YAZARLAR
Çiğdem ÜLKER
Yeşilırmak'ın kıyısında Amasya | Yeşilırmak'ın kıyısında Amasya |
|
|
|
| Çiğdem ÜLKER | |
|
Bir yaz sabahı Amasya'da, Sofular mahallesinde, Pirler parkının kenarından Çilehane Camiinin ve eski evlerin arasından inerseniz, Yeşilırmak'ı aşağıda ilk kez görürsünüz. Yeşilırmak, bereketi çağrıştıran toprak renkli suyuyla pek alımlı, pek ağır başlı bir sükûnetle akmaktadır. Ortasından bir nehir geçen bütün kentlerde olduğu gibi, Yeşilırmak da Amasya'ya, bir ferahlık, bir genişlik, vermektedir. M.Ö 120'ye dek Pontus Devletinin başkenti, 1402 Ankara Savaşından sonra da, Çelebi Sultan Mehmet'in idare merkezi Amasya, bugün de eskiyi hatırlatan bir vekarla karşılamaktadır ziyaretçilerini. Daha ilk görüntüler bile diğer Anadolu kentlerinden farklı bir yerde olduğunuzu fark ettirmektedir. Biraz Bursa, biraz Edirne ve biraz da Floransa çağrışımları vardır havada. Nehir, eski evler, üst üste yığılmış kültürler, bu kentte yaşamaktan mutlu oldukları ve onu sevdikleri yüzlerinden okunan Amasyalılar. Osmanlı daha Osmanlı olmadan, Konstantinople daha İstanbul olmadan; burada yerleşip camiini, imarethanesini, kütüphanesini kurmuş bir aşina kültürün içinde olduğunuzu fark edersiniz, içerilere yürürsünüz. Selçuklu'nun, Osmanlı'nın, Cumhuriyet'in eserleri ortadadır da, daha gerideki İlhanlıların, Danişmentlilerin hatta Pontus Devletinin ve Antik dönemin eserlerini görmek de hiç şaşırtıcı değildir, Amasya'da. 1413'e tarihlenen Çilhane Camii, bu kentin neredeyse en genç yapılarından sayılır, çünkü az ilerde Selçuklu'dan kalan sekiz yüz yıllık camiler, bimarhaneler, dağın nehre bakan yüzünde ise, M.Ö 300' e dayanan kale ve kaya mezarları da hâlâ dimdik ayaktadır. Gerçi, oturduğunuz kahvenin sahibine sorarsanız, yanınızdaki caminin adını bile bilmez, ona Pirler Camii der geçer, ama Yakup Paşa Çilhane Camii, tekkesi ve türbesi ile koca bir külliyedir ve bu kentte çok sık karşılaşacağınız pembe mermerleriyle çok da zarif durmaktadır. Halveti şeyhi, Pir Şücaeddin İlyas'ın türbesi de bu caminin yanı başındadır. Şeyh İlyas kentin bir bilim kenti olarak anılmasında pay sahibi olan bir Amasyalıdır. Öykü şöyledir: Şeyh İlyas, Moğol istilası sırasında, bilginlere çok değer veren Timur'la tanışır. Onun yaptığı bir bilim sınavının sonunda, bilgisinin gücüyle ve Timur'un tüm sorularını yanıtlamasıyla Amasya'yı, onun hışmından, Moğol askerinin yağmasından kurtarır. Bilimden bahsedince, sanatı unutmak ve Divan Edebiyatının ünlü kadın şairi Mihri Hatun'u saymamak, onun Amasyalı olduğunu söylememek olmaz. Zaten, Anadolu'nun bin yıllık aşk söylencesi, Ferhat ile Şirin öyküsü de Amasya çıkışlıdır. Anadolu'da yüzlerce yıldır anlatılan halk edebiyatımızın bu ünlü söylencesindeki, Ferhat ile Şirin öyküsündeki, susuzluktan kırılan kent, bu kenttir. Kentin sultanı Mehmene Hatun, güzeller güzeli kardeşi Şirin, Şirin'in aşkıyla, dağları delip kente su getirmeyi başaran taş ustası yiğit Ferhat, Amasyalıdır. Ve işte Ferhat'ın deldiği dağ, işte bu dağdır. Kentin batısına,Tokat'a doğru giderken Ferhat Dağının yamaçlarındaki kanallar, her ne kadar, Hellenistik Dönemde yapılmışlarsa da, Amasyalılar bu kanalları Ferhat'ın açtığını, söyleyeceklerdir size. Ferhat'ın öyküsüne ister inanın ister inanmayın, su kanalları, dağı bir sevgi kuşağı gibi kilometrelerce sarar. Amasyalılar anlatmaya devam eder. Ve eklerler, "Amasya'ya gelip de üç şeyi bilmemek olmaz." AMASYALILAR'IN ÜÇ GURURU Bu üç şeyden birincisi, işte bu Ferhat ve Şirin öyküsüdür ve Amasyalılar, 14 Şubat Sevgililer Gününün merkezinin burası olmasını istemektedirler ki gayet uygundur bu talepleri. Sevgi azizi Saint Valentin'in öyküsü, niçin Amasya'yı kendisine başkent edinmesin ki? İkinci dikkat konusu, elbette Amasya'nın elmasıdır. İki yılda bir meyve veren, ömrü de sadece yirmi beş yıl olan bu çok özel kokulu elmayı bugün bulmak da, yemek de pek öyle kolay değildir. Ayırt edici özelliği nedir, derseniz; üç şey söyleyebiliriz. I. Kokusu farklıdır ve aynı tohum, sadece bu toprakta bu kokuyu vermektedir. 2. Ortasından kestiğiniz zaman çekirdek haznesi beş köşeli bir yıldız görünümündedir. 3. Bir yüzü kırmızı diğer yüzü sarıdır. Bu nazlı mı nazlı elma, kentin en ünlü ürünüdür ve en önemli tanıtım aracıdır ama ne yazık ki pek ortalarda görünmeden yapar işini. Amasya çarşısı elmalarla dolu değildir, elma bulmak için bir hayli uğraşmak gerekir. Çünkü Amasya elması bir ihraç ürünüdür ve büyük ölçüde dış pazara satılmaktadır. Amasyalıların üçüncü sorusu ise şudur: "Beş değirmen taşını gördünüz mü?" Bu soruya, "Evet, Kale'ye çıkarken duvara gömülü iri yuvarlak taşları gördüm" diyebilirseniz, "Eh, o zaman bu kentin valisi olma şansınız var." diyerek sizinle şakalaşır Amasyalılar, çünkü bu soru, geçmiş zamanlarda, kentin sultanının adamlarına sorduğu sorudur ve Sultan, aldığı cevabı çok önemsemektedir. Bu bir dikkat sınavıdır . Sultan, dağdaki Kale'nin dik merdivenlerini tırmanırken taş duvara gömülü yuvarlak taşları fark bile etmeyen adamlarını dikkatsiz oldukları için görevlerinden uzaklaştırır. Osmanlının şehzadeleri de bu kentin çocuklarıdır? Osmanlı on beş ve on altıncı yüzyıllar boyunca, gelecekte devleti idare edecek olan padişahlarını bu kentte yetiştirmiş, onları burada devlet idaresine alıştırmış, bazılarını Amasya'ya vali olarak atamıştır. TACIN GİZEMLİ KENTİ İşte bu yüzden, Amasya, Şehzadeler Kenti diye anılır. Ve kentin asıl kimliği, Osmanoğullarının şehzadelerinin burada yaşamasına dayanır. Amasya'da valilik yapan şehzadelerden, 2.Murat, Yavuz Sultan Selim, Yıldırım Bayezid burada uzun yıllar yaşadıktan sonra, padişah olarak gitmişlerdir, başkent İstanbul'a. 1540 yılında kentin valisi olan Şehzade Mustafa, Amasyalılar'ın kalbini bir başka türlü fethetmiş, kendini çok sevdirmiştir, ama onun hazin sonu , Amasyalılarla Pây-i taht'ın arasını açmış, Kanuni Sultan Süleyman'ın, Amasya'yı ziyareti, hatta Avusturya büyükelçisini burada kabul etmesi bile Amasya ile saray arasındaki soğukluğu giderememiştir. 15. Yüzyılda Osmanlı diyarının altın şehridir Amasya... Devlete altı vezir, dört sadrazam armağan eder. Viyana önlerindeki ordu, bu kentin hemşehrisi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın komutasındadır. Devrin ünlü bilim adamları, Sabuncuzâde Şerafettin, Ak Şemsettin, Sucaettin İlyas Çelebi, Hayrettin Çelebi Amasyalıdır. M.Ö 64'de Amasya'da doğan Strabon, tarihin ilk coğrafyacısıdır ve kentten "benim şehrim" diye söz eder. Bugünün, Amasya'sı ise, hem şehzadelerin hem Strabon'un hem Ferhat ile Şirin'in hayatlarından izler taşır. Kente damgasını vuran, asıl kişiliğini veren, Yeşilırmak'ın kıyısındaki Osmanlı eseri II. Bayezid Külliyesi'dir. Bahçesindeki ulu çınarın kolları, yüzlerce yıldır imarethaneyi, türbeyi, kütüphaneyi, kuş saraylarını kucaklamıştır, ve onları korur gibi hâlâ canlı durur. Sekiz yüz yıllık Selçuklu eseri Burmalı Minare Camii, 1267 tarihli Gökmedrese , 1278 de yaptırılan Torumtay Türbesi Amasya'nın Selçuklu dönemi eserlerinden birkaçıdır. Bu eserlerdeki taş işçiliği, kentin bu geleneksel sanatının seçkin örnekleridir. Bugün, nehrin kıyısındaki Atatürk Caddesinde bir inci gibi duran Bîmarhane (Darüşşifa) İlhanlılar'dan kalan tek eserdir ve şimdilerde kentin konservatuarı burayı mesken edinmiştir kendine. KAYADAKİ MEZARLAR Şehre tepeden bakan dağdaki, Kral Kaya Mezarları ve Kızlar Sarayı bugünkü Amasya'nın en eski ayrıntılarıdır. Amasya kalesi, ırmağın yanı başında dimdik yükselen dağın doruğundan kenti seyreder. Kale, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde defalarca onarım gördüğünden, hâlâ pek sağlam görünmektedir doğrusu. Aynı dağın eteklerinde Pontus krallarına ait Kaya Mezarları ise, Amasya'nın dağdaki gözleridir. Çevreleri oyulmuş, ana blok, kayadan tamamen ayrılmıştır. Samsun yolu üzerindeki bir başka kaya mezarın adı ise "Aynalı Mağara"dır ve "Arzın büyük rahibi Tes" yazısını okursunuz mağaranın giriş kapısının üstünde. AMASYA YALI BOYU EVLERİ Gerçek Türk evinin ve ta Balkanlara kadar yayılan ahşap mimarisinin şık örnekleri olan Amasya evleri, kentin yüz akı olarak durur Yeşilırmak'ın kıyısında. Temelleri sanki nehrin suyu içindedir. İstanbul'un Boğaz'ın yalılarını anımsatırlar. Amasya'daki yalı boyu evlerinin temelleri, aslında tarihi sur duvarının, yani tam üç kültürün üzerinde yükselir. Üst üste yığılmış binlerce yıllık bir kültürün taşlarını kendilerine temel yapmış, üçüncü bin yıla gülümsemektedirler. Bugün çoğu restore edilmiş, hemen hepsi, koruma altına alınmış Amasya yalı boyu evleri, eski mimarimizin ve artık kaybolan kent dokumuzun seçkin örnekleri olarak dikkat çekerler. Bu evlerin en güzellerinden biri olan ve 1865'de yapılan Hazeranlar Konağı, bugün kentin etnografik müzesidir. Restore edilmiş bu zarif konak, adını, kendini yaptıran Hazeran Hanım'ından almaktadır. Haremiyle, selamlığıyla, ahşap bezemeleriyle, cumbalarıyla, avlusuyla bahçesiyle ve en önemlisi iç döşemesiyle Anadolu'daki müzelerin en çekici örneklerinden biridir Hazeran Hanım Müzesi.. Harem ile Selamlık arasındaki yemek servisini sağlayan "döner masa" ve penceredeki kafesler, eski yaşam tarzımızdan bugüne sızan hatıralardır. Danteller, kenarı oyalı yazmalar, tezgâhın üzerinde yarım kalmış halılar, işlemeli beyaz patiska perdeler, bebek beşikleri... Geçmiş hayatlarımızın unutulmuş ayrıntıları. "Hazeranlar Konağı'nın, yanı başında Hatuniye Camii vardır ve konağın bahçesi camii ile birbirine bağlıdır, Yıldız Hamamı, sokağa astığı çizgili peştemallar ve renkli havlularla daracık sokakta sıcacık durur. Amasya evleri "Bir rüyadan arta kalmanın hüznü" ile turizmin kente getirdiği cıvıl cıvıl neşe arasında kalmış ama oyunu yaşamaktan yana koymuş gibidir. Kentin çok eski sakinlerinden bazıları, beldeyi asla terk etmek istememiştirler ve hâlâ buralardadırlar. Bahsettiğimiz kent sakinleri kentin mumyalarıdır, kentin arkeolojik müzesinde tanışacağınız ve İlhanlılar'dan kaldığı tahmin edilen Mumyalardır. Bu mumyaların, yüzlerinin, yüz kemiklerinin, göz çukurlarının biçimi, onların genetik köklerinin Orta Asyalı olduğunu ortaya koyar. Amasya'nın bu en eski sakinleri, Mumyalar geçen yüzlerce yıla rağmen o kadar az aşınmışlardır ki, görünüşleri bir hayli ürkütücüdür doğrusu. Amasya bir "Mumyalar şehridir" demek de olasıdır. Mısır'daki mumya yapma tekniğinden çok farklı bir şekilde hazırlanmış bu mumyalar, yüzlerce yıldır, kendi kentlerini gözlerler. Amasyalı Mumyalardan seyyah Evliya Çelebi de söz eder, ama bu yedi mumyanın kimlikleri Cumhuriyet döneminde tesbit edilmiştir. Şehzadeler kenti Amasya, bir padişah öldüğünde, bütün ülkenin gözlerini diktiği yerdir.. Çünkü, yeni padişah İstanbul'da tahta çıkana dek, irade Amasya'da, yani şehzadededir. Oradan yükselecek ses, İmparatorluğun kaderini belirleyecektir. Amasya bu, büyük görevi, Kurtuluş Savaşı sırasında bir kez daha üstlenir. 19 Mayıs 1919'da İstanbul'dan Samsun'a geçen ve ulusal bir kurtuluş mücadelesi kararını veren Mustafa Kemal, sesini ilk kez Amasya'dan yükseltir ve ilk bildirisini Amasya'dan yapar. Tarih 22 Haziran 1920'dir ve Amasya Tamimi adını alan bildiri, şu ünlü cümleyle bitmektedir. "Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı belirleyecektir." Belli ki ite tam o günlerde, yeniden bir başkent olmanın kıyısından geçmektedir Amasya. Ancak, yıldız bu kez Ankara'nın üstünde parlamaktadır. Belki de doğası, yani kentin içine kadar giren sarp dağları ve dik kayalıkları Amasya'nın kaderini de belirlemektedir. Oysaki az ötede, beş saat ileride düz bir arazide, Ankara Ovasındaki Ankara kasabası, her türlü genişlemeye, büyümeye daha elverişli görünmektedir. Ve genç cumhuriyetin başkenti Ankara olacaktır. Bugünün Amasya'sı hemşehrilerinin onu çok sevdiklerini çok kolay anlayacağınız bir kenttir. Ara sokaklarında, ya da Yeşilırmak rıhtımında yürürken, yanında maiyetiyle gezen bir şehzadeye, dönemin ünlü bir bilginine veya bir divan şairine rastlayabileceğinizi düşündüren bir şeyler var havada. Hem tarihi hem modern. Hem mistik hem çağdaş. Amasyalılar belli ki, çoktan kavramışlardır, çağdaş kentliliği ve kent olma bilincini. Ve yanı başlarındaki Anadolu kentlerine örnek olacak bir gelişme içindedirler. |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.