YAZARLAR
Çelik SÜZEN
Semerkant'a doğru | Semerkant'a doğru |
|
|
|
| Çelik SÜZEN | |
|
Sayfa: 7 / 7 Semerkant yolunda Hiç zaman kaybetmedim. Cemal her zamanki gibi Tatar doktorumuzla koyu bir muhabbet halindeydi. Beni gördü, ayağa kalktı. "Bir yere mi gidiyoruz?" diye sordu. "Evet, Semerkant'a" dedim. Ne de olsa 1 hafta zamanım vardı. Hoca Ahmed Yesevi Türbesi arkamızda kalmıştı. Kitabı çantamın içinden çıkardım. Rastgele bir sayfa açtım ve okumaya başladım. "Ey doğru yolun yolcusu, çaresiz kalma; Tekrar kitabın başına döndüm. Sırayla okumaya başladım. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Kazakistan - Özbekistan sınırına gelmiştik. Sıraya girdik. Polis kontrolüne yaklaştık. Geç işareti yaptılar. Sanırım acelem olduğunu anladılar. Yola devam ettik. Taşkent'e geldiğimizde son 3 aydır yaşadığım yerlerin gerçekten de zor yerler olduğunu anladım. Oldukça düzenli bir şehirdi. Yemek yedikten sonra, yola devam ettik. Dörtlüklere dalmış olduğumdan çevreme bakamaz olmuştum. "Yaşamanı akla uydurman gerekir, Mistik kent: Semerkant 5 saatlik yolculuğun sonunda, akşama doğru Semerkant'a vardık. Hemen bir otele yerleştikten sonra, dışarı çıktım. Cemal yorgunluktan uyuyakalmıştı sanırım. Etrafıma bakarak ilerledikten sonra, çekici yemek kokularının geldiği bir restoranın önünde durdum. İçeri girdim ve pencereye yakın bir yere oturdum. Özbeklerle anlaşmak Kazaklar ile anlaşmaktan daha kolay olduğu için yemek ısmarlarken zaman kaybetmedim. Et şiş ve Özbek Pilavı. Dışarı bakıyordum. Nereye gidebilirdim bu saatte bilmiyordum. Aslında nereden başlamam gerektiğini de bilmiyordum. Kokusu kadar tadı da güzel olan yemeğin ardından kendimi dışarı attım. Hava sıcaktı. Nereye gittiğimi bilmeden ilerliyordum. Pazara benzer bir yerin yakınlarında bir camii farkettim. Ona doğru ilerledim. İşte karşımda duruyordu. Girişine yaklaştım. Minareleri yıkılmış gibiydi. Girişin hemen arkasında üst tarafta oldukça büyük bir kubbe göze çarpıyordu. Duvarlardaki motifler dün yapılmış gibiydiler. Elimi duvara koydum. Öylece kalakaldım. Geçmişin enerjisini elde etmeye çalışıyordum sanki. Birden sırtımda bir el hissettim. Geri döndüm. Yaşlı bir Özbek karşımda duruyordu. Elimi duvardan çekmeden durmaya devam ediyordum. Oldukça yaşlıydı, geçmişten gelmiş gibiydi.. Önce o sessizliği bozdu. Anlayamadığım bir şeyler söyledi. Sadece "Han" kelimesini kulağım yakalayabildi. Hangi dilde cevap vermem gerektiğine karar veremedim. Türkçe, Özbekçe ve Kazakça karışık bir şeyler söyledim. Anlaşamadık. Oradan ayrılmaya karar verdim. Elimi duvardan çektiğim sırada, daha genç biri yanımıza yaklaştı. Ona sordum, "Amca bana ne diyor anlamadım." Aralarında geçen konuşmadan sonra, genç olanı bana döndü ve, "Karanlıkta bir şey göremezsiniz, gün ağırınca Registan Meydanına, medreselerin oraya gidin" diyormuş dedi. Teşekkür ettim ve oradan hızla uzaklaştım. Ara sıra güvenliği elden bırakmamak gerektiğini hatırlamakta fayda vardı. Otele geri döndüm. Cemal'den eser yoktu. Odama girdim. Hava daha da sıcaklaşmış gibiydi. Pencere kenarına oturdum ve uzakta gördüğümü sandığım karaltılara doğru bakmaya başladım. Gizemli bir manzara olduğunu düşündüm. Çantamdan dörtlükleri çıkarttım. Sonlara yaklaşmıştım. Semerkant'ın karaltıları, arkamdan vuran odanın ışığı ve geride kalan dörtlükler, ne yapmam gerektiğine karar vermişlerdi. "Bu kubbe altındaki bin bir belayı gör; |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.