Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.
Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...
| DEDEMİN CUNDA'SI |
|
|
|
| ÜMİT OTAN | |
Daracık sokaklarda gezinirken kapı önünde oturan yaşlı teyzeleri anneannem, amcaları da dedem yerine koyar, onlara dokunmadan sarılırım. Taşkahve'de çayımı yudumlarken dedem Hüseyin Efendi'nin o acıklı öyküsüne dalar, “komşu tarafa” sevgiyle bakarım...
Yolum ne zaman Cunda'ya düşse içimi tuhaf bir hüzün sarar. Kış aylarının dinginliğinde de bir başka güzeldir Cunda. Taşkahve’nin önündeki sandalyeler masalar kalkmasa da herkes içerilere taşınır. Yazlıkçılar döner, o güzelim taş evler, dar sokaklar gerçek sakinlerine kalır. İşte o kış öğleden sonrası Cunda'daydım ve dedemin öyküsünü de beraberimde getirmiştim. Dedemle, anneannemle, dayılarım ve teyzelerimle sanki bir buluşmaya, özlem gidermeye gelmiştim. Ayvalık'ta Orfanoz'un kahvesinin önünde çayını yudumlayan mı yoksa Cunda'nın Taşkahve'sindeki mi dedemdi? Cunda'nın dar sokaklarında evlerinin önünde oturan yaşlı kadınların hangisi anneannem hangisi teyzemdi? Aslında hiçbiri yoktu. Hepsinden geriye Hüseyin Efendi'nin “kırık dökük” aşk öyküsü ve torunları kalmıştı… Kimileri analarının kucağında, kimileri karnında geldiler. Kimilerinin baharı yaşayan sevdaları mübadeleye denk düştü; onlar da aşklarını taşıdılar Cunda'ya. Girit'in Resmolular'ı, Hanyalılar'ı, Kandiyalılar'ı aslında beraberlerinde Girit'i de getirdiler. Cunda Girit oldu sanki. Uzaklara bakılıp iç çekildi; en acıklı Türkçe ve Rumca şarkılar Ege'de birbiriyle kucaklaştı.Resmo'nun dar gelirli bir Türk ailesinin yakışıklı oğlu Hüseyin Efendi, yörenin zengin ailesinin kızı Hamide Hanım'a tutulduğunda çaresizdi. İki gencin sevdaları mübadele zamanının tam ortasına denk düşmüştü. Belki de iyi olmuştu. Zengin aile, kızlarını Hüseyin Efendi'ye vermek istemiyordu. İki genç bir gece buluştular ve Türkiye'ye dönen kalabalığa karıştılar. Uzun ve çileli gemi yolculuğu Ayvalık'ta noktalandı. Sonra Cunda... Dedem o günleri, "Sanki Resmo'nun bir mahallesinden başka bir mahallesine göçmüş gibi olduk. Sanki oraları Cunda'ya taşımışlardı" diye anlatırken beyaz buruşuk mendiliyle de sürekli gözyaşlarını silerdi. Ben de o küçücük yüreğimle dedemle birlikte ağlar ama neden ağladığımı bilmezdim... Hüseyin Efendi sevdalısıyla Cunda'da evlenir. Beş çocukları olur. Mutludurlar. Devlet göçmenlere zeytinlik, ev ve biraz da arazi verir. Ancak Cunda'nın ekonomisi onları uzun yıllar besleyecek durumda değildir. Hüseyin Efendi İzmir'e açılmaya başlar. İzmir'de kaldığı otelin kat görevlisi bir kadına aşık olur. Cunda'yı, sevdalısını terk edip İzmir'e yeni aşkına gider. Dört çocuğu da babalarıyla birlikte İzmir'e taşınırken büyük oğul annelerinin yanında kalır. Hamide hanım bu "vurgunu" kolay atlatamaz. Kısa bir evlilik denemesi de bir işe yaramaz; genç yaşında çeker gider dünyamızdan. Parke taş döşeli o dar sokaklar. Kapı önlerinde yaşlı kadınlar. Biri ıspanak ayıklıyor. Diğeri yan komşusuyla sohbette. "İdekanis" diyorum yaşlı kadına. O da Rumca bir şeyler söylemeye başlıyor. Hiçbir şey anlamıyorum. Bildiğim çok az Rumca kelimeden biri "nasılsın". Ayşe Teyze, gözlerimin rengine bakıp benim de "kirtikoz" olduğumu söylüyor. Hüseyin Efendi'yi, karısı Hamide'yi, Cunda'dan ayrılmayan oğlu Kokucu Mustafa'yı tanıyor. "Mustafa da yakında öldü" diyor. Aslında ölenler yalnızca insanlar değil, "tarih" de ölüyor Cunda'da. Manastırlar neredeyse yok olmuş. Kiliselerin çoğu yok, biri enkaz halinde biri zorlukla ayakta duruyor. Ayşe Teyze Rumlardan kalan her şeyi korumak için ellerinden geleni yaptıklarını ancak bazı açıkgözlerin Cunda'yı "mahvetmeye" çalıştıklarını söylüyor. 1873'te yapılan Taksiyarhis kilisesinin durumu içler acısı; talan edilmiş, harabeye döndürülmüş. Oysa Taksiyarhis ve Aya Nikola kiliselerinin restore ve çevre düzenlemesi Kültür Bakanlığı'nın 1994 yılı programında var. Aradan yıllar geçmiş, değişen çok şey yok. Kıyıdaki Taşkahve Rumlardan ayakta kalabilen neredeyse tek bina. Dışarıda balıkçılar ağlarını onarıyor. Bir ihtiyar tek başına oturuyor. Sanki Hüseyin Efendi. Bir tarafta yaşlılar diğer tarafta gençler kağıt oynuyor. Renkli camların Taşkahve'nin içinde yarattığı ışık cümbüşü insanı büyülüyor. Aşıklar tepesinden Cunda'ya bakmak ne güzel. Hüseyin Efendi Hamide Hanım'la kim bilir kaç kez bu tepeye geldi. El ele tutuştuğu sevgilisine söylediği sevda sözleri, karşıdaki köhne yapıların kim bilir nerelerinde gizli... Analarının kucağında ya da karnında gelenler şimdilerde torun sahibi. Girit'ten Cunda'ya taşınan yaşamlar hiç değişmemiş. Girit mutfağı tüm canlılığını koruyor. Kabak çiçeği dolması, deniz börülcesi, bol zeytinyağlı karışık salatalar Girit mutfağının en önemlileri. Cunda'ya gidilip papalina yenmeden olur mu? Papalina sardalyanın yavrusu, çilingir sofralarının baş konuğu. Kıyıda günbatımı saatleri şölene dönüşüyor. Dedem Hüseyin Efendi'yle birlikte kıyıda yürüyorum. Bazen onun yerine geçiyorum. Aramızdaki tek fark onun el ele tutuştuğu sevdalısı var, benim yok. Sevdalısını düşünüyorum. Hamide Hanım'dan geriye kalan tek kare vesikalık fotoğraf. Ben anneannemi hiç görmedim. Dedemin ikinci karısını anneannem sandım. Dedem ikinci eşi öldükten sonra bizim evde yaşamaya başladı. O yıllarda iki komşu ülke arasında dirlik düzenlik yoktu. Sinirler hep geriliydi. Dedemin söylediği Rumca şarkılara kimseler yüz vermiyor, akraba gibi olmuş iki toplumun eninde sonunda dostluğu bulacağı sözleri havada kalıyordu. Ben dedeme inanıyordum. Yıllar sonra biz haklı çıktık. İki ülkede yaşanan kötü günlerde birbirimize nasıl canla başla destek verdiğimizi dedem görmeliydi. Ege'de iki komşunun sırt sırta verme zamanı gelmişti. Amacım size Cunda'yı anlatmak değildi. Dedemle birlikte eski günleri anmak, kırık dökük bir mübadele öyküsünü sizinle paylaşmaktı. Cunda dönüşünde doğruca annemin yanına gittim. O güz öğleden sonrası yaşadıklarımı tüm ayrıntılarıyla anneme anlattım. Ona dünyaları vermiş gibi olduğumu söyledi. Gözyaşlarına ortak oldum. Eğer bir gün yolunuz Cunda'ya düşerse ve Taşkahve'de şöyle bir çay molası verirseniz, aşkları mübadeleye denk düşenlerin kırık öykülerine de zamanınızın küçücük bir bölümünü ayırın. Yanınızda Ayvalıklı Yazar Ahmet Yorulmaz’ın “Girit’ten Sonra Ayvalık” kitabı olsun. İster dedem Hüseyin Efendi’nin, ister Ahmet Yorulmaz’ın Hasanaki’sinin peşine takılın. Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.