Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow KENTLER arrow Nepal Güncesi
Nepal Güncesi PDF Yazdır E-posta
Sema Öğünlü   


18 Temmuz 2007


Katmandu’da dinlenmece. Artık sokaklarda hiçbir satıcı bize sataşmıyor. Biraz oralı gibi mi olduk ne? Sabahki tembellik bize yetiyor bile. Akşamüstü Bouddhana’ya gidiyoruz. Burası daha çok Çin’in Tibet’i işgaliyle Nepal’e iltica eden Tibetlilerin ikamet alanı. Kadınlar özgün giysileriyle Bunda etrafında dönüyorlar. Bir yandan …döndürüyorlar. Arada bir birdenbire durup, kendilerini yere fırlatıyorlar, sonra yavaş yavaş, adeta yerde sürünerek kalkıyorlar ve yollarına devam ediyorlar. Bu böyle devam ediyor, defalarca tekrarlanıyor. Akşama doğru tapınağın girişinde bir halı üzerine adaklar toplanmaya başlıyor. Paket paket pirinçler, bisküviler, mangolar, muzlar….. Bir dolu yiyecek bırakılıyor. Daha sonra paket pirinçlerden bazıları açılıyor, halıya serpiştiriliyor. Kocaman bir tepecik oluşuyor tapınağın önünde. Daha sonra rahipler tayfası geliyor ve halının etrafında bağdaş kuruyorlar. İşte ayin başlıyor. Çevrelerinde bir dolu turist ve meraklı arasında chantlar söyleniyor. Ayinin sonunda adaklar rahipler arasında paylaştırılıyor. Heybeleri doluyor rahiplerin. Akşama şenlik var anlaşılan.

19 Temmuz 2007

Bikiş ile gidiyoruz yine Pokara’ya. Gözümüz yemedi lokal otobüslerle gitmeyi. Uzun bir yol.  Bikiş’e güvendik mi ne? Himalayanın eteklerinde inip çıkıyoruz. Bikiş inerken vitesi boşa alıyor ve benim aklım başımdan gidiyor! Araba en az yirmi yıllık! Maruti’ye benzer bir Maruti! Ancak, doğa bizi koruyor ve kolluyor! Pokara’ya vardığımızda Bikiş bize yer ayarlamış bile. Orada kalıyoruz. Kendisi de orada bir odada kalıyor. Sanki akraba oteli. Ya da anlaştığı bir yer en azından. Ama fiyatı muhteşem uygun. İki gece 8 dolar filan gibi!
Sıcaktan ve  nemden bunalıyoruz! Kendimizi göl kenarında  Newari restorana atıyoruz. Mel mel göle bakıyoruz. Kwali çorba içiyoruz. İçerisinde kuru fasulye, kırmızı fasulye, siyah börülce, beyaz börülce, yeşil mercimek, sarı mercimek, kişniş, zencefil…. gibi şeyler var. Nam-ı diğer ‘binlerce mücevher’ çorbası.
İşte gece saat 10 ve en hakikisinden ve gerçeğinden musona tanık oluyoruz!  On dakika içerisinde sokakları diz boyu sel almış! Nasıl da yağıyor, hiç durmamacasına. Restoran sahibi dünyanın en büyük şemsiyesiyle bizi otele bırakıyor.

20 Temmuz 2007

Sıcaktan kendimizi oradan oraya atıyoruz… Phewa Tal’da bir sandal gezisi yapıyoruz önce. Öyle saatler süren trekking yapıp tapınaklara çıkmacayla filan işimiz olmaz bu sıcakta. Bir arabayla iki önemli tapınak bakıp, yine cam arkasından eski Pazar yeri gezip dönüyoruz. Kendimizi Newari restorana atıyoruz yine. Pek sevmiştik bir gün önce orayı.  Newari  restoranda zaman tıpkı Picasso’nun saati gibi havada asılı kalmış, sıcaktan eriyor! Biz yine mel mel göle bakıyoruz ve bu kez başka bir çorba deniyoruz.
Akşam hava biraz serinleyince, bu kez camı düşen gözlüklerimi tamir için kıpırdıyoruz. Dönüşte çok güzel bir çatı restorandan  güneş batışı izliyoruz. Tabii ki Gorkalarımızın eşliğinde yine. Mutluyuz.
Otele dönüşte bir lokal pub’a takılıyoruz. Tek turist biziz. Ne iyi. Biz Nepal birası Everest içiyoruz. Onlarsa Tuborg.
Pokara’da restoran isimleri çok hoş: ‘Don’t Pass Me By’ restoran, ‘Be Happy’ restoran, ‘Sweet Dreams’ restoran.
Bizse geceyi otelin karşısındaki ‘My Beautiful Restaurant’ ta noktalıyoruz. Yine muson başladı. Delicesine bastırdı.

Sabah biz otelden çıkarken burada konuşlanan tipler hala aynı yerlerinde oturuyorlar. Sanki zaman burada durmuş. İki İtalyan, bir İsveçli, bir Fransız. Takıla kalmışlar burada. Sigaralar sarılıyor ve muhabbet hayat üzerine. Fransız olan karısıyla iki kez evlenmiş boşanmış, şimdi burada yaşıyor, karısı ona bir miktar para yolluyor her ay. Parmalı İtalyan gözü beyaz cinsinden. Tatile gelmiş takılmış. İsveçli  4 yıl önce Hindistan’da geçirdiği kaza sırasında tanıdığı dünya tatlısı köpeğiyle yaşıyor. İçerideki odada restoran sahibi ya da sorumlusu kişinin ailesi yatak döşek.
Musonda sekerekten karşıdaki otelimize attığımızda kendimizi, geceyi kazasız belasız atlattığımız için yine mutluyuz.



21 Temmuz 2007

Tanrım, hiç durmayacak bu muson!     Music to my ears!
Eğer bugün Katmandu’ya dönemezsek yarın İstanbul uçağına binemeyeceğim!  Hemen ‘Ne işim var benim Pokara’da’ moduna geçiliyor. Aman bir panik, bir heyecan!
20 yıllık Maruti bu musonda nasıl çekecek o dağları? Yolda heyelan olmuşsa, yol kapalıysa geri dönmek var yine Pokara’ya! Dönememek de var aslında! Yolda iki üç gün bekleyenler olduğunu duymuşluğumuz ve okumuşluğumuz var hani!  Zor bulduğum dönüş biletini kullanamazsam bir daha hangi tarihe dönüş bulurum, Buda bilir!
Bikiş’in yüzüne bakıyorum. Endişeyle televizyon izliyor!  Nasıl diye sorunca da ‘NO GOOD’ diyor! İyice dağılıyorum! Bikiş’i ilk kez böyle gergin görüyorum. Onu daha da germek istemiyorum! Ama neredeyse yirmi yıllık bir  Maruti ile Himalaya eteklerinde  muson altı olmak fikri beni ürkütüyor!
Havaalanını arıyoruz. 11 uçağı kalkmamış, 14:00 te bir uçak daha varmış ama ‘No Promise’ bir uçakmış!
Evet, anlaşılan başka çıkar yolumuz  yok..Yallah Allah Buda deyip atlıyoruz arabaya.  Bikiş önce lastikçiye, uğruyor. Binbir yamalı iç lastiğe birer yama daha attırıyor, sonra da ön sol lastiğin şişirilmesini istiyor ama adam vaktim yok diyor….
Çıktık yola.  Yapacak hiçbir şey yok. Kaderimiz boynumuza dolanmış. Aklım yamalı  lastikte.
Pokara’dan çıkıncaya kadar akla kara. Yollar ıslak. Ancak belki de hafta sonu olduğu için fazla trafik yok. Bu da bir şey.
Yol alıyoruz. Hem de hiçbir yaramazlık olmuyor. Arabanın da bozulacağı filan yok! Bikiş bizi altı saat süren bir işkenceden ve bir kaç yürek hoplatan sollamalarından sonra sağ salim Katmandu’ya getiriyor. Sürpriz gibi bir şey!
Tibet Guest House da arabadan indiğimizde, dizlerimiz tutuk. Çöküyoruz bahçedeki koltuklara ve Gorkhalarımıza kavuşuyoruz.
Harika bir sürpriz: Naoko ve Scott bizi görmeye gelmişler. Bizi çok güzel bir  Thai restorana götürüyorlar. Şımarmamız için her neden var. Biz Pokara’dan başarıyla döndük, her şeyi yeriz modundayız!
Ve her şeyi yiyoruz!
Akşam Tibet Guest House’a dönüyoruz. Son Gorkhalarımızı dipliyoruz. Odalardan birinden tuhaf tuhaf bağıran bir kadın sesi duyuluyor. Aile içi şiddetin çok yüksek olduğu bir kent Katmandu. Aklımıza  hemen ‘şiddet gören kadın’ görüntüsü düşüyor. Ses giderek bir histeri krizine dönüşüyor, anlayamıyoruz ne olduğunu. UN görevlisi olduğunu tahmin ettiğimiz ve handiyse on gündür otelde kaldığının bildiğimiz bir erkek bize geliyor ve ‘duyuyor musunuz siz de?’ diye soruyor. ‘Bu aile içi şiddet. Buna son vermeliyiz. Burada böyle şeyler olmamalı. Hadi gidelim ve onu uyaralım!’ Hemen fırlıyoruz yerimizden. Zaten bilmem kaçıncı Gorkhaları dikmişiz. ‘Evet , biz aile içi şiddete karşıyız, ve kim yapıyorsa bunu, terk etmeli burayı!’ bir yandan bitişikteki otelin merdivenlerini tırmanıyoruz, bir yandan da bağırıyoruz: ‘Biz buraya bunları görmeye ya da duymaya gelmedik!’ Burada böyle şeyler  istemiyoruz!’ Aklı başında birkaç kişi bizi engellemeye çalışıyor. Gürültülerin oradan gelmediğini anlatmaya çalışıyor, yanlış bir iş yaptığımızı söylüyorlar ama nafile! Baskın basanındır şeklinde bir oda basılıyor amma ve lakin içeriden gençten yabancı bir çocukcağız çıkıyor! Yanlış adres!
Otelimize döndüğümüzde çalışanlardan biri olayı izah ediyor. Efendim, müşterilerden bir kadıncağız bacağını kaybetmiş. İlacını almadığı zaman böyle bağırıp çağırırmış. Arada bir de ayinimtrak sesler çıkarırmış. Kocası gelecek ve ilacını getirecekmiş. Şu an yalnız değilmiş. Merak etmiyelimmiş.Yanında birileri varmış!

Kendimi oldukça aptal bir  Batılı gibi hissediyorum. Bu  aptal halimle de elalemin işine karışmak daha da vahim bir durum yaratıyor!

22 Temmuz 2007

Son günüm. Akşam İstanbul yolcusuyum.
Pashupati’ye gidiyoruz. . Pashupatinath aslında Şiva. Hem Budistlerin hem de Hinduların ziyaretine açık. Sizi ilk önce hop hop zıp zıp maymunlar karşılıyor hemen. Aman ne de güzel emziriyorlar bebişlerini. Aman ne de sevecenler! Hiç de saldırgan değiller. Elinizde fındık fıstık görgüsüzce dolaşmadığınız sürece.

Yoğun bir yanık kokusu geliyor burnuma. Hemen o yöne doğru kayıyor ayaklarım. Merak had safhada. Kokunun tüm tahammül edilemezliğine rağmen karşı banklardan birine yerleşiyorum. Bagmati nehrinin diğer yakasında 2 kişi yakılıyor. Sanıyorum bir üçüncüsü de yakılmayı bekliyor. Hiçbir tören belirtisi yok. Günlük hayatın bir parçası bu sanki yakılmak. Hani akşam yemeği yersin ya. Ya da sabah gerinerek başlarsın yeni bir güne..Etrafta ağlayan, dövünen, ağıt yakan kimse yok.  Biraz tepeden bir müzik sesi geliyor. Genç bir kadın sesi yanık yanık şarkımsı bir şey söylüyor. İnsanlar toplanmış onu seyrediyorlar. Sanki bizim ölünün ardından okunan mevlitlere benziyor. Ama yine de ne ağlayan ne sızlayan görülüyor ortalıkta.

Çok dikkatli olmaya çalışıyoruz, çünkü kendi kültürümüzden o kadar farklı bir kültür ki, ve o kadar tanımadığımız bir kültür ki, yanlış bir şey yaparız diye çekiniyoruz. Uzaktan çekilmiş birkaç fotoğrafla yetinip, o anı, orada yaşamaya çalışıyoruz.

Ve o an kelimelerle anlatılamayacak kadar  derin. Bizi sürüklüyor, belki de Bagmati nehrinin derinliklerine.

Bikiş beni havaalanına bırakıyor Bagmati macerasından sonra. Ölüm sessizliğine bürünmüş halimle hem de.

Uçağa biniyorum ve bu dünyanın en tevekkül sahibi insanlarına içimden bir öpücük ve bin teşekkür yolluyorum.

Ben zamanı Katmandu’da da yavaşlatamadım. Sizi bilemem.
 
Sema Öğünlü



 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.