YAZARLAR
Çelik SÜZEN
Semerkant'a doğru | Semerkant'a doğru |
|
|
|
| Çelik SÜZEN | |
|
Sayfa: 4 / 7 Hoca Ahmed Yesevi Tekrar yollara düştük. Yaşlı Kazak amcadan aldığım Türk Malı gofretleri Cemal ile yedikten sonra, bir sigara daha yaktım. Sigara içmeyen Cemal, bu seferlik izin vereceğini ama bir daha arabasında sigara içmemem gerektiğini ilk defa dile getirdi. Teşekkür ettikten sonra sigaramdan derin bir nefes çektim. Manzarada değişiklik yoktu. Yavaş yavaş gözlerim kapanıyordu. Tam uykuya dalmak üzereydim ki, Cemal şehire gelmek üzere olduğumuzu belirtti. Gözümü açtığımda yüzlerce kerpiçten yapılmış, bakımsız evleri farkettim. Yolun sağındaki kerpiç evler ve onların etrafındaki doğa ile tamamen uyumsuz olan bir inşaat gördüm. Tatil köyü tipinden 3 bina vardı. Biri bitmek üzere, diğer ikisi belli belirsiz. Çölün ortasında tatil köyü fikri beni bir hayli eğlendirdi. Cemal, "Yesevi Üniversitesi orası" dedi. Ben de içimden çalışacağım yer yani diye geçirdim. Şehir merkezi girişine doğru bir yapı daha belirdi karşımızda. Bu da inşaat halindeki üniversite binaları gibi aykırıydı çevresine. Biraz daha yaklaşınca gerçekten büyülü bir güzelliği olduğunu gördüm. Çölün ortasında yüzyıllarca dimdik ayakta kalabilmiş bu yapı Hoca Ahmed Yesevi'nin türbesiydi. O an kafamın içinde okuduğum bilgileri gün ışığına çıkartmaya çalıştım. Aklıma Evliya Çelebi'nin Yesevi'nin soyundan geldiği ile ilgili bir takım bilgiler geldi ama emin olamadım. Babasının zamanının önde gelen alimlerinden İbrahim Şeyh olduğunu da hatırladım. Neden bilgiler istendiği zaman değil de istenmediği zaman ortaya çıkar bir türlü anlamamışımdır. Kendimi biraz daha zorladım. Hoca Ahmed Yesevi'nin İslam Dünyası için çok önemli biri olduğuyla ilgili bilgileri de su yüzüne çıkardım. Biraz daha derken, beynim iki ismi serbest bıraktı. Semerkand ve Buhara. Bir cahillik sonucu Cemal'e nerede olduklarını sordum. Aslında amacım ne kadar uzak olduklarını öğrenmekten ibaretti. Cemal gülerek "Onlar Özbekistan'da" dedi. Ben de içimden "Biliyorum biliyorum", dedim. Polis kontrolü Şehir arkamda kalmıştı. Dönüp baktığımda tek katlı evleri ve gökyüzünde parlak olmayan yıldızları farkettim. Akşam oluyordu. Biraz daha ilerledik ve çevremdeki görüntü birdenbire değişti. Sağlı sollu ağaçlar, bir kaç ufak dere, engebeli bir arazi. 30 dakika boyunca doğa böyle devam etti. Uzakta polis kontrol noktasını gördüğüm an Kentau Şehri tabelasını geçmek üzereydik. Durduk. Bu sefer aşağı indik. Evraklarımız incelendi. Kulübe benzeri bir yerden bir polis daha belirdi ve kendisi ile gelmem gerektiğini eli ile belirtti. İçeri girdim, sigara dumanı ve keskin votka kokusunun içinde 3 polis daha oturuyordu. Tepeden aşağı beni süzdüler. Beni içeri çağıran polis kapıyı kapattı. Cemal'in içeri girmesine izin vermediler. Bilmedikleri bir şey vardı, benzeri olaylarla defalarca karşılaşmıştım. Bana evraklarımın eksik olduğunu gramatik olarak yanlış bir Rusca ile söyledi. "Hangi evrak eksik?" diye sordum. "Şehire giriş izniniz yok" diye yanıtladı biri. Eski Sovyetler Birliğinden kalma şehir izni ile ilgili gerçek burada halen devam ediyordu anlaşılan. Bir an haritaların unutmuş olduğu bu şehirdekilerin de gelişmelerden haberleri olmadığını düşünmeden edemedim. "Şehir izni almam için ne gerekiyor?" diye sordum. 100 dolar karşılığında verebileceklerini mırıldandılar. Ben de, hepsine birer şişe votka alacağımı söyledim ve çok susadığımı bir bardak votkaya ihtiyacım olduğunu ekledim. İlkini orta seviye bir Kazakça ile söylemiştim. İkinci kısım ise Rusçaydı. Beklediğimin aksine hemen kabul ettiler, bardağı uzattılar, yoldan geldiğimi ima ederek bardağın üçte birine kadar votka koydular. İçtim. Bir dakika izin istedim ve dışarı çıktım. Cemal'e içki almasını söyledim, ve çantamdan yarım karton sigara çıkarttım. İçeri tekrar girdiğimde bardağım tekrar doldurulmuştu. Sigaraları masanın üstüne döktüm, içinden bir paket açtım, ve herkesin paylaşmasını sağladım. Sigaralar yandı. Adımı söyledim, onlar da kendilerini bana tanıttılar. Beni kulübeye çağıran polisin ismi Sultan'dı. "İlk defa böyle bir Kazak ismi duyuyorum" dedim. "Ben Özbeğim" dedi. Ben de, "O zaman senin ismin Sultan Eke" dedim. Hepimiz güldük. Özbeklerin isimlerin sonuna eklediği bu ekin aslında bey anlamına geldiğini daha önceden öğrenmiştim. Cemal geldi. İçkileri biraz öfkeyle polislere verdi. Bir defter kağıdı yırtıldı. Tekrar kağıt ikiye bölündü. Üzerine bir şeyler yazıldı. Pasaport bilgilerimi eklediler. Bir damga, arkasından imza, işte şehir iznim hazırdı. |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.