YAZARLAR
Çelik SÜZEN
Hamburger Tepesi | Hamburger Tepesi |
|
|
|
| Çelik SÜZEN | |
|
Haziran ayının son günlerine yaklaşırken, şirket içinde tuhaf bir rahatlık seziliyordu. Büyükelçilik görevlilerinde de aynı durumu gözlüyordum.
Prefabrik şantiye binasından dışarı çıkıp, önümde hararetle çalışan işçilere baktıktan sonra Mike ile göz göze geldim. Beyaz yüzü gözlerinin altında halkalanmış mor çizgilerle renklenen genç mühendis, mavi gözlerini saymazsak yüzüne pek yakışan morluklarla, yaklaşan 4 Temmuz (The Independence Day – A.B.D’nin Bağımsızlık Günü) tatilinin rehavetine kapılmayanlardandı.
Hemen arkasında Pat ve Ike kendi aralarında fısıldaşıp, gülüşüyorlardı. Raul ise her zamanki gibi baygın baygın alet çantasına bakıyordu. Eminim, yine bazı el aletlerini kaybetmişti. Gerçek bir kızılderili olan Russ ise var gücüyle sağında bulunan duvarı yıkmaya çalışıyor, bir taraftan da Mike ile bir şeyler konuşuyordu. Biraz uzakta Tom ve Eric sigara içiyorlardı. Sıcak bir Alma-Ata günü bir acayip toz bulutu içinde devam ederken, 4 Temmuz hazırlıklarına başlayan patronum Frank uzakta belirdi. Onunla aramız hiç iyi değildi. Her defasında kavga ediyorduk. Arkasından şantiye şefi Marshall ve malzeme sorumlusu Kelly geldi. Bana selam verdikten sonra Marshall’ın odasına geçtiler. Beş dakika sonra ben de çağırıldım. Kısa bir süre sonra, 4 Temmuz parti hazırlıkları ile ilgili bütün planlar yapılmıştı. Alışveriş işini Kelly üstlenmişti. Frank elçilikten bir yer ayarlayacaktı. Bana ve Marshall’a da kağıt işleri kalmıştı. Vietnam savaşında ofis görevlisi olarak çalışan Marshall, proje boyunca bizimle çalışan diğer işçilerin isimlerini bir kağıda yazarken, aralarında Vietnam’da ön saflarda savaşmış olanların yanına birer artı koyuyordu. “Ne için bunlar?” Marshall bir an yüzüme baktı. “Onlara ekstra bir gün izin vereceğim.” İsimlere baktım. Bir kaçını gayet iyi tanıyordum. İçlerinden biri hemen gözüme çarptı. Diğerlerinden farklıydı. Tom, projeye geç başlayanlardandı. Sessiz bir tipti. Ama işinde çok iyi olduğunu kısa sürede kanıtlamıştı. Kendisi ile çok az konuşmuştuk. Genel olarak, futbol ve kızlardı sohbetlerimizin konusu. Elçilik binasının arkasında bulunan “Şampanski” adlı barda iş çıkışı muhabbetlere katılır, hep az konuşurdu. Her seferinde en fazla konuşan Eric olurdu. Bir de Dick vardı. Gerçekten keyifli bir insandı. Bu tek sosyal aktivitemiz denilebilirdi. Bir süre sonra Vietnam’da savaşanlar ile savaşmayanların aynı masada olsa da ayrı ayrı oturduklarını fark ettim. Bir Türk olarak anlayamadığım bu tuhaf durumun sebebini sorduğumda Eric hemen devreye girerdi. “Çelik, sen anlamazsın. Bu salaklar savaşmaya gittiler ve bütün piliçler bize kaldı. Onun için biz yan yana oturamayız.” Bütün grup bu açıklamaya gülerdi. Yeterince bira geçmişe gülmeyi daha kolay kılıyordu. 2 Temmuz günü tatil başladı. Saat 4 gibi ofiste içmeye başladık. Bir buçuk saat sonra şantiyeden ayrıldım ve her zaman gittiğimiz bara doğru yollandım. Kelly ile buluşacaktık. Beş dakika içinde barın bahçe bölümünde boş bir masaya oturmuştum bile. Hava bunaltıcıydı. Kelly gelmeden soğuk bir bira daha içmeye karar verdim. Bir iki yudumdan sonra, karşıdaki masada oturan iki Kazak’la göz göze geldim. Neden bilinmez, bizleri sevmiyorlardı. Kafamı çevirdim. Tam o sırada Kelly geldi. Hemen biraları tazeledik ve parti için nelerin yapıldığını konuşmaya başladık. O sırada Kazaklardan biri yanımıza geldi ve izin istemeden masamıza oturdu. Leş gibi votka kokusu bütün gücü ile kendini belli ediyordu. Anlamsız bir hareketle Kelly’e sarılmaya çalıştı. O anda ani bir refleksle ayağa kalkıp, bütün gücümle vurduğumu hatırlıyorum. Yarı sarhoş Kazak yere düşerken diğer Kazak’ın koşarak üzerime geldiğini gördüm. Toparlanmaya çalışırken ben de yere düşmüştüm. Birden bağırışmaları duydum. Hızlı bir şekilde ayağa kalktığımda karşımda duran öfkeli Kazak’ın elinde bir bıçak olduğunu farkettim. Diğeri yerdeyken bana tekme atmaya çalışıyor, karşımda duran Kazak ise boş gözler ile bana bakıyordu. Tam olarak ne yapacağımı bilmiyordum ama ilk hamlenin O’ndan gelmesini bekledim. Yerdeki de ayağa kalkmış, tam bana vurmaya hazırlanıyordu ki tekrar yere düştü. Çok kötü bir düşüştü. O arada, Tom hızla yanımdan geçti. Elinde bıçak olan Kazak’ın üstüne doğru ilerledi ve bir anda diğer Kazak da yere düştü. Tom bıçağı bir tarafa fırlamış olan Kazağı yerden kaldırdı. Anlamsız bir refleksle Tom’u durdurmaya çalıştım ama yeterince güçlü değildim. Son bir darbe ile Kazak yol kenarına düştü ve kalkamadı. Olayların üstüne gelen polislere elçilik kimliklerimizi gösterdik. Polisler daha fazla soru sormadan, olayı başlatan iki Kazağı alıp kayboldular. Sinirlerin yatışması için altı bira aldık. 10 dakika sonra altı tane daha. Ancak üçüncü turda konuşmaya başlayabildik. Kelly kendine gelmişti. Tom ise eski sakin tavrına bürünmüştü. Ben ise olay anında aldığım darbeleri kontrol ediyordum. Elimde hafif bir sızlama vardı, bir de ayak bileğimde bir şiş. Sessizliği Tom bozdu. “Bütün hayatım boyunca şiddetten nefret etmişimdir. En azından savaşa kadar. Sonra üniversiteye başladım. İnşaat mühendisi olacaktım. Savaş başladı ve neden bilmiyorum gönüllü olarak orduya yazıldım. Kısa ama sert bir eğitimden sonra, Vietnam’da kendimi inanılmaz bir dehşetin içinde buldum.” O sırada Dick geldi. Olanları hızlı bir şekilde O’na da anlattık. Sadece gülmekle yetindi. “Tom’u Vietnam’dan beri tanırım. Orada başına bir şey gelmedi, burada da başına bir şey gelmez, merak etmeyin” dedi. Hep beraber güldük. Dedim ya, bir kaç bira insanı kolaylıkla güldürebiliyor. “Sen yeni nesilsin, hangi filmleri seyrettin?” İlk aklıma gelenler dudaklarımdan dökülüverdi: “Müfreze” ve “Hamburger Tepesi” Tom gülmeye başladı. Daha fazla bir şey sormadım. Yüzündeki ifade benim için yeterliydi. Hep beraber kalktık ve Kelly’nin evine gittik. Yeterince içmiştik. Ama Onlar devam etmeye karar verdiler. Kısa süre içerisinde diğerleri de geldi. Rus sevgilileri ile beraber gelmişlerdi. Ne tezat. 4-5 saat sonra, Dick, Tom ve Eric evden ayrıldılar. Diğerleri de yavaş yavaş yok oldular. Ortada boş şişelerden başka bir şey kalmamıştı. Kelly ayakta durabilecek durumda değildi. Kapı çalındı. Frank ve Marshall gelmişlerdi. Onların durumu da hiç iyi değildi. Partinin bittiğini anlayınca Swiss Club’a gitmeye karar verdiler. Eve gidecek durumda değildim. En yakın kanapede uyumaya karar verdim. Kelly çoktan sızmıştı. Baş ucumdaki ses ile irkildim. Önce, telefon sesini çalar saat sandım. Sonra, Kelly’nin telefonu açmasını bekledim. Sonunda telefona bakmak için hamle yaptım. Eric bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Panik içerisinde konuşuyordu. Hem güneyli hem de alkollü olduğu için dediklerinin çoğunu anlayamamıştım. Sakin olmasını, yavaş konuşmasını söyledim. Marshall ve Frank’e ulaşamadığını söyledi. Israrla Kelly ile konuşmak istiyordu. Kelly ise 4 Temmuz’a kadar uyanabilecek gibi değildi. Eric ile konuşmaya devam ettim. “Çelik, dinle beni başımıza çok kötü bir şey geldi. Kızlarla başka bir bara gittik. Barın önünde bir havuz vardı. Önce kızlar havuza atladı, sonra ben. Dick ve Tom ise havuza girmek istemediler. Sonra Tom koşarak havuza atladı. Şu anda durumu çok kötü. Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Lütfen elçilikten birileri gelmeden siz buraya gelin.” Kızlardan birisi adresi verdi. Hızla dışarı çıktım. İşin en acı tarafı ise Marshall, Frank ve Kelly yoktu. Kağıt üzerinde Frank’in yardımcısı bendim. Yani bu duruma ben müdahale etmek zorundaydım . Sabah 4 gibi dışarıda bir araç bulmaya çalışırken, elçilik acil telefon kartımın yanımda olması beni biraz rahatlattı. Yoldan geçen bir araç durdu. Son derece sarhoş üç Rus ile pazarlık sonrasında olay yerine doğru yoldaydık. Eric kaldırımda oturuyordu. Kızlar ağlıyordu. Dick ise Tom’un başında bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Tom kısa boyluydu ama oldukça güçlü bir yapısı vardı. Gökyüzüne bakarak bir şeyler söylüyordu. Göz göze geldik. Bir şeyler yapmaya çalışan Dick’i ittim. “Tom ne oldu?” “Dostum, sanırım boynumda bir sorun var” Olabilecek en kötü şeyin olduğunu düşünerek, bara doğru ilerledim. Marshall’ı aradım. Telefona kimse cevap vermedi. Aklıma gelen tek isim en samimi arkadaşım Mike oldu. O’nu aradım ve telefonda her şeyi anlattım. Bir saat sonra elçilik doktoru, Tom’un boynunun kırıldığını ve durumunun kritik olduğunu söyledi. Bir gün sonra Almanya’dan elçilik uçağı geldi. Güvenmediğimiz Kazak ve Rus doktorlar Tom’un daha fazla dayanamayacağını söylemişlerdi. Ama O, bir gün dayandı. Sadece ağrı kesicilerle yaşıyordu. Tom’u uçağa bindirirlerken, doktorlar yolda hayatını kaybedebileceğini söylemişlerdi. Tom iki gün sonra başarılı bir operasyon geçirdi. Felç kalmayacaktı. Ama altı ay kadar dinlenmesi gerekiyordu. 4 Temmuz partisi çok kısa sürmüştü. Bir kaç bira sonrası bile hala gülemiyorduk. Hepimiz operasyona girmek üzere olan Tom’u düşünüyorduk. Sessizliği Dick bozdu. “Merak etmeyin! O tepeden canlı çıkmıştı, bunu da atlatacaktır!” Biraz sonra Marshall partiye katıldı. “Arkadaşlar Tom hayati tehlikeyi atlatmış haftaya evinde olacak” İçkilerimizi onun şerefine içtikten sonra, hayat yavaş yavaş normale dönmeye başladı. Bir süre sonra müzik eşliğinde insanlar kendilerini sonsuzluğa bıraktılar. Biralar arka arkaya tüketilirken, her şeye gülüyorduk. Bir an Eric ile göz göze geldik. Yanıma geldi. “İşte bunun için ordudan kaçtım, arkadaşlarımın yok oluşunu görmemek için. Korkum az kalsın beni burada yakalayacaktı. Sanırım ben şanslı bir adamım!” Biradan bir yudum aldıktan sonra, savaş sırasında San Francisco’da yaşadıklarını anlatmaya başladı. Etrafımız kalabalıklaşmıştı. Hepimiz gülüyorduk. Bir hayli biradan sonra geçmişe gülmeye başladık. İnsanların bize kendi gördüklerine dayanarak anlattığı geçmişe. Kelly ile partiden ayrılıp, yemekhaneye uzandık. İngiliz aşçımız James bizi görünce gülmeye başladı. “4 Temmuz! İmparatorluğumuzun bir sömürgesini daha kaybettiği tarih. Gelin çocuklar biralar benden!” Kelly gülmeye başladı. Ardından ağır bir Teksas aksanı ile seslendi: ”Hey, Aşçı! Biraların yanında yemek de istiyoruz. Bugün çok güzel bir gün!” ÇELİK SÜZEN'İN DİĞER YAZILARI
{modulebot module=İLGİLİ LİNKLER} |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.