Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.
Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...
| ATOCHADA BİR ÖĞLE VAKTİ |
|
|
|
| ÜMİT OTAN | |
Yeşillikler arasındasınız. Bir yerlerden üflenen buhar yüzünüzü yalıyor. Bankların sürekli konukları yaşlılar. Burası bir tren istasyonundan çok botanik bahçesi. Duygulu veda anları bir ayrıntı gibi. Varsın birileri 250 kilometre hızla giden trenine binip, Sevilla’nın yolunu tutsun.
Eller sallansın, geride kalanlar gözyaşı döksün. Atocha’da önemli olan, nefes almanın bahtiyarlığı. Nefes darlığı çekenler günlerinin büyük bölümünü burada geçiriyor. Gidip gelenler onların umurunda olmuyor. Nefes alabilmenin mutluluğu her şeyi silip süpürüyor. Madrid’i, İspanya’yı ve tüm dünyayı üzüntüye boğan o saldırı sabahını anımsamadan edemiyor insan. 11 Mart 2004 sabahı Atocha garına giren trende meydana gelen patlama, sessizliğin, sakinliğin sonu oluyor, yüz doksan iki kişi yaşamını yitirirken yüzlerce kişi de yaralanıyordu. Terörist eylemden bugüne kalan, ölenlerin anısına dikilen yüz doksan iki ağaç olmuş. İspanya Veliahd Prensi Felipe ile gazeteci Letizia Ortiz düğün kortejinin geçtiği Atocha yakınlarına ağaçlar dikilmiş ve “sizi unutmayacağız” mesajı bırakılmış. Retiro Sarayı’nın aslında bahçesi olarak düzenlenmiş on iki hektarlık bir ormanımsı parkın sonu Atocha’ya açılıyor. On yedinci yüzyılda düzenlenen bu saray parkı, İspanya iç savaşı sırasında epeyce hasar görüyor. Çeşmeleri, havuzları, heykelleri ve bahçe düzenlemeleriyle insanı yeşile “doyuran” bir yer burası. Retiro Parkı’nın yorgunluğunu atma yeri Atocha. Burası da botanik bir bahçe. Görkemli ağaçlar, çiçekler, yeşilin her tonu camekânın altında. Ayrılma zamanı gelmiş iki genç birbirlerine sarılmış öylece kalmışlar. Birazdan kalkacak trenlerin yolcuları daha çok kafeteryalarda oturuyor. Yeşilliklerin içindeki banklar sürekli dolu. Bol oksijene gereksinimi olan hastalar ve yaşlılar günün her saatinde bu bankları dolduruyor, gazetelerini okuyup, çaylarını içiyorlar. Ağaçların arasında buharların daha yoğun püskürtüldüğü yerlerde dolaşırken başımız döner gibi oluyor. Bir süre sonra alışıyoruz. Zorlukla boş bir masa bulup oturuyoruz. Kahvemizi yudumlarken haritamıza göz gezdiriyoruz. Kentin merkezindeyiz ve de etrafımız müzelerle çevrili. Birazdan kalkacak ve Endülüs’ün merkezine Sevilla’ya 250 kilometre hızla yol alacak trene binme kararımızdan arkadaşımız caydırıyor. Sevilla’yı erteleyip, önceliği müzelere veriyoruz. Velesquez, Dali, Goya, Picasso ile buluşmak için önce Prado, ardından Thysen müzelerinin yolunu tutuyoruz. Doğanın görkeminden sanatın büyüsüne geçiş yapıyoruz. Ama Atocha peşimizi bırakmıyor. Plaza Mayor’da tüm kafeler tıklım tıklım. Onca güzelliklerin ardından gün batımını bir fincan kahveyle karşılamanın tadına varıyoruz. Yolunuz bir gün Atocha’ya düşerse, bizim gibi yapmayın. İlk kalkacak trene binin. Çok zamanınız yoksa iki istasyon sonra inebilirsiniz. Tabii Atocha’yı yalnızca botanik bahçesi değil bir tren istasyonu olarak da anımsamak istiyorsanız… Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.