Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YAZARLAR arrow Çiğdem ÜLKER arrow Londra Günlüğü
Londra Günlüğü PDF Yazdır E-posta
Çiğdem Ülker   
ImageHasan Âli Yücel,  1956’da  yayımladığı  “Londra Mektupları”nda (1) sadece kenti değil neredeyse  İngiltere’nin bütün  sosyal hayatını  yorumluyor. Ünlü Eğitim Bakanı 1930 ile 1955 arasındaki dört seyahatinde de  İngiliz  ruhunu anlamaya çalışıyor ve  mektuplarına  İngiliz Binbaşı Parker’ın  şu sözleriyle başlıyor:
 “Biz İngilizler, Yunanlıların hayat tarzıyla Roma imparatorluğunun hakiki  mirasçılarıyız.”  Yücel, yirmi  ayrı makalede İngilizlerin espri anlayışından, din kavramına, Hyde Park’tan,  İngiliz ailesine kadar pek çok konudaki  yorumunu okuruyla paylaşıyor.
Hasan Âli Yücel, İngilizce’den Türkçeye çevrilmiş bazı eserlerin okunmasını da salık veriyor.  Listesine Bedii Faik’in  “Bir Garip Ada”sı ve Falih Rıfkı’nın  “Taymis Kıyıları” adlı gezi kitaplarını da ekliyor.
Cengiz Çandar da  “Benim Şehirlerim”de (2) Londra’yı, özlemle hatırlıyor ve  sevgiyle yorumluyor.
Çandar’ın  ebedi şehri Londra, ona  hep  “özel muamele”  eden gençlik şehri ve ilk sevgilisi. Onun deyimiyle “Artık  ‘Güneşin Batmadığı İmparatorluk’un yerinde yeller estiğinden ‘dünyanın merkezi’nde bulunmadığının idrakinde davranacak kadar vakur ve asil bir şehirdir. Bu yüzden şımarık değildir.  Hiçbir vakit de olmamıştır.  Eski gücünün Atlantik ötesine taşınmasını umursamamış gibi durmaktadır.  Şımarık değildir  ama  süngüsünü de hiç düşürmemiştir.  Global güç kendisinden naklolunca gocunmamış, yerinmemiş veya belli etmemiştir. Bilgece bir asalet ve vakarla işine bakmıştır.”                    
Çandar’da sonra,  Virginia Woolf’u okuyorum. O, elbette bir gezgin değil şehrin ve  İngilizce’nin yazarı.  1931- 1932 arasında Londra yaşamı üzerine  yazdığı altı makalenin toplandığı, “Londra Manzaraları” (3)  benim için kente giden yollardan biri oluyor.
Virginia Woolf bir Londralı. Kentte yürümeyi ve sokakları dolaşmayı seviyor. Bu kentin tarihine duyduğu hayranlığı ve  “çağdaş Londra çekiciliğini” gözlemliyor ve yazıyor.
Sonra National Geographic’in rehber gezginler kitabını  çantaya atıp yola koyuluyorum ve derhal anlıyorum ki…
Londra  öyle beş on günde tanıyıp, içli dışlı olup da  hakkında konuşulacak, ahkâm kesilecek  kentlerden değil.  Ne Paris gibi aşk kokusu var ortada ne Roma gibi ılık rüzgârlar. Havada gizli, tehlikeli ve çarpıcı bir elektrik.  Çantam  harita dolu olmasına  rağmen  yönümü kaybediyorum ve ezbere yürümeye başlıyorum. Binaların  ve caddelerin bütün görkemine  rağmen kentin  asıl ruhunun bu duvarların  çok gerisinde durduğunu  ve ölmemekte direnen üstelik her  çağda  dipdiri kalabilen binlerce yaşındaki gençliğini hissediyorum. Ağır açılan  ceviz  kapıların, taş duvarların karanlığında ipek cibinlikler içinde  saklandığını, korunan, kollanan sevilen bir kent olduğunu fısıldıyor Londra.    Ama   ilk  üç gün  pek de konuşmuyor  ziyaretçileriyle. Soğuk, uzak, kibirli duruyor.   Öyle ya  bir imparatorluk başkenti burası; taçlı kentlerin  önde duranı,  pelerinini en  yavaş  sürüyeni, tahtını en yüksekte tutanı.

Kentin giriş  noktasıdır ya Westminster; solda Big Ben o koca boyuyla hemen kesiyor yolunuzu. Sonsuzluğunu, zamansızlığını, kural koyuculuğunu hatırlatmak istercesine tepeden bakıyor,  saatine bakanlara, fotoğrafını çekenlere. Karşı köşede Westminster Abbey Kilisesi. Yılların yorgunluğunun ve yaşlılık çizgilerinin  estetik bir restorasyonla  kapatılmasına izin  vermiş ama bir damla boya  sürülmemiş yüzüyle sessiz,  ağır başlı ve çok yaşlı. 1065’ten beri kraliyetin taç giyme, düğün ve  cenaze törenleri, kralların kraliçelerin yazarların mezarlarına ev sahipliği yapıyor bu  katolik kilise.

Kilise, Parlamento ve zaman…  Bu meydanda üçü yan yana duruyor.

Westminster Abbey dindir,  Westminster House devlet ve bunların sonsuzluğunu   dev çanıyla her saat başı duyuran zamandır Big Ben.

Bu üçlünün  yüreklere saldığı  korkuyu biraz hafifletmek ister gibi  göz kırpıyor devasa dönme dolap. Tam karşıda  Thames’in kıyısında  Londralıların Big Eye’ı ya da London Eye’ı … Büyük Göz ; Londra’yı tepeden  gözlüyor, adı da sanırım George Orwell’e bir  gönderme.

Yirminci yüzyıl İngiliz edebiyatının  önde gelen yazarlarından Orwell’ın    “1984” adlı romanındaki Big Brother da işte bu   Big Eye gibi  her şeyi bilen gören  soyut bir göz değil midir.     İngilizler,  yazarlarının modern toplumun geleceğine ilişkin öngörüsüyle  ve  ünlü romandaki karabasanla biraz da dalga geçerek dönme dolaba bu metaforik adı vermişler: B i g E y e .

Zaten aradan su  geçtiğinden mi  bilinmez  Thames’in  bu yanı  daha yumuşak başlı, daha alçak gönüllü ve elbette daha neşeli ve çocuksu sanki.  İşte eski ve  korkunç Londra Kalesinin  tam karşısındaki  City Hall … Cam  siluetiyle  alabildiğine şımarık  neredeyse züppe bir bina. Londra’nın  bir motosiklet kaskına benzeyen belediye  binası.  Yakınlardaki Tate Modern Müzesi  zaten modern zamanların kalesi.   Ama  kentin güneyi kuşkusuz  daha albenili, daha kibirli ve pek  kurumlu. Belki de bu yüzden Londra gezginlerini mıknatıs gibi kendine çekiyor, Oksford Street, Regent Street, Baker Street ve Piccadilly.

White Hall’den yürüyüp Saint James parkının içinden geçiyorum. Sincaplar, göldeki ördekler, su kuşları bu kalabalık metropolün içinde bir  orman sükunetinde yolumu kesiyor.  Az ilerdeki  Buchingam Sarayının kapısında koca kürk kalpaklarıyla saray muhafızları  bu sabah da nöbet değiştiriyor. O kara kalpakların  kürkü için  her yıl  kaç hayvan can verir bilinmez ama şimdilerde  Londra’da  kürk  giyen bir kadına  hemen hiç rastlanmıyor. Ve hem çok eski hem de modern ötesi  bu kentin  parklarında  sincaplar ve geyikler pek mutlu görünüyor. Nitekim ertesi gün  Stanseed hava alanına giden  ana yolun kıyısındaki çayırlarda  koyunların aheste aheste  otladıklarını  görüyorum.   Türkiye’de  artık neredeyse unutmaya başladığımız bir manzara.

Londra’nın kibri, kurumu Harrods’da, Harvey Nichols’da,   zirve yapıyor ama  Covent Garden’a doğru yavaş yavaş  kırılmaya başlıyor. Dünya markaları ve göz kamaştıran vitrinler  ucuz dükkânlara bırakıyor yerini.   Soho’da Çin Mahallesinde tanıdık görüntüler sarıyor etrafı.  Hediyelik dükkânlar, ucuz  tezgâhlar, işportacılar. My Fair Lady’nin  Elizabeth Dolittle’ının çalıştığı çiçekçi de burada, Shakespeare’in torunu  sokak  oyuncuları da. Ve işte bu cumartesi,  Apple Market ,yılbaşı  ve şükran günü hazırlığında  ışıklar, şarkılar içinde  bir sokak tiyatrosuna  ev sahipliği yapıyor. İngilizler alkış gülüş içinde izliyorlar bu sokak oyuncularını.  Bin bir çeşit çay satan  butiklerde  Earl’in Grey’inden  Ahmad’a dek farklı  aromalar ikram ediliyor.

Covent Garden,  şehrin çocuk kalbinin attığı neşeli bir oyun parkı, ama bu cıvıltılı ortamdan uzaklaşıp müzelere gitmek istiyorum. İnsanlığın bilgisinin ve tarihin sırlarının saklandığı mekânlara, zamanın kapılarının açıldığı yerlere, müzelere yöneliyorum.

İşte  British Museum… En az altı yüz yıldır dünyanın bütün zenginliklerinin toplanıp getirildiği ve üst üste yığıldığı  bir tapınak sanki.  Endonezya’dan  getirilmiş dev bir totem girişte karşılıyor.  Mısır Bölümü,  Kahire Müzesine  meydan okuyor, Anadolu Salonu bizim Anadolu Medeniyetleri Müzesi’yle boy  ölçüşüyor.  Geçen yüzyılda kendi topraklarından koparılıp buraya getirilmiş binlerce  eser,  burada  tuhaf bir yalnızlığın içinde öylece duruyor.  British Museum, bugünlerde ordusuyla birlikte gömülmüş Çin İmparatorunun mezarından  çıkan binlerce  seramik asker sergisine  ev sahipliği yapıyor ama  bu  minik  heykeller  şanslılar elbet.  2007’nin son günlerindeki bu özel sergi yakında bitecek ve  toprak askerler  evlerine, Çin’e dönecek, Londra’da esir kalmayacaklar.     Bütün bu biriktirme, saklama, istifleme tutkusunda sinir bozucu bir şey var.  British Museum’un  tıka basa dolu salonlarına daha fazla dayanamıyorum. Saatler Odası’ndan bakmadan  geçiyorum; Anadolu’dan  götürülen Elgin Mermerleri’ne uğramıyorum; o ünlü  tarihi kütüphanede biraz duraklıyorum ve müze  dükkânlarını  çok sevmeme  rağmen çöp bile almadan koşar adım  çıkıyorum British Museum’dan;  Oksford Street’in çılgın kalabalığına dalıyorum.

Kentin bu  ünlü caddesi Virginia Woolf’ü de etkilemiş. 1932’de Good Housekeeping adlı dergide yayımladığı   “Oksford  Street”  başlıklı makalesinde yana yakıla  caddenin kalabalığını ve  yoğun trafiğini  anlatıyor. Yazarın 1941’de  öldüğünü hatırlayınca  “ya bir de bugünleri görseydi” diyorum ve  Woolf’ün satırlarını tekrar okuyorum: “Kocaman bir kurdele gibi uzanan Oksford Caddesi’nin allı pullu, şatafatlı halinin kendine özgü bir büyüsü vardır. Cadde çakıl taşlarıyla dolu ve  taşlarını sürekli olarak parlak bir akıntının yıkadığı bir  ırmak yatağı gibidir.  Her şey pırıl pırıl yanıp söner. İlkbaharın ilk günü, cıvıl cıvıl lale, menekşe ve nergiz katmanlarından oluşan fırfırlarla süslenmiş çiçek arabaları çıkar ortaya.  Trafiğin güçlü akıntısına karşı, güçsüz, kırılgan tekneler gibi belli belirsiz ilerlemeye çalışırlar.  Bir köşede eski püskü giysili büyücüler, büyülü bardaklara koydukları renkli kağıt parçalarını, pırıl pırıl renkli bitkilerden oluşan  gür ormanlara dönüştürmektedirler.”

Doğrusu  bugün ortalıkta  ne çiçek kokusu var ne de parlak bir akıntı… İrkilten, tedirgin eden bir kalabalık omuz omuza deviniyor.  Bu Londra kalabalığına dikkatle bakıyorum ama doğrusu; onları bizim şair-i azam Abdülhak Hâmid’in Finten’in önsözünde  betimlediği  İngiliz yüzlerine de pek benzetemiyorum.   Hâmit’in 1914’de yazdığı satırlar şöyle:  “İngiliz kavmi kibâr-ı akvamdandır.  Her ferdinde garabetle karışık bir mümtaziyet bulunur.  Tarz ve tavurlarında kibr ü azamete benzer bir hal vardır ki, edep ve hicaptan başka bir şey değildir.  Ahlâk ve ülfet nokta-i nazarından bakınca İngilizler böyledir. Ahâd-i nasında  bile adilik görülmez fakat diğer milletleri hakir görmek gibi bir yaratılışları vardır. Mesela  -Bu zat pek mükemmeldir ne yazık ki İngiliz değildir…  -Şu adam gayet zengin imiş teessüf olunur ki İngiliz doğmamış.  –Bu kadın fevkalade güzel, lakin İngiliz değil…derler.”

Hava karardıkça Oksford Caddesi daha da hareketleniyor;  Piccadily Circus, tam da kapitalizmin merkezine yaraşır  ışık şelaleleriyle yıkanıyor, kalabalıklar kaldırımlara sığmıyor.

Ve  işte Trafalgar Meydanı.  Dönüp dolaşıp bütün yolların açıldığı meydan. Amiral Nelson’un heykeli meydanda, sevgilisi Leydi Emma Hamilton’un portresi hemen karşıdaki National Gallery’de  hâlâ birbirine yakın duruyor.     Resimler resimler, resimler… Chesterfield kanapeye yayılıp seyrediyorum. Benim favorilerim: Ingres’den Madame Moitessier’in portresi,  (Kiril Temkov , bu tablonun bir kartpostalını  göndermişti  ve ben onun bir kadın yazar olduğunu düşünmüştüm, oysa ki tablonun altında  zengin bir tüccarın karısı olduğu yazılı.)  Van Gogh’tan Sunflowers,  Leonardo’dan The Virgin of the Rocks, (Dan Brovn’ın kitabındaki şifrelerden biriydi, orijinalini görmek doğrusu hoşuma gitti.) Velazguez’den The Rokeby Venus ( Velazguez’le PradoMüzesinde  tanışmıştım, hayranlığım artarak sürüyor.) / ve Canaletto’dan  The Stonemaster’s Yard.   (Caneletto’nun bu  Venedik tabloları nefes kesici ayrıntılarıyla gerçek şaheserler.)

National Gallery’inin  merdivenlerinde durup karşıya bakıyorum. Artık akşam ve  işte Big Ben (Büyük Benjamin) bütün otoritesiyle orada dikiliyor ve yönümü tayinde yardımcı oluyor  Öyle de ışıklandırılmış  ki yıldızları kapatıyor Big Ben.

Yıldızları izlemek zaten  kentin kuzeyindeki bir kasabanın işi. Greenwich ve oradaki Kraliyet Gözlem Evi.   Rasathaneyi, Kral II. Charles, ta 1675’de  kurdurmuş.  Charles’ın  bu işteki amacını açıklamayı  kendi tebaasından bir  düşünüre, Ralph Waldo Emerson’a bırakıyorum:   “Gökbilimin en büyük yararı meyve gemilerinin yönlerini daha kolay bularak limonlarla şarapları Londra’daki manava daha çabuk getirmesini sağlamaktır.”  Londra, elbette, kapitalizmin başkenti,  ama Emerson  bunu pek kibarca söylüyor.

Greenwich’in  ünlü rasathanesi şimdi bir müze.  İnsanoğlunun yıldızlara bakmakla başlayan ve uzaya yürüyen müthiş  serüvenini anlatan bir müze. İşte Halley kuyruklu yıldızının isim babası olan astronomi bilgini Halley de burada;rasathanenin kurucusu ve ilk astronomu John Feamsteed de.

Kuyruklu yıldızı ilk gören, yörüngesini belirleyen ve 1682’de ona adını  veren Edmond Halley yıldızının  geri dönüşünü görememiş elbette, çünkü Halley kuyruklusu  bir turunu 75- 76  yılda tamamlıyor. Halley bizde de iyi tanınan bir yıldız.  Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın mizahi  romanı “Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç”taki “kuyruklu” bu Halley’dir işte. 1910’daki  geçişi sırasında İstanbul konaklarında olup biteni, bizimkilerin kuyruklu yıldızla ilgili korkularını  sevimli bir dille anlatır.

Elbette adı konmadan önce bu kuyruklu yıldız da yoktu diye düşünüyorum.  Ancak insanoğlu, adını koyduktan ve bir şeyi  dilsel olarak ifade ettikten sonra o şey   var olabiliyor. Dilsel olarak ifade etmediğimiz, adını koymadığımız  şeyler bir anlamda yoklar. Bu yüzden  insanlık ulaşabildiği  her yere önce  diliyle ulaşıyor ve bu yüzden dilimizin sınırları hayatımızın sınırları oluyor. Edebiyat ise, bir dilin en üst derecesi ve en seçkin noktası. Edebiyatçılar da ait  oldukları toplumun elbette yüz akları.  

İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından biri;  Joseph Conrad…  1.Dünya Savaşı öncesinde 1907’de Greenwich’e yapılan bir saldırıyı konu alan  “Gizli Ajan” adlı romanı Türkçeye de çevrilmişti.  Terörizm üzerine yazılan ilk roman kabul ediliyor.

Greenwich’teki  ilk meridyenin  tam üstünde durup kollarımı iki yana açıp ve Bütün dünyayı kucakladığımı düşünerek fotoğraf çektiriyorum.  İlk meridyeni temsil eden  madeni  hattın üzerine  dünyanın bazı kentlerinin buraya ne kadar uzakta olduğunu  yazmışlar.  İstanbul  şu derece doğuda, New York şu kadar batıda, Kahire şu derecede… Sürüp gidiyor liste. Kendini ve ülkesini dünyanın merkezi sanmanın  tipik  bir işareti daha.  Ama insan, yine de kızamıyor İngilizlerin bu  ben merkezciliğine.  Bilimi yapan; keşfinin de buluşunun da adını kendi diliyle koyuyor elbet. Bizim Nasrettin Hoca da  bastonunu  ayaklarının dibindeki toprağa   vurup “Dünyanın  merkezi işte  tam burasıdır, inanmıyorsan ölç” demiş, ama ölçme işi, Greenwich’te  yapılmış; bize sadece  fıkralar kalmış.
İngiliz düşünür Emerson da,    fıkra gibi bir başka  anekdotla naklediyor bu İngiliz benmerkezciliğini :   “Bir İngiliz bayan; Ren Irmağı üzerinde  bir Alman’ın  kendi gezgin grubundan yabancılar diye söz ettiğini işitince kızıp bağırmış ‘Hayır, biz yabancı değiliz; Biz İngiliz’iz, yabancı olan sizsiniz.”

Greenwich’teki rasathane,   kentin  kuzeyinde bir tepenin üstünde. Aşağıda Londra’nın ve nehrin kartpostal  görüntüsü.  Bu manzarada en dikkati çeken “The Gherkin” ( salatalık, hıyar) adındaki bina. Aslında adı  30 St Mary Axe, ama ona hafif bir külhanbeylikle Gherkin diyor Londralılar.    Hani Temel İçgüdü filminde seksi  Sharon Stone’un  psikiyatrına geldiği   bina,  bir erkeklik organı biçiminde yükselen gri,  siyah cam gökdelen.  Dünyaya meydan okuyuşun İngilizce bir ifadesi daha. İster turşuluk hıyara, ister penise, isterse  gökyüzüne  yönelmiş bir  mermiye benzesin The Gherkin öyle küstah, öyle şaşırtıcı ki gözlerini ondan alamıyor insan. The Gherkin tabii ki sudan yani Thames’ten biraz uzakta,  kıyının  içerlerinde yapılmış.   Bütün sıra dışılığına ve kural tanımazlığına  rağmen Thames’den uzak durmayı tercih ediyor. İki  güç gösterisi yan yana durmuyor; belli ki  birbirlerinden uzakta durmayı  tercih ediyorlar.

Çünkü bu şehirde insan hemen öğreniyor ki her şeyin  asıl sahibi Thames.

Belki de bu yüzden  Thames’in   doklarına bile kralların kraliçelerin adları verilmiş ve nehir kızıp taşarak şehri sular altında bırakmasın diye bariyerlerle dizginlenmiş.

Bridge Tover, (Kuleli Köprü),  Thames’i öyle keskin kesiyor ki  silueti Londra’nın en tanınan sembolü.  “Tower Bridge’e yaklaştıkça kentin otoritesi kendini  ortaya koymaya başlar.  Yapılar daha bir sıklaşır ve daha bir üst üste yığılmaya, yükselmeye başlar.  Gökyüzü daha ağır, daha mor bulutlarla yüklü görünür Kubbeler şişer, eskilikten beyazlaşmış kilise kubbeleri, fabrikaların bacalarına karışır.  İnsan Londra kentinin gürlemesini ve yankısını duyar. İşte sonunda başların düştüğü o kalın, korkunç,, eski taştan yapılmış dairesel yapıya vardık; Londra Kalesi’nin ta kendisi.”  diye yazıyor Virginia Woolf .

Talihsiz kraliçe Ann Boleyn’den Mary Stuart’a Cromwell’den ve Walter Raleght’e dek  pek çok tarihi kişiliğin  trajik idamlarına şahit olan  Londra Kalesini sadece dışardan süzüp (bilet alma kuyruklarını göze alamıyorum) rıhtım boyunca yürüyorum. Ama Londra dönüşü  bu Walter Raleght hakkında ne bulursam okuyorum, nette arıyorum. Geçenlerde  vizyona giren  “Elizabeth - Altın Çağ”da öyküsü anlatılan küstah denizci, Kraliçe’nin gözdesi, Amerika’da bulduğu topraklara hiç evlenmemiş kraliçenin onuruna Virginia adını koyan kaşif.  Zaten Tudorlar, Tudor yapıları Tudor sevgilileri belli ki Londra’nın Big Ben kadar popüler turistik imajları.  Viyana’nın   Sisi’si  gibi Londra’nın da  Elizabeth’i, Ann Boleyn’i, Mary Stuard’ı var ve elbette Prenses Diana’sı… Başınızı nereye çevirseniz  şu plaketle karşılaşıyorsunuz.  “Prenses  Diana’nın sevgili  hatırasına…”   O naif prensesin  nazlı duruşu ve kırılan kalbi,  belli ki  etkilemiş bu güçlü imgeler kentini.

Westminster House da, gücünü nehrin gücüyle birleştiriyor.  Nehrin kıyısındaki  gotik  İngiliz parlamentosu;  tam da suyun  kenarına sandalyelerini  dizmiş,  bütün o ciddiyetle tezat bir  parlamento kafesi  oluşturmuş.  

Londra metrosu ise, nehri bile alt etmeye çalışan bir  yer altı canavarı sanki.  Yedi başlı bir ejderha  gibi olmadık  yerde başını çıkaran toprağı delik deşik eden, nehrin altından  kayıp geçen bir  Londra canavarı. Ne Kral Arthur başa çıkabilir onunla  ne Robin Hood’un şövalyeleri. İngiltere’ye din değiştirten o gözü kara 8. Henry bile  baş edememiş olmalı bu canavarla ki uğuldayarak geçiyor, kentin altını üstüne  getiriyor. Hasan Ali Yücel ise, Londra Mektupları’nda  yer altı şimendiferi dediği tube’den belli ki benim gibi ürkmemiş.  “İngilizler umumiyetle utangaç ve mahçup insanlardır, edep ve  haya İngiliz’in başlıca  vasıflarındandır Bu hal, sokakta ve tube’de açıkça görülüyordu” diyor, İngiltere Mektupları’nda.

Doğrusu benim metro izlenimlerim ondan farklı:

Sabah metroda yanımda  oturan sakallı, beyaz takkeli ve cüppeli bir adam elindeki Kuran’ı bir ezgiyle ve yüksek sesle okuyor. Karşıdaki kara derili genç adam,  kanlı gözlerinde çok açık bir  nefretle devamlı ona bakıyor. Sakallı, hiç  farkında değil ama ciddi bir tehdit altında. Her an bıçaklar çekilebilir ve bir arbede çıkabilir burada, neyse ki vagon çok kalabalık ve tren durmadan dolup boşalıyor.

Akşam  metroyla dönerken  artık iyice tedirginim Henüz çok erken ama  Londra’da  gece başlıyor.  Geleneksel publar dopdolu ve çok kalabalık  ama metronun  vagonları neredeyse boş ve  uyuşturucu etkisinde karanlık yüzler, kendi kendine konuşan sarhoşlar, kötü bakışlar ödümü koparıyor.

Ramada Otel’in televizyonunda  “Karın Deşen Jack”  Londra sokaklarında dolaşıyor.

Otelin  ışıklı salonuna  iniyor,  neşeli turist kalabalığına katılıyorum.
    
  (1)  İngiltere Mektupları, Hasan  Âli Yücel, İş Bankası Yayınları, 1956
  (2)   Benim Şehirlerim, Cengiz Çandar, İz Yayınları, 1999
  (3)   Londra Manzaraları, Virginia Woolf, Alkım Yayınları, 2005
  (4)   Emerson Düşünüyor, Hüseyin İçen, Karşı Yayınları, 1993
 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.