Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow KENTLER arrow Nepal Güncesi
Nepal Güncesi PDF Yazdır E-posta
Sema Öğünlü   


15 Temmuz 2007

5.15te en büyük düş kırıklığı. Her taraf bulut içinde. Hiçbir şey gözükmüyor. Ama Himalayalar bin bir giz barındırıyor içinde ve bin bir sürpriz. 15 dakika sonra gökyüzü açılıyor ve karşımızdaki tepelerin ve bulutların arkasından güneş doğuyor, usul usul, ve pembe ve kızıl renge bürünmüş bulutların arkasından bize gülümsüyor. Dünyanın bütün sabahları bizim artık!
Scott ve Naoko’nun  dağlık evinde kahvaltıya davetliyiz. Kahvaltıdan sonra aşağıdaki köylere doğru yürüyoruz. 45 dakikalık sıkı yürüyüş hamlamış kaslarımız tarafından fena halde algılanıyor! Nefes nefese Scott ve Naoko’yu izlemeye çalışıyoruz. Soluklanmak için durduğum bir saniye sanki öleceğim!Aman tanrım, 45 dakika içerisinde yeryüzü cenneti adeta cehenneme dönüşüyor! Gençliklerini Himalaya eteklerinde trekkinglerle geçirmiş olan Scott ve Naoko’ya hiçbir şey olmuyor oysa!
 
Öğleden sonra Katmandu’ya dönüyoruz. İlk kez lokal otobüslere bineceğimiz için çok heyecanlıyız. İlk otobüs deneyimimizde bir numara yok. Sıradan. Banupa’da iniyoruz ve Panauti otobüsüne biniyoruz. Banupa  Maocuların yoğun olduğu küçük bir kasaba. Zaten kralın heykelini indirip yerine kızıl bayrak takmışlar. Ancak Scott, Maocuların daha önce kral heykelinin eline kızıl bayrak tutuşturulduğunu ve o görüntünün daha da komik olduğunu anlatıyor.
Panauti otobüsü tam benim lokal otobüs hayalime uygun. Bir sepet dolusu domatesin yanı sıra, otobüsün içerisinden bir yerlerden gelen keçi sesi! Otobüsün üstü dolu! Muavin bizi de otobüsün üst kısmına  almak istiyor önce… Daha havadarmış! Hoş bir teklif ama almıyoruz!
Panauti Unesco tarafından koruma altına alınmış güzel  küçük bir kent. Fransız yardımıyla bakıma alınmış. Depreme dayanıklı olsun diye tek bir taştan yapıldığı söyleniyor. Burada, kıyısında güzel kadınların çamaşır yıkadıkları nehrin ilginç bir öyküsü var. tanrı İndra, Vedic sage’in güzel karısı Ahilya’yı kocasının kılığına girerek baştan çıkarıyor. Döndüğünde bu hilenin farkına varan sage, Indra’dan intikam alıyor! Ama ne intikam! Indra’nın tüm vücudu kadın cinsel organlarıyla kaplanıyor! Shiva’nın karısı Parvati sonunda Indra’nın karısı Indrayani’ye acıyor ve onu  Panauti’nin iki nehrini birleştiren bir üçüncü fakat görünmez nehre döndürüyor. Daha sonra bu nehirde yüzen Indra, Shiva’nın kararıyla cezasından azad ediliyor ve bir şekilde vücudundaki kadın cinsel organları yok oluyor!
Panauti’den sonra yolumuz Thimi’den geçiyor. Thimi’nin en büyük özelliği turistik olmayışı. Oysa vadideki dördüncü en büyük şehir. Tipik bir Newari kenti. Bizim için en ilginç yanı, yolumuz üstünde  bir ilkokula  yaptığımız gezi. Burnumuzu yapıştırmış içeriyi gözetlerken, bir öğretmen geliyor ve bizi içeri davet ediyor. Kendimizi şanslı addediyoruz çünkü Thimi’de bir okul içini ders varken ziyaret etmek herkese nasip olmaz.. İlkokul birinci sınıfta öğrenciler en bıcırık halleriyle yerlerde oturmuş, alçak sıralar üzerinde kimi uyuyor- öğretmenin deyişiyle yemek sonrası kestiriyor-, kimi bağırıp çağırıyor, kimi de bizi süzüyor. Öğretmeni zor seçiyoruz, o da onların arasında adeta kaybolmuş, ama hiçbir şekilde ‘otorite’ sağlamaya çalışır gibi bir hali yok. İşte bu minikler, daha bu yaşta, kendilerinkinden çok farklı bir alfabede, Latin alfabesinde İngilizce öğreniyorlar, Nepal’in en fakir kentlerinden birinde!
Thimi’den uzaklaşırken içimizde tanık olduğumuz fakirliğin yol açtığı hüzün.

Bu yolun sonu Bhaktapur’a çıkıyor. Bhaktapur müze kent. ‘İnananlar kenti’.  Parayla giriliyor. İşte tam kentin girişinde hakiki musona yakalanıyoruz. Kentin girişindeki göl kıyısına konuşlanıyoruz… Musonun göle düşmesi, göldeki balıkların oynaşması, bizimle aynı çatı altında kıkırdaşan Nepalli kızlar…Burası sanki yazlık gibi… Thimi’nin ağırlığı kalkıyor üzerimizden yavaş yavaş..
Yine Durbar Meydanı. Shiva Guest House’a  yıkılıyoruz… Sonra tabii ki yine meydana bakan bir pub. Ve biz yine Gorkhalarımızı yudumluyoruz.. Ve tabii ki yine momo yiyoruz. Saatler sürüyor sohbet…Durbar Meydanının akşamüstü pazarını tepeden seyrediyoruz. İnsanların su kuyruklarına girişlerini. Budist rahiplerin akşam ayinlerini. Ne kadar şanslıyız başka bir kentte, diyelim ki Bhaktapur’da akşamın düşüşüne tanık olduğumuz için!
Gece saat 9. Her yer karanlık. Işıklar sönmüş. Garson bizi uyarıyor. Karanlıkta nasıl gideceksiniz diyor, kaldığınız otele şu soldaki yoldan gideceksiniz diyor, birazdan muson başlayacak diyor…Onu diyor, bunu diyor…!!! Sonunda anlaşılıyor ki, pub kapanacak…Evi epeyce uzakta… Aslında akşam 7de kapanıyormuş her yer!  Anlaşılan iki saattir hiç gıkını çıkarmadan bizim kalkmamızı bekliyormuş! Bize söyleyememiş! Onun nezaketi karşısında düşüncesizliğimize ver yansın edip, bolca bir miktar bahşiş bırakmaya çalışıyoruz.
Her yerin kapandığının, insanların evlerine çekildiğini fark ediyoruz  pubtan çıkınca…Ama biraz daha Budist rahipleri dinlemek istiyoruz … Bir duvar dibinde oturup kalıyoruz…Yine yanımıza ufacık, şirincik bir çocuk yanaşıyor. İsimlerimizi soruyor. Nereden geldiğimizi. Kaç yaşında olduğumuzu! Sonra kendisini anlatıyor… Annesiyle tek göz bir odada yaşıyormuş Babası yokmuş.Hristiyanmış. İlkokula gidiyormuş. Hem de bir devlet okuluna. Ama o ne akıcı İngilizce! Bizi evine davet ediyor, daha doğrusu odalarına. Dokunulamayanların bir üyesini rahatsız etmek istemiyoruz ama yine onu seviyoruz. Bize yarın görüşürüz diyor.

16 Temmuz 2007

Bhaktapur’a adeta alışveriş etmeye gelmişiz. Dünyanın en güzel kolyeleri, sokaklarda bizim peşimizde. Çömlekleri…Bir şeyler aldığımızı gören Bhaktapur’un tüm satıcıları ve biz şeklinde geziyoruz bu müze kenti.
Bhaktapur’da yine ayakkabıcı arıyorum, bu kez botlarımın altı açıldığı için.  Bir sokak ayakkabıcısı  paslı çivileri çakıyor botlarıma… Sinir krizi geçiriyorum…Bağırıp çağırıyorum ama hiç cevap bile vermiyor… Sessizce işini yapmaya devam ediyor. Tetanoz aşım da yok diye ikinci bir kriz geçiriyorum. Bereket beni anlamıyor…Botlarımı giyiyorum. Müthiş sağlam….! Utanıyorum…
Akşam Katmandu’ya dönüyoruz… Özlemişiz…

17 Temmuz 2007

Artık biraz soluklanmak istiyoruz. Koşturmacayla geçmesin günler. Hani biz buraya zamanı yavaşlatmaya gelmiştik?
Yolda Scott’un ev sahibini görüyoruz. Bizi ‘hemen bu akşam’ yemeğe çağırıyor. Gözlerinin içi gülüyor… Bizim daha fazla gülüyor. Anında  kabul ediyoruz. Gerçek bir Nepalli evi göreceğimiz için çok mutluyuz. Heyecanla gidiyoruz akşam.. 50li yaşlarda bir Fransızı da davet etmiş. 70li yıllarda Katmandu’ya takılmış bir Fransız. Şimdi kızıyla gelmiş tekrar buralara. Tibet’e yolculuk varmış Katmandu’dan sonra.
Ev sahibinin hanımı oldukça güler yüzlü. Belli ki alışık kocasının 70li yıllardan beri sokaklarda tanıştığı turistleri eve yemeğe çağırmasına. Hiç sızlanmadan hizmet ediyor. Sofraya oturmuyor fakat bizimle.Bir yer sofrasına bağdaşlanıyoruz.  Yemekler muhteşem. İlk kez rakshi tadıyoruz. Kuvvetli bir pirinç rakısı.  Hanım, kendisi yapmış hem de! Scott’tan duyduğumuza göre çok iyiymiş bu konuda ve mahzenlerinde 10 yıllık rakshileri filan varmış!
Yine dışarıdan çiğ et kokuları geliyor. Ev Pig Alley de çünkü. Yani çoklukla dokunulamayanların ve kasapların yaşadığı bir bölge. Vakti zamanının hippi cenneti.
Duvarda ev sahibinin hippilik yıllarına ait bir fotoğrafını görüyoruz. Uzun saçlı. Pek yakışıklı. Şimdiki haliyle ilgisi yok. (Kimin var ki?). Kaliteli bir fotoğraf.  Belli ki fotoğrafçı bir turist çekmiş. Birazdan başlıyor sigarasını sarmaya.



 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.