YOLDAN NOTLAR
Düşler ve Şiirler Ülkesi İran | Düşler ve Şiirler Ülkesi İran |
|
|
|
| Sema Öğünlü | |
|
Sayfa: 3 / 4 26 Ekim 2006 Persepolis Şiraz’dan birkaç saatliğine Persepolis’e yolculuk. Tarihin dehlizlerinde geziyoruz. Loti, İsfahana doğru adlı seyahatnamesinde Şiraz’dan İsfahan’a giderken yol üstünde rastladığı kalıntıları bakın nasıl anlatıyor:‘Bu isimsiz ve yıkık saray serin bir vadiye hakim. Vadideki dağlardan inen serin sular, söğüt ağaçları ve sazların arasından akıp gidiyor. Küçük derelerin öbür tarafında, bizim bulunduğumuz harabelerin karşısında, ters çevrilmiş gibi duran bir kaya dikiliyor. Bunun da duvarı taçlı hükümdarların yüzleriyle süslenmiş. Bunlar kesik kollarını kaldırıyor,emrediyor ve anlaşılmaz hareketler yapıyorlar. O halde burada hangi hükümdar ikame ediyordu ki tarihte iz bırakmadan kaybolabilmiş?’ Persepolis kazıları ise 1930larda başlamış. Loti, anlaşılan, kazı öncesi sarayın ancak küçük bir bölümünü görebilmiş. Onun gördüğü serin suları, söğüt ağaçlarını ve sazları ise biz göremedik. Batının Büyük İskender’i İ.Ö. 330 yılında burayı yakıp yıkmış. Ancak yakmadan önce 3000 deveyle önce kütüphaneyi, sonra da hazineyi Atina’ya taşımış.Yakma nedeni de belli, efendim 150yıl önce de Persler Atina’yı yakmışmış. Büyük İskender gerçekten büyük müymüş? Kimbilir? 27 Ekim 2006 Şiraz Ayağımızın tozuyla Hafıziyeye bir gönül borcu bildirmeye gidiyoruz. Hafız ağırlıyor bizi burada mermer lahitinde ve çayhanesinde: Biz gamsız sarhoşlarız, aydın karanlıklarız Hem kadehle solukdaş, hem ayrılıklarız. Ey gülüm, sen daha dün parçaladın göğsünü Ama biz ta doğuştan kızıl şakayıklarız! Lale gibi ortada yalnız kadehi görme Şu yaramıza da bak, gör nasıl aşıklarız. …….. Çalgıcı, hem süsle gazellerle günü Hiç sorma nedir; bilme ne olmuş olacak! Hafez ki bu evrenden elin çekmededir, Gel bir kadeh iç, sonra veda et, ne olacak? Şiraz, adı üstünde, Şiraz üzümlerinin ana vatanı ve de pek tabii ki Şiraz üzümlerinden yapılan şarabın. Şimdilerde ise ne kadeh, ne şarap. Hepsi Hayyam’ın, Hafız’ın şiirlerinde. Julfa mahallesinde yaşayan Ermeniler ev şarabıyla idare ediyorlarmış. Ancak öyle, bakkala gittim bir şişe, eve geldim on kadeh gibi şeyler yok İran’da. Bol bol sodalı ve naneli ayran içeceksiniz. İlaç tadındaki alkolsüz biralara yanaşmayın bile. Hafıziyede, belki hayatımda ilk kez bir şairin türbesini ziyaret eden bu kadar büyük insan kalabalığı görüyorum. Ritüel bir yanı var Hafızı ziyaretin.. Elini mermer lahite koyuyorsun ve dilek tutuyorsun. Bir şekilde, inanın ya da inanmayın pozitif bir enerji dolaşıyor bu topraklarda. Bu kaçıncı günüm, henüz sokaklarda sinirlenen bir insana hiç rastlamadım. Hafiziye çayhanesinde tahtlara kurulup nefis çayımızı içip ‘falude’mizi ( limon ve donmuş nişasta ile gül suyundan yapılan bir tatlı) yedikten sonra Sadiye doğru yola çıkıyoruz. Sadi daha sade, hem şiirleri, hem de evi. Daha az turistik dolayısıyla ve daha da gizemli.‘İki şey hayatımızı karartır’ demiş. ‘Susacakken konuşmak, ya da konuşacakken susmak’. Şiraziyen Sadi’nin dizeleri bugün özdeyiş gibi olmuş neredeyse. Sormaz ki bilsin Sorsa bilirdi Bilmez ki sorsun Bilse sorardı Taksi şoförü soruyor, çünkü bilmek istiyor. Şirin’e arkadaşınız nereli diyor. Şirin benim Türkiyeli olduğumu söyleyince, ne kadar şanslı diyor. Ve mollaların İran’da 2500 yıllık bir tarihi yok ettiklerini, ne varsa talan ettiklerini ve artık bugünkü İran’da hiçbir şey kalmadığını söylüyor. Üniversite mezunu. Bir deri bir kemik. Taksisinin resmen dibi delik. Deliklerden altımızdan kayıp giden cadde gözüküyor. Humeyni rejimiyle ters düşmüş, 15 yıl hapis yatmış. İşinden olmuş. Hapisten çıkınca karısı onu terk etmiş. Shirin’in dediğine göre çok düzgün konuşuyor. Diyor ki, İran’ın iyi yürekli insanları var, doğal zenginlikleri var, her şeyi var, neden bu kadar geri kaldı bu ülke? Şiraz’ın taksi şoförleri pek konuşkan. Bir diğeri dışarlıklı olduğumuzu öğrenince hemen dökülüyor: Biz Şirazlılar çok tembeliz diyor. O gün bir salatalık bir ekmek parası kazandıysak, hemen eve telefon ederiz. ‘Hadi hanım hazırlan deriz. Dışarıya yemeğe, gezmeye gideriz. Benim başım benim değil.’ Burada ufak bir açıklama gerekiyor bana. Benim başım benim değil demek, sevdiklerim için başımı verebilirim demekmiş. Şirazyen şoförümüz Şiraz’ın bozulduğundan yakınıyor. Şiraz eski Şiraz değilmiş artık. Çevreden gelenler çokmuş. Eski tadı kalmamış şehrin. Taksi şoförlerinin en görülesi, ve seyredilesi huyları ise, gideceğiniz yere vardığınızda ve borcunuzu sorduğunuzda uzun uzun size paranın önemli olmadığını ve borcunuz olmadığını söylemeleri. Siz tekrar ısrar ediyorsunuz ve nihayet uzun pazarlıkların sonucu parayı almayı kabul ediyorlar. Şirazda son gecemiz Vakil Pazar’ın hemen girişinde Hamam restoranda yemek yiyoruz. Eski bir hamamı restoran haline getirmişler. Santur eşliğinde abguş yiyorum son kez. Bundan sonra bilmem ki bir daha ne zaman nerede kısmet olacak abguş yemek! Hamam içindeki mistik havanın detaylarına girmiyorum. Loti’nin seyahatnamesinde yazdıklarından anladığıma göre kendileri bu pazara bayılırmış. Çayhanede uzun uzun oturur, nargilesini tüttürür ve hayalhanesini süslermiş. Bir Acem atasözü: Şiraza girmek, çıkmaktan daha kolaydır. Yani, başka bir deyişle, Şirazdan çıkmak, girmekten daha zordur. Gerçekten Şiraz’dan çıkmak zor oldu. |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.