Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YAZARLAR arrow Çelik SÜZEN arrow Tien Shan dağlarının eteklerinde
Tien Shan dağlarının eteklerinde PDF Yazdır E-posta
Çelik SÜZEN   
Diğer insanlar gibi olamadım. Yeni yerlere gittiğim zaman, fotoğraf çekmek, hediyelik birşeyler almak ya da birilerine kart göndermek gibi benim için dayanılmaz olabilecek durumlara giremedim.  Gittiğim yerlerden kimseleri aramadığım da olmuştur çoğunlukla. Tabi istisnalar var. Bazen sahip olmak istediğim bir t-shirt veya kahve tiryakisi olan birisi için onu daha cazip hale getirecek bir kupa hemen elde ettiğim objeler arasında sayılabilir.

Geziler ile ilgili kötü alışkanlık sayılabilecek bu özelliklerimi daha kötü hale getiren başka kanıtlar da var elimde. Müzeler, tarihi yerler beni pek ilgilendirmedi. Londra veya New York'da bir müzikal seyretmek arzusunda olmadım. Moskova'da Kızıl Meydanı görmek gibi bir duyguya kapılmadım. Tabi istisnalar var. Bu da başkalarının teşvikiyle ortaya çıkan durumlardan ibaret sadece.

93 yazında orta uzunlukta sayılabilecek bir yolculuktan sonra, Alma-Ata'ya ulaştım. Çalışmak için geldiğim bu şehir ilk başta beni hayal kırıklığına uğratacak gibiydi. Henüz bağımsızlığına kavuşmuş olan Kazakistan'ın başkentinde bizlere göre hiç bir şey olmadığını düşünmek pek zor değildi. İşverenim olan Amerikan firmasının, Amerikalı çalışanları ise tam anlamıyla kan ağlıyorlardı. Çok az İngilizce bilen vardı ve sanıldığının aksine Kazakca biz Türkler tarafından pek anlaşılacak bir dil değildi. Rusca ise üzerinde iyi düşünülmesi gereken bir bilmece misaliydi. Zor olarak tanımlanabilecek bu duruma tek çare,  işe sarılmak oldu. Tıpkı benden önce gelenlerin, diğerlerinin yaptığı gibi. Sabah 8, akşam 11, oldukça tempolu geçen bu günlere sadece 3 hafta dayanabildim. Benden önce gelen iş arkadaşlarıma doğru sorular yöneltmeye çalışarak bana yol gösterebilecek cevaplar almaya çalıştığımda, büyükelçilik tarafından ofise sağlanan filtre kahveye, şirketimizin Amerika'dan ve Türkiye'den getirttiği gıda ürünlerine, içeceklere, ve bize mükemmel yemekleri ile destek olmaya çalışan İngiliz ahçımız James'e bağımlı bir hayatımız olmasının doğru olmadığını farkettim. Bildiğimiz içecekler, yemekler ve benzeri şeyler işte. Aklımdan bunlar geçerken, diğerleriyle aynı düşünmenin ve yabancılığı kabullenmenin bana uzun vadede ortaya çıkartacağı maliyetini anlamam uzun sürmedi.

İş çıkışı ilk defa bize tahsis edilen servise binmekten vazgeçip, sokaklarda yürümeye başladım. Çözüm, şehri ve içindeki hayatı anlamanın altında yatıyordu. Yaklaşık 1 saatlik yürüyüşten sonra eve geldiğimde paketleri masanın üstüne koydum. Alışveriş sandığımdan kolay olmuştu. Sadece ilk defa açık tezgahlarda et satışını görmüş olmamdan kaynaklanan bir şaşkınlık ve merak sonucu  kasap ile biraz zor anlaşmıştık. O gece firmamın bizlere sağlamış olduğu 52 kanaldan ibaret uydu TV sistemini devre dışı bıraktım. Geriye bir kaç Rus ve Kazak kanalı kalmıştı. Oldukca ilginç geldi, her ne kadar anlamamış olsam da. Önemli olan yeni arkadaşımla baş başa kalmaktı.

Ertesi sabah değişimin belirtisi olduğunu düşündüğüm başka bir olay, bu şehirde artık bir yabancı olmayacağımın habercisiydi . Her sabah içinde yaşadığımız sitenin temizliğini yapan ve yine aynı sitede yaşayan emekliler grubu, apartmanın girişinde toplanmışlardı. İşe yürüyerek gitmek istediğim için saat 7 gibi evden çıkmıştım ve onlarla karşılaştım Bir kaç saniyelik sessizlikten sonra, aralarından biri bana anlayamayadığım bir şeyler söyledi ve arkasından eli ile beni çağırdı. Kısa bir tereddütten sonra yanlarına gittim. Bir bardak uzatıldı, ve öğrendiğim ilk Rusca kelimelerden birisinin içinde geçtiği bir cümle duydum. İçtim ve saygımı belirtir bir ifade ile yanlarından ayrıldım. Sabah votka içmek biraz garip gelmişti ama işe doğru yolda yürürken kültürün ne demek olduğunu keşfedecektim.

Devam eden günler içinde, her iş çıkışı özenle seçtiğim ve şehirin derinliklerinde kaybolmamı sağlayan yollar sayesinde onunla aramızda oluşan arkadaşlığımız ilerleyip aşka dönüşmeye başlamıştı. Tekrar eve dönebildiğimde, ertesi sabah emekliler grubuna yakalanmamaya özen gösterdikten sonra, daha çok çevremi inceleyerek işe gidiyordum. Ancak oyun henüz bitmemişti. Önemli olan geceyi keşfetmekti. Bence en önemli randevu buydu. Sanırım hazırdım ve hazırlıklıydım. Hafta sonunu bekledim. Saat 7 gibi dışarı çıktım. Temkinliydim. Elçiliğin bize vermiş olduğu acil durumlarda ulaşabileceğim kişilerin telefon numaralarını içeren kartı yanıma almıştım. Son haftalarda kaybolma ve tekrar evi bulma provalarında restoran ve bar olduğunu düşündüğüm yerleri kafamın içinde tekrar netleştirdim.

İçten gülümsemelerle destekli yoğun bir çaba sonucu 20 dakika içerisinde yiyebileceğimi düşündüğüm şeyler masamın üstündeydi. Bir daha onları masanın üstüne getirtebilmek bu kadar zor olmamalıydı. Yemeklerin hepsi doğruydu, sadece kadeh şarap yerine koca bir şişe gelmişti, o kadar yanlışlık sanırım normal karşılanmalıydı. Şarabın kalitesi karşısında bu tatlı sert yanlışlığın iyi bir işaret olduğunu sezinledim. Bir şişe Gürcü şarabı (bu bilgiyi daha sonradan öğrendim)  damarlarımda yüklü halde yemek yediğim yere uzak olduğunu sandığım bara benzeyen bir yere gitmeye çalıştım. Bu en zor kısımlardan biriydi. Bunu biliyordum. Yeri buldum. Kapıda anlaşamayacağımı düşünürken, İngilizce bilen birisinin olması hem moralimi bozdu hem de zaman kaybetmediğim için beni rahatlattı. Evet doğru, herkez bana bakıyordu. İşin kötü tarafı sağlı sollu masaların arasında oluşan yapay koridoru kullanarak bara kadar gitmem gerekiyordu. Sadece orada boş yer vardı. Beynimin derinliklerinden gelen fısıldamaların aksine yavaşca ilerledim. Arkama baktıktan sonra oturdum. Barda dizili olan ve hiçbirisinin etiketlerinin birçoğunuzu cezbetmeyeceğine inandığım cinsden içkiler sıralı duruyordu. Gözüme kestirdiğim votkayı ısmarladım. Barmen önce bir şeyler söyledi ve anlamadığımı görünce el işaretleri ile bardak üzerinde bir takım ölçüler gösterdi. Bardağın yarısına kadar olan ölçüyü seçtiğimi belirten el işaretimi hemen anladı. Sto Gram (100 gram). Soda olduğunu sandığım biraz fazla gazlı sıvıyı da elde ettikten sonra saatlerin nasıl geçtiğini farketmedim. Üstelik yanıma benimle konuşmaya çalışan insanların gelmesi ile bayağı bir eğlendim. Çin sodası, sek sıcak votka, az anladığım bir dil, yeni aşkım ile aramızda o ana kadar varolan duvarı ortadan kaldırmaya yetti.

Daha sonra temiz havası ile meşhur Köktepe, Medeo, Çimbulak, hafta sonu serinlemek isteyenlere Gapçıkay gölü ya da küçük Alm-Ata nehri, doğanın içinde gezinti için Tien - Shan dağlarının etekleri, isimlerinin çok önemli olmadığını düşündüğüm bir yığın park, müdavimi olduğum bir kaç bar ve gülümsemelerin hiç eksik olmadığı restoranlar benim için uğrak yerler olmuşlardı. Her gezi bana yaşayanların dilini öğretiyordu,  bana kendi hikayesini anlatıyordu, bana beni gösteriyordu. Aşkımız ilerlemişti, şimdi daha rahat hareket edebiliyordum ve ne istediğimi biliyordum. O da ilk izlenimlerin ne kadar yanlış olabileceğini bana çoktan kanıtlamıştı.

6 ay sonra ilk aşkımı geride bıraktım. Onunla ilgili bir kart, fotoğraf yoktu. Onu anımsatacak, elimde tutacak, ona sarılacak bir hediye bile yoktu. Onu hiç aramadım. Ama onun vermiş olduğu, daha sonrası için bana uzaklarda yol gösterecek bilgiler ve halen nasıl çözdüğümü unutmadığım bir yabancı dil vardı. Onu hatırlamam için yeterliydi. Tarihi yerleri hala bilmiyorum, ama sabahın erken saatlerinde temizlik yapan emekliler grubu bana zaten geçmişten yeterince bilgi vermişlerdi. Ya müzeler, emin değilim. Tabi bir istisna var, onun sayesinde çizmeye başladığım kendi portrem.

 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.