YAZARLAR
Çelik SÜZEN
Bir Los Angeles Günü | Bir Los Angeles Günü |
|
|
|
| Çelik SÜZEN | |
|
Arabamı Koreli bir şirkete ait binanın yakınlarına park ettiğimde, etrafımda bulunan evlere dikkatlice bakmaya başlamıştım. Los Angeles'ın Wilshire bulvarı çevresi Beverly Hills bölgesini aratmayacak tipten evlerle doluydu. Semt sessizdi. Evler de. Ancak, içinde yaşayanların hiç de sessiz olmayan bir dünyaya ait olduğunu öğrenecektim. Binaya doğru ilerledim. T.C. Başkonsolosluğu, bu binanın içinde bir yerlere tıkılmıştı. 2.kata geldiğimde küçük konsolosluğumuzun bir hayli kalabalık olduğunu gördüm. İçeri zorlukla girdikten sonra, durumumu anlattım. Bana pasaportumu 3 saat sonra alabileceğimi söylediler.Tekrar dışarı çıktıktan sonra, bir süre arabanın içinde oyalanarak önümde bulunan 3 saati nasıl değerlendirmem gerektiğine karar verecektim. Bir yerlerden kahve buldum. İrlanda Kremi de. Müziği açtıktan sonra bu ülkede geçirdiğim son 3 seneyi düşünmeye başladım. Bu şehri sevmiştim. Çevresini de. En çok San Diego şehri hoşuma gitmişti. Irvine yaşamak için fena sayılmazdı. Biraz daha uzaklara gidersek, Santa Barbara ve çevresi de büyüleyiciydi diyebilirim. Bunlar bilinen yerler. Ya bilinmeyenler. San Diego yakınlarındaki Temecula son zamanlarda sık sık gittiğim yerlerden biriydi. Oldukça güzel bir şehir. Rancho Cucumango, hatta Riverside bile iyi sayılabilir. Kuzey şehirleri de güzeldi. Pasifik Yolu üzerinde gördüklerimin hemen hemen hepsini sevmiştim. Palm Springs'i unutmamak lazım. Değişik bir yer. Ya Long Beach. Şöyle böyle bir yer. Sonra diğer şehirleri düşünmeye başladım. Eskide kalanları. Moskova, Samara, Minsk, Vilnius, Kiev, Alma-Ata, Taşkent, Çimkent, Yerevan, Tiflis ve diğerleri. Sonra da aklıma, İstanbul, İzmir, Antalya, Bodrum ve yaşadığım şehir olan Ankara geldi. Bazılarını sevmiştim, ama bazılarından da nefret etmiştim. Bazıları için hiç bir şey hissetmemiştim. Neden? Arabanın içinde bu düşüncelerle eğlenirken, yanıma yanaşan polis arabasını farketmemiştim. Aynadan memur ile göz göze geldik. Işıklar yandı. Kırmızı ve Mavi. Ellerimi direksiyonun üzerine koydum. Memur arabadan indi. Arabamın arkasına geçti ve plakaya baktı. Sonra yanıma geldi. Camı tıklattı. Hızlı bir şekilde açtım. "Merhaba. Bayım arabanın içinde ne yaptığınızı sorabilir miyim?" İstediklerini verdim. Memur sakin bir şekilde arabasına gitti. Bilgisayardan beni kontrol edeceğini biliyordum. Aynadan göz göze geldik. Eliyle beni çağırdı. Yanına gittim. O da dışarı çıktı. Sanırım benim iki katım kadardı. Tabi kurşun geçirmez yeleğin vermiş olduğu ekstra iriliği unutmamak lazım. "Emin, burası nezih bir bölge. Sizi gören birisi, 911'i aramış. Ne kadar süredir arabadasınız bilmiyorum ama herhalde birileri sizden şüphelenmiş" Arabayı çalıştırdım. Memur arabasına geri dönüyordu. Evin birinden çok şık bir bayan çıktı. Memura doğru ilerlemeye başladı. İçimden bir ses beklememi söyledi. Neden bilmiyorum. İkisi konuşmaya başlamıştı. Beklemekten vazgeçtim. Tam o sırada, memurun eli ile durmamı işaret ettiğini gördüm. Durdum. İkisi beraber bana doğru yürürlerken, ben de arabadan dışarı çıktım. Memurun temiz ve ütülü üniforması, bayanın ise son derece şık kıyafetini bir an gördükten sonra, kendi kıyafetimin iyi olmadığını düşündüm. Öğrencilik işte. "Selam, özür dilerim, polisi ben aradım. Ama bu aralar burada bir kaç hırsızlık olayı olduğunu duymuştum. Sanırım panikledim." Arabaya geri döndüm. Konuştuğum bayan ise beklenmedik bir şekilde sormadan arabamın arkasına atladı. Alışkanlık işte, şöför tarafından kullanılan arabalarda hayat geçince insan ister istemez bu tip bir hareketi kolaylıkla yapabilir. Garaj girişine doğru döndüm ve rampaya park ettim. Karışık duygular ile birlikte bayanı takip ettim. Her zaman merak ettiğim evlerden birisini nihayet yakından tanıyacaktım. Ne şans! "Ne tür kahve seversin" Evi dolaşmama izin verdi. Ama üst kata çıkmadım. Evin bir köşesinde Türkiye'den alınmış olduğu belli bir takım şeyler vardı. Sonra balkona yöneldim. Son derece iri bir köpek ile burun buruna geldim. Sadece havayı koklamakla yetindi. Ben de anlamsız bir şekilde başını okşadım. Dışarı çıktım. Olağanüstü büyük ve güzel bahçeyi önüme alacak şekilde oturdum. Düşüncelere devam etmenin tam zamanıydı. İki saatten fazla Angie ile konuştuk. Aslında o konuştu desem yanlış olmaz. Zamanım dolmuştu. Angie sigarayı yeni bıraktığını söylemişti ama şimdi elimde boş bir paket vardı. Koca bir paketi beraber tüketmiştik. Bir kaç fincan da kahve. İki telefon ve bir cep telefonu sık sık konuşmamızı yarıya bölmüştü. Kimi zaman küfürlü konuşuyordu, kimi zaman da çok sakin ve nazik. Bazen heyecanlanıyordu. Bazen de sadece karşı tarafı dinliyordu ya da dinler gibi gözüküyordu. Senelik 360 bin dolarlık kontratla çalışan birisinin hayatından bir kesiti canlı bir şekilde izliyordum. Ne şans! "Gitmem gerek her şey için size teşekkür ederim" Pasaportumu aldıktan sonra, aklıma "Venice Beach" geldi. Bir telefon buldum. Orada yaşayan bir arkadaşım vardı. Uzun zamandan beri görüşmemiştik. "Chiyo selam, Emin ben.Yakınlardayım sana uğramak istedim" Adresi aldım. Yaklaşık 30 dakika sonra evini buldum. Chiyo pencereden bakıyordu. Dışarı çıktı. Birbirimize sarıldık. "Uzun zaman oldu. Nasılsın?" Venice Beach'de saatlerce dolaştık. Paten yapanlara baktık. Müzisyenler ve ressamlarla ilgilendik. Hediyelik eşya satan dükkanlara girip çıktık. Bazı şeyleri anlatmak imkansızdır. Onun için Venice Beach ve içinde görebileceğiniz yaşamı sizlere bırakıyorum. Umarım bir gün yolunuz düşer. "Emin, benim şehrim Kyoto. Çok tutucu bir yer. O hayattan kaçmak istedim. Tek istediğim, daha medeni bir şehre kaçmaktı. Tek hayalim buydu. Sonra, benimle bu hayatı paylaşabilecek birisini aradım. Yeni bir hayali kovalamaya başladım. Onu da yakaladığımı sanmıştım. Ama öyle değilmiş. Bu çok sevdiğim şehir artık bana yabancı. Üstüme geliyor. Artık onu tanıyamıyorum. Hepsi bu" Tekrar yola koyuldum. Konsolosluğun önünden geçtim. Sabah park ettiğim garaj girişi doluydu. Hatta sokakta yer yoktu. Angie'nin evinin önünde en az 10 araba vardı. Tanımadığım bir kalabalığa girme fobim bu sefer ortalarda gözükmüyordu. Arabayı başka bir sokağa park ettim. Angie için aldığım şarap ile birlikte yürümeye başladım. Kapıyı çaldım. Tanımadığım bir tip kapıyı açtı. Sanırım hizmetçiydi. İçeri geçtim. Masanın etrafında tarzları ile benden çok farklı sadece erkeklerden oluşan bir grup hararetle bir şeyler tartışıyordu. Angie yanıma geldi. "Millet. Bu size bahsettiğim kişi" Masaya oturdum ya da bir yerlere sıkıştım demek daha doğru olacak. "Tekrar merhaba. Angie söylemiştir, ben gezilerimle ilgili notlar alıyorum. Sizlere şehirler hakkında bir kaç şey sormak isterim. Eğer izin verirseniz, başka şeyler de sorabilirim" Bir Los Angeles günü bitmek üzereydi. Pasifikten gelen rüzgar ile birlikte gece başlıyordu. Son zamanlarda yakalamış olduğum özgürlüğün hoş ağırlığı ile birlikte ilginç bir LA gecesinin beni beklediğini sezmiştim. Diğerleri ise başlarına ne geleceğini bilmeden kibarca sorularıma cevap veriyorlardı. Bir an evi aramayı düşündüm, sonra vazgeçtim. Muhtemelen Remzi en sevdiği yemeklerden birini yapmakla meşguldü, ya da uyuyordu. Ben ise neden Los Angeles'da kalmamam gerektiğini öğrenecektim. İlginç bir tesadüf net cevapları beraberinde getiriyordu. Net cevaplar. Hepsi yıllar sonra başıma gelebileceklerin bir özetiydi. Evet, bu durumda eve dönemezdim. Sanırım, bir Los Angeles gününü tamamlamadan eve dönmek doğru olmazdı. |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.