YAZARLAR
Çiğdem ÜLKER
Evet, yarın duyacağım | Evet, yarın duyacağım |
|
|
|
| Çiğdem ÜLKER | |
|
Osogova'nın sarı yeşil dağlarını aşıp küçük eğri dereciği geçiyoruz. Vardar ovasının her adımda renk değiştiren pitoresk görüntüleri beni Üsküp'e getiriyor. Gri bir yağmur yağıyor, gri bir şehir algılıyorum. Yapayalnızım bu şehirde, ülkemden, şehrimden, evimden uzaktayım. Kiril alfabesiyle yazılmış sokak levhalarını okuyamıyorum, dili anlamıyorum, gri evlerin içini tahmin edemiyorum. Sadece müzik içimi kıpır kıpır kılıyor. Canlı, coşkulu, neşeli bir Akdeniz müziği kulaklarıma ve kalbime doluyor. Sabah otobüslerinde, Eski Çarşının küçük dükkânlarında, ciddî yüzlü devlet mağazalarında bu müzik bana eşlik ediyor. Yeni yıl haftasında sokakta bu müzikle horo yapan insanları seyrediyorum, nehrin kıyısında oturuyorum ve bir başka yerde daha iyisinin olamayacağından çok çabuk emin olduğum Üsküp köftesi istiyorum, bir bıçak darbesiyle, erimiş kaşarı tabağa akıveren Şarska Pleskavitza'yı keşfediyorum. Ohrid'in iri gözlü alabalıkları, kırmızı pastırmkaları seviyorum ama Makedon mutfağının asıl incelikleriyle ve ülkenin geleneksel konukseverliğiyle çok sonraları tanışacağım.. Henüz zamanım var ama çok sonraları, evlerde boydan boya uzanan yemek masalarında, karşımda oturan yaşlı hanımlar ve beyler bana gözleriyle "Seni seviyoruz" diyecekler. Dillerini anlamadığım, dilimi bilmeyen bu insanlara ben de gözlerimle cevap vereceğim. Ve düşüneceğim. Bana değil bu sevgi, ilk kez gördükleri bu kadına değil, onlar ve Türk komşuları en az beş yüz yıldır tanıyorlar birbirlerini. Aynı acılardan, ortak sevinçlerden, paylaşılan dertlerden tanıyorlar birbirlerini. Vardar hep Ege'ye doğru akacak, benden selamlar taşıyacak Ege kıyılarına. Yüzyılların ve değişik kültürlerin mirasını taşıyan toprak, Vardar ovasında bir sepet çileği, Tikveş'te siyah üzümleri, Valandova köylerinde yetmiş çeşidi olduğu söylenen narları benimle tanıştıracak. Tek bir narın içindeki bin bir tanecik gibi farklı geleneklerin, farklı dinlerin bir arada uyumla yaşadıklarını göreceğim. Vardar, Saray'da Treska ile evlenecek. Köprülü yakınlarında Karanehir onlara katılacak, bir Türk şarkısında "Çifte çifte paytonlar" daki sevgilinin adının Marika olduğunu fark edeceğim. Köprülü'ye yukardan bakan bir tepede, İkinci Dünya Savaşında bu topraklar için birlikte ölen kahramanlar beraber uyuyacaklar. Anıt Mezar'daki anı plaketinde, Türkçe ve Makedonca isimleri yan yana duracak. Mazev'in muazzam mozaiğindeki horo figürü makineli tüfek tarakalarıyla bölünecek. "-Naparsın? Evet, yarın duyacağım, dilleri ve dinleri farklı olmasına rağmen birbirlerine nasıl benzediklerini yarın fark edeceğim. Şiirin, sanatın, dansın ve müziğin verdiği hassasiyetlerini, kararlı ve azimli yapılarını kendilerine yönelttikleri acı özeleştirilerini yavaş yavaş tanıyacağım. Ortak bir "Balkan İnsanı" portresinden söz edilebileceğini göreceğim. Pelister dağlarından, Selanik'e bir selâm gönderip Şar dağına çıkacağım. Üsküp kalesinin ağabeyi gibi duran Vodno'da, sevimli Kitka'da, gizemli Matka'da ağacın, çiçeğin, yeşilin bolluğu beni büyüleyecek. Skopska Srna Gora köylerinde, iki üç katlı çardaklı, çıkmalı ahşap evlere, köy meydanındaki sebil çeşmelere bakacağım, yeşil şadırvanlarda oturacağım ve -Sanki Anadolu'dayım- duygusu beni çok sık yoklayacak. Evet, yarın duyacağım. Üsküp'ün tarihî eski çarşısında, meydandaki havuzun fıskiyesinin sesine Türkçe, Makedonca ve Arnavutça karışacak, çok yakınımızdaki savaşın sesini duyacağız -Burası asla bir Saraybosna olmayacak" diyeceğiz birbirimize. Eski çarşıda Türk çayı içeceğiz, Karpoş'un şık kafeteryalarında "Palaçinka" yiyeceğiz. Radika nehri usul usul, yavaş yavaş, kaya dağları oya oya, Batı Makedonya'ya götürecek beni. Bir cami minaresinin gölgesine sığınmış Müslüman köylerin ezanı ve dağların zirvesine ya da orman içlerine saklanmış kiliselerin çanları aynı anda yankılanacak kulaklarımda. Bu sese sevdiğim bir Rumeli Türküsü de katılacak. Sonra Ohri. Avrupa'nın en eski ve en derin gölü Ohri. Taş sokakları, kervansarayları, sevimli evleri,her adımda karşıma çıkan tarihî eserleriyle UNESCO şehri Ohri. Küçük eski Anadolu şehirlerini, Amasya'yı, Safranbolu'yu hatırlatan bir mimarî, kardeş şehirler, kardeş insanlar. Ve Ohri gölünde bir Akdeniz mavisi. Ohri gölünün beyaz kuğuları, yaramaz martıları .Attığım ekmekleri kapmak için savaşan, sevimli, afacan, açgözlü martılar, elimden ekmek yiyen kuğular. Ohri'nin doğu kıyılarında cıvıl cıvıl bir Struga, batı kıyılarında minik balıkçı köyleri Yukarıdan 1600 metreden bakınca, tüm kıyılarını bir tas su gibi görebildiğim Ohri gölü ve maket gibi duran şirin Ohri evleri. Zirvede kuzeyin ve güneyin rüzgarlârı birbirine karışacak. Prespa'nın şeffaf, Ohri'nin derin mavisi, aralarında dağlar olan iki sevgili gibi, veya ana evlat gibi hep birbirini özleyecek. Makedonya Cumhuriyetinin Ankara Büyük elçisi ve şair Trayan Petrovski'yi, Anadolu'da yakalayan ve ona "Anadolu Rüzgârları" adını verdiği güzel şiirleri yazdıran duygular Makedonya yollarında beni de yakalayacak. Bütün vatanları, bütün insanları, bütün dilleri sevme ama hep kendi evini özleme. Evet, yarın duyacağım. Ateşova'da, Resne'de, Manastır'da, önümde, yanımda, arkamda, Makedonya yollarında hep bir Türkçe cümle duyacağım. Tüm Makedonya'da, Doyran'dan, Üsküp'e, Gostivar'dan Çalıklı'ya, Türkçe beni hiç yalnız bırakmayacak. Yavaş yavaş öğreneceğim ve kulağıma hep hoş sözcüklerle, dost tınılarla gelecek Makedonca'nın yanı başında Türkçe, değişik diyalektlerle, capcanlı şarkılarla, şiirlerle öykülerle gelecek yanıma. Yüzlerce yıl Balkanlarda birlikte yaşayan bu iki dil, "Macedonian Salad" gibi rengârenk, "Turlitava" gibi sıcacık lezzetler taşıyarak ulaşacak bana. Evet, yarın duyacağım. Davut Paşa Hamamının Sanat Galerisinde, "Makedonlar için Türkçe"nin tanıtım toplantısındaki ud konserini, Türk ve Makedon dostlarımla beraber yarın dinleyeceğim. Kimimizin gözlerinde birkaç damla yaş olacak. Kratova'da, en az altı yüz yıllık bu şehirde, tarih, uzun eteklerini sürüyerek geçecek yanımdan. Eteklerinde bir göç rüzgârının sesini duyacağım. Terkedilmiş, boş evlerin penceresinde bir kadın başı göreceğim, beş yüz yıllık köprülerde, hayaletlerin ayak seslerini duyacağım. Karpoş ihtilâlinin çığlıkları at kişnemeleri feryatları dolacak kulağıma. Kratova meydanında hiç durmadan akan çeşmenin suyunu "sonsuz barış" dualarımla içeceğim. Yıllar sonra "Hzdravo Çiğdem Hanım, kako si ?" derse bana bir sıcak ses, zaman birden, Kalkandelen'de, Harabati Baba tekkesinde bir öğleden sonra olacak. Islak, uzun bir nisan yağmuru eski mezarları sulayacak. "ve serin serviler altındaki" sakin bahçede ağır ağır yürüyeceğim. Çok eski, sisli, buğulu, ama altın çerçeveli bir aynada kendi yüzüme bakar gibi, tekke duvarlarındaki Osmanlıca kitabeleri okumaya çalışacağım. Kendi yüzümü göreceğim o eski yazılarda, Nene Hatun'un yüzünü, eski bir Boşnak şiirindeki Hasan Ağa'nın karısının yüzünü , Çalıkuşu Feride'nin yüzünü, Turhan Sultan'ın yüzünü ve Saadet'in, Drita'nın, Gülce'nin, Ayşe hanım'ın ve diğerlerinin yüzlerini göreceğim. Bazen bir dostun ölümüne ağlayan , bazen bir gelini kutlayan, sevgi dolu gözlerimize bakacağım. O uzun nisan yağmurları, Üsküp'e bir çılgın baharı getirecek. Artık iki yakın arkadaş olduğumuz bahçemdeki badem ağacı çiçek dolu dallarını son kez uzatacak penceremden içeriye. Ve tam dört bahar, ellerimde tuttuğum o sarı beyaz çiçekleri, tekkenin mezarlarına bırakacağım. Dört yıl boyunca hep bir "baba evi" ne gider gibi tırmandığım Elçilik'in yokuşu çıkarken, Mustafa Paşa Camii'nin , gül dolu bahçesinde soluklanacağım, çeşmesinden bir yudum su içip içeri süzüleceğim. Arkamda bir yumuşak kadın eli , bir örtü bırakacak saçlarıma. Boşnakça bir mevlid dinleyeceğim, Boşnakça'nın, Sırpça'nın ve Makedonca'nın birbirlerine ne denli yakın olduklarını fark ederken. Gözlerinde hâlâ, "fetih günlerinin saf neşesini" taşıyan bahçedeki yaşlı dedelere gülümseyeceğim. Ve yokuş beni Türk Çarşısına götürecek.Taş döşeli eski sokaklara, naftalin kokan ufak dükkanlara, Suluhan'a, Kapalıhan'a götürecek. Beş yüz bin nüfuslu,küçücük Üsküp'ün Türk Çarşısında her adımda bir dost yüz gülümseyecek bana. Benim Makedonca hitaplarımı Türkçe cevaplayacak çarşı esnafı. Uzattığım dinarlar "Biz senden para mı alırız Çiğdem Hanım" diye, hep geri çevrilecek, çarşıdaki Türk tiyatrosunda. Ve belki de, evi Türk tiyatrosunun bahçesinde olduğu için, ne zaman tiyatroya gitsem, Yahya Kemal Beyatlı'nın sesini hep, çok yakınımda duyacağım. "Bak! Diyecek bana. Makedonya'nın Türkçe gazetesi Birlik, köşedeki büfeden el sallayacak bana. İroni ve zekâ dolu satırlarda,satır aralarında söylenmeyenleri de anlamayı öğreneceğim ve her akşam beş sularında televizyonda "Türkçe Yayın" başladı diye, kalbim yine çarpacak.İki bin kilo metre uzakta da onların aydınlık yüzlerini göreceğim. Bana yönelttikleri sevgi ve övgü dolu yayınlar için kalbim hep teşekkür dolu kalacak, Birlik'e, Türk televizyonuna. Ve sonra... Bir gün, Üsküp'ten ayrılırken, "Allah'a ısmarladık Vardar, hoşça kal Taşköprü, |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.