar görüşürüz gibilerinden bir şeyler saçmaladıktan sonra, hızlı adımlar ile eskiye doğru ilerlemeye başladım. Sokağın başında görünen telefon klubesi içime su serpti desem yalan olmaz. Bana verilen kağıt parçasını cebimden çıkardım. Bozuk paraları denkleştirdim. Numaraları hızlıca çevirdim. İkinci sinyalden sonra insan oğlunun bulmuş olduğu en gereksiz çözümlerden bir tanesi olan tele sekreter ile haşır neşir olmam gerektiğini anladım. Mekanik ses, O'nu eğer tekrar görebilirsem bana nasıl davranacağını hatırlattı. Neden İsveççe öğrenememiştim? Bir kelime bile yoktu dağarcığımda. Şarkılar mı kötüydü? Bilmiyorum. Arkasından İsveççe'nin başka bir türevini duydum. Sanırım attığım para yetersizdi.

Yola çıktım. Az araba vardı ama taksiye benzeyen bir şey yoktu. Geri döndüm. Yaşlı çifte doğru koşmaya başladım. O an Rus yapısı tramvay gözüme çarptı. Yönümü değiştirdim. Ayağım takıldı ama düşmedim, tramvaya müthiş gösterişli bir giriş yaptım. Gülüşmeler umrumda değildi. Bu gibi durumlarda net bir İngilizceyi sizin yabancı olduğunuzun kanıtı olarak kullanabilirseniz, beklemediğiniz kapılar açılabilirdi. Ama ben Rusça konuştum. Sonra İngilizce. Çok güzel. Rus olduğunu gizlemeye çalışan bir kimliğim olmuştu. Göz göze geldiğimiz genç bir bayan yüzünü farklı tarafa çevirdi. Birisi para vermem gerektiğini hatırlattı. Sonra onunla Rusça konuşmaya başladık. Yüksek sesle, "Bunlar böyledir, dün konuştukları dili bir gün içinde unuttular, kendilerine sunduğumuz imkanları kötülediler", dedi. En son amacım ufak bir tramvayda isyan çıkartmaktı. Parayı ödedim ve yeni şehire doğru bakmaya başladım. Tramvayda ise benimle konuşan Rus içinde biriktirdiği öfkeyi kusmakla meşguldü. "Solucanlar", dediğini hatırlıyorum. Diğerleri sessizce başka taraflara doğru bakmaya çalışıyorlardı. Öfkenin arkasından vaaz başlamıştı.

20 dakika sonra az önce önünden geçmiş olduğum katedralin yakınlarında bir yerde indim. Koşmaya başladım. Kuleyi geçtikten sonra, bekleyen taksileri gördüm. Birine atladım. Cebimden kağıt parçasını tekrar çıkardım. Şöföre verdim ve eğer aradığım kişiyi bulamazsam havalanına gideceğimizi söyledim. Söylediklerimi anlamıştı. 5 dakika sonra arabanın yanındaydım. Şöföre beklemesini söyledim. Binaya yaklaştım. Kapıda duran Litvanyalı güvenlik görevlisi beni durdurdu. Durumu anlattım. Beklememi söyledi. İçeri girdi. 10 dakika sonra O'nunla birlikte geri geldi. Yetişmiştim ya da o beni beklemişti. Farkeder mi?

Yolculuktan beri aramızdaki sessizlik, duyduğum en ağır küfürle bozulmuştu. Açık sözlü insanları severim. İmalardan hep nefret etmişimdir. Hem böylece konuşmaya başlamıştık. Sadece giriş cümlesi biraz anormal olmuştu. Ben de daha hafif bir hakaretle tele sekreteri şikayet ettim. Bana iyi bir fikir gibi gelmişti . Tele sekreter suçluydu. Gördüğüm tebessüm, karşımda bir başkası olsaydı durumu kurtardığıma dair bir işaret sayılabilirdi. Tebessüm faslı bitti. Bir sessizlik oldu. Mekanik ses, "Minsk'e geri dönüyoruz" dedi. "Programımızda küçük bir değişklik oldu,  2 hafta sonra Stockholm'e döneceğim". Beklememi söyledi. Arabaya geri döndüm, kapıya yaslandım ve onu beklemeye başladım. 15 dakika sonra beraber daha önce keşfettiğim yollarda yürüyorduk.

2 saate yakın şehirde dolaştıktan sonra, geri dönmeye karar verdik. Eski Minsk'te her zaman gittiğimiz İtalyan restoranına kapanmadan yetişme şansımız yüksekti. Arabaya bindik. Yolculuk esnasında sinirle çıkartılmış kaseti tekrar çalmaya karar verdik. Kaldığımız yerden. Vilnius'u geride bırakırken, çoktan birbirimizden özür dilemiştik.

"And if I say I hate this place, don't take it as personal
And just because I want to kill somebody doesn't mean to say that I will
And I don't think that that makes me crazy and anyway I'm way past caring
There's a ride leaves out of here at nine. What do you say?"

İletişim eskiye dönmüş olduğu için sözlerin duruma ne kadar uygun olduğunu düşünmeye gerek olmadığına karar verdim. Yorum size kalmış. Çiftçiler ortalıkta gözükmüyordu. Sadece atıl duran makinalar ve çamur içinde sağa sola hareket eden hayvanlar vardı. Kümes hayvanlarından bazıları çamurun içinde bir şeyler aramakla meşguldüler. En sevdikleri yiyeceklerin peşindeydiler. Solucanlar.

Litvanya sınırına girdiğimizde, sabah karşılaşmış olduğumuz görevliyi başka bir arabayı kontrol ederken gördük. O da bizi gördü. El işareti ile bizi durdurdu. Telsiz ile bir yerlere bir şeyler söyledi. Hafta sonu için sınırın ötesinde kalmış olan bahtsız akrabalarını ziyaret eden Beyaz Ruslar geri dönüş konvoyu oluşturmuşlardı. Vilnius'da kalanlar ise Beyaz Rusya'ya geri dönenlere bahtsız gözüyle bakıyorlardı. Değişime rağmen sadece Beyaz Rusya, komunist rejime devam ediyordu. KGB ülkede hala aktifti. Şehirde ortalıktan kaybolanlar ile ilgili hikayeler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Polis baskısı sadece yabancıları değil, yerli halkı da bezdirmişti. Diplomatlar nedensiz yere sınır dışı ediliyorlardı. En son Beyaz Rusya elçiliğimizin 2 görevlisi sınır dışı edilmişti. Sınırda geri dönenlerin oluşturduğu kalabalığa bakarak çok sevdiğim pizzadan yiyemeyeceğimi aklıma getirdim. Başka bir polis yanımıza geldi ve pasaportlarımızı aldı. Bize arabada beklememizi söyledi. 5 dakika sonra pasaportlar geri geldi. Deklarasyonları da geri verdiler. Tanıdık görevli sırıtarak yanımıza yaklaştı ve "Ters yönden ilerleyin bayan, ben çıkışa haber verdim", dedi. Teşekkür ettik. Litvanya arkamızda kalmıştı. Beyaz Rusya sınırı ise aynı şekilde kalabalıktı. Polis sıraya girmemiz gerektiğini belirtti. Geç kalıyorduk. Arabanın içinde onunla göz göze geldik. "Bekle", dedi. Pasaportumu aldı ve dışarı çıktı. 10 dakika sonra, polis eşliğinde son kontrol noktasına kadar ilerledik. Teşekkür ettik. Onlar da sadece gülümsediler. Damga vurulmamıştı. Zaten benim ihtiyacım yoktu. Diplomatik gücün bu gibi durumlarda işe yarayabileceği hiç aklıma gelmemişti.

Hızlandık. II. Dünya Savaşı'nda Ruslara ait bir uçağın düştüğü yeri ve kahraman pilotunun anısına yapılmış olan anıtı arkamızda bıraktıktan sonra, şehir uzaklarda bir yerlerde belli oldu. Şehir girişinde bulunan ana kontrol merkezi bize hiç bir şey ifade etmiyordu. Solumuzda Politeknik Ünversitesi'nin garip binası uzanıyordu. Geleceği pek parlak gözükmeyen gençler binanın önünde birikmişlerdi. Estonya plakalı arabamıza rağmen, polisler bizi durdurmak için bir girişimde bulunmadılar. Gözleri öğrenci grubunun üzerindeydi. Yola devam ettik. Lenin heykelini geride bıraktıktan ve resim galerisinden sonra, ünlü Maşerova Caddesi üzerinde ilerlemeye devam ettik. Ljublajana ve Planeta otellerinin yakınında olan kavşaktan sola döndük. Solumuzdaki öğrenci yurdunun açık camlarından birinde, orak ve çekiç sembollü kırmızı bayrağın duvara çakılmış olduğunu gördüm. Trafik vardı. Sağımızda bulunan göl sakindi. Minsk Otelinin otoparkına arabayı bıraktıktan sonra, karşımızda duran eski Minsk'e doğru yürümeye başladık. Yine ne yememiz gerektiği hakkında hararetli ama güzel bir tartışma başlamıştı. Gölün karşısında bulunan spor salonunda bir aktivite olduğu yanan ışıklardan belliydi. Restorana yaklaştık. İçeri girdiğimizde her zaman oturmaya alıştığım masa da kısa saçlı, siyah renkli takım elbiselere bezenmiş, altın kolye ve künyeli 4 adet mafya bozmasını gördükten sonra, üst kata yöneldik. Yer yoktu. Belki 30 dakika sonra. Küçük bir bölgeyi kaplayan eski Minsk, barlar ve restoranlarla doluydu. Dışarı çıktık. Hemen arkadan gelen müzik ve hareket ilgimizi çekmişti. Oraya doğru yöneldik. Merdivenlerden yukarı çıktık. Kapıda bulunan görevli özel bir konser olduğunu ve giriş için para vermemiz gerektiğini söyledi. Ben ise yiyecek bir şeyler var mı şeklinde konuyla tamamen alakasız bir soru yönelttim. Şaşıran görevli hemen toparlandı, "Şu İtalyan Restoranından sizin için bir şeyler getirtebilirim"dedi. Paraları ödedik. İçeride bulunan kalabalık genelde gençlerden oluşmuştu. Batı tarzı t-shirtler ve "Lewis" kot pantolonları ile kimliklerini arıyor gibiydiler. Pizzaları söyledik. Arkasından biraları. Oturacak bir yerler bulduktan sonra, sahneye yakın olmamız gerektiğini hissettim. Etrafımıza bakındık, barın başında iki kişinin sığabileceği bir yer vardı. İlerledik. Oturduk ve konuşmaya başladık. Konser başlamadan kendinden geçmiş ufaklığın tekine "Kim çalacak?", diye sordum. "Bilmiyorum, süpriz", dedi. Sahne karardı, akustik gitar eşliğinde, çok yakından tanıdığım bir ses şarkısını söylemeye başladı. Şarkılarından dolayı, Rusçamı ilerletmek zorunda kaldığım ve halen severek dinlediğim grup, "DDT" süpriz konuktu. İnanamadım. Ancak, Yuri Şevçuk, "Son Sonbahar" adlı parçanın yarısına geldiğinde kendime gelebildim. Pizzalar da gelmişti, 2.biralarla beraber. Göz göze geldik. 2 haftamız daha vardı, arkamızda bıraktığımız  aylar çok çabuk geçmişti. 2. parça başlamıştı. "Eta Fisio". Bitti.  


* 125 MPH / (Sullivan/Heaton/Harris) 1987 / Thunder & Consolation
    http://www.newmodelarmy.org



 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.