| Curmul'un Şehre Bakan Yüzü... |
|
|
|
| Ercan DEMİRCİ | |
|
Kulağını çekerken de, sevgiyle yanağına dokunurken de duyarsın otoritenin ve tütünün birbirine benzeyen kokusunu.
İnsanlar çocukluk anılarına hep babaları eşliğinde giderler. Çünkü korkulan bir yerdir çocukluk anıları. Özlenen ama korkulan bir yer. Çocuklar ve anılar paradokslardan nefret ederler. Çocuklar hiçbir zaman itiraf etmezler. Düpedüz yalan, düpedüz doğru söylerler. Babanın otoriter işaret parmağının hesap sorma biçimindeki sallanışı ve sağ elinin bütün parmaklarına sinmiş Maltepe kokusu nasıl unutulsun ki. Ve bütün çocuklara güvenli bir sığınak gibi gelen babaya ait bir ses. Öksürük sesi...Beceremediğini düşündüğünüz ama yanlızca babanızın söylediği şarkı/türkü. Annenizi çağırma sesi. Öfkelendiğindeki sesi. Telefondaki sesi. Babanızın sesi. Babaların ellerinden tutulmadan gidilemeyecek ıssız bir ormandır anılar. Babaları olmayan çocuklar, babaları hakkında duydukları hikayelerle birlikte yürürler çocukluk yıllarının/anılarının puslu yollarında. Zaten bu çocuklar, babası gibi cesur ve yürekli olduğu için tek başına erişmiştir yetişkinliğe. Ve tek başına dönebilir çocukluk anılarına. Belki biraz erkek gibi kadın olmaya mecbur kalan annesinin refakatinde yapar bu yolculuğunu. Çocukluğunu hatırlayan bütün yetişkinlerin zihnine ilk yapışan figür “baba”dır. Bizim gibi ataerkil toplumlarda ise bu neredeyse istisnanız böyledir. Ana figürü ikinci sıradadır. Ama o da hep vardır. Lakin, kısa metrajlı, mütevazı bütçeli anı/film için karakter ya da yardımcı kadın oyuncu rollerinde bir figürdür ana. Cenneti ayaklarının altına seren bir öğretinin mensubu olsalar da çocukluk anılarında analara biçilen rol şefkatli bir dokunuştan, tadı damakta kalan yöresel bir yemekten ve gözlerinde parlayan ve damlayan sevgi ışığından öte birşey olmayacaktır çoğunlukla. İstisnalar için bütün yargılarımız sonuna kadar açıktır. Hasılı kelam, çocukluk yıllarımızın ve gelecek düşlerimizin jönü/yönü, baş kahramanı hep babadır. ‘Babalar ve Oğulları’nı okuyup, ‘Babam ve Oğlum’u seyrettikten sonra ‘Babamın Bavulu’ adlı olağanüstü duygusal, öğretici, paylaşan, deşen, yaralayan, affeden, itiraf eden ve tartışılan bir konuşma dinlemişsinizdir bir gün ve aklınıza babanızla çıktığınız yolculuklar gelmiştir birden. Yolculuklar ki, en yaya, en yorucu, en sıcak ve en unutulmaz olanından. Köyde yaşamayanlar, köyü tanımayanlar, kara lastik giymeyenler, tek ve beyaz gömleğini akşamdan yıkayıp kurutmayanlar, nasırsız elleri kalem tutarken parmakları acımayanlar...Bu yazıyı yarım bırakma olasılığınız o kadar fazla ki; ama bunun için size kızamam, bunun için yeterince şehirli kompleksler edinemedim henüz..Biliyorum...Neyse... Her hal ve şartta yürümüşsünüzdür babanızla birlikte o yolu. Bata çıka yürürken yağmur sonrası çamur deryasına dönen yollarda, önünüzde yürüyen babanızın bastığı emin ve kuru yerlere basarak geçmişsinizdir su dolu çukurların üzerinden. Çamurlu yollarda hep doğru yerlere bastığı için, verdiği kararların da hep doğru olabileceği sonucuna varmıştır çocuk. Babanın adımları hep doğru atılmıştır arkada yürüyen çocuğa göre o yıllarda ve o yollarda. Bakar çocuk babasının pantolonuna, onca çamur yol yürünmesine karşın bir gram dahi çamur yoktur üzerinde. Ayakkabıları hakeza öyle. Bir de kendinize bakarsınız ve artık çocuk olmaktan yeterince sıkıldığınızı farkedersiniz. Çocuk ne bilsin bunun sadece babanın marifetli, usta, deneyimli yürüyüşlerinden kaynaklandığını..Yoksulluk bu evlat, adamı çamurda yürütür de bir parça olsun bulaştırmaz üzerine diyene kadar. Büyüyünceye kadar. Çamurlu yolların, sloganlı yılların, yoksul yolcularıydık babam ve ben. Asıl hatırlama sebebinin yanında Curmul’un Sırtı’nı hep bu çamurlu yanıyla da hatırlarım. Cam macunu kıvamında ve rengindedir çamuru. Öyle bir yapışır ki, kurtulabilene aşkolsun. Yedi kilometrelik köy-ilçe arası yoldaki en zorlu parkurdur orası. Orayı atlatan yayalar derin bir oh!, arabalarsa acı bir patinaj çekerler. Yaya giden yolculardan babalar ve analar kucaklarına ya da omuzlarına çocuklarını alıp geçmişlerdir sırtın öte yanına çoğu zaman. Vesaitle giden-dedem rahmet istedi- yolcularsa, çok traktör ve minibüs iteklemişlerdir Curmul’un dik yokuşlarında. Çoğu patinaj yapan kocaman traktör tekerlerinden savrulan yapışkan çamurlara bulanmış, çoğu kara lastiğini veya cızlavatını kaptırmıştır Curmul’un çamuruna. Gel gör ki Curmul’u Curmul yapan bu çamur değildir yalnızca. Yüzüklerin Efendisi’ndeki tepeleri hatırlar mısınız? Tepelerin ardında tepeler. O tepelere çok benziyor. Bir farkla. Curmul’un Sırtı, geliş yönünüze göre ya şehrin göründüğü ya da kaybolduğu yerdir. Hobbitlerse çamura karışmış yüzüğü; gün çekildikten, baba ile oğul yol sohbetlerine ait son sözcükleri söyleyip tepeyi devrildikten sonra aramaya başlarlar. Bu tepenin özellikle şehre bakan yüzünde kimbilir kaç köy çocuğunun iç çekmesi dağ rüzgarı uğultusuna karışmıştır...Kaç traktör şoförünün minibüs alma hayali, ‘hoop kaptan inecek var!’ bağırışıyla yarım kalmıştır...Kaç ormancının/bakımcının rüşvetten aldığı paralar, sözüm ona helal paralarla karışıp çoluk çocuğun kursağına girmesin diye pantolon cebinden gömlek cebine konmuştur..(İstisnalarla ilgili fikrimizi yukarılarda bir yerde söylemiştik sanırım.) Kırklı ellili altmışlı ve belki yetmişli yıllarda, bu tepenin şehre bakan yüzünde; feryad-u figanlar içinde kaç anne çocuksuz, kaç çocuk annesiz kalmıştır kimseler bilmez. İstatistik diye bir bilim dalına inanıyorsanız hadi söyleyiverin bunu. Babalar oğullarına çarşıdan gelirken alacağına söz verdiği şehir kokulu silgiyi almadığını burada hatırlamıştır. Dönmüş müdür geri.. Evet dönmüştür. Oğullar bir daha sigara içmeyeceğine dair bir gün önce babasına yemin billah ederek verdiği sözü burada unutmuştur. Curmul’un şehre bakan yüzünde hatırlanır en unutulası şeyler. Curmul’un şehre bakan yüzünde unutulur en hatırlanası şeyler. Siz hiç köyden ilk defa, gece vakti, şehre giden çocuğun, Curmul’un Sırtın’a varınca gördüğü ışıltılı manzarayı o an çevresindekilere anlatmaya çalışırken ki çaresizliğine tanık oldunuz mu? Ya da hiç bir tepeden babanızın adını bağırdınız mı, öfkeyle, gırtlağınızı yırtarcasına? İki heceli babanızın adı, Curmul’un köye bakan yüzünde ayrı korkutur sizi, şehre bakan yüzünde ayrı. Babası yoksul olmayanlar bilmez bu korkuyu. Babasıyla kolkola yürümüyenler bilmez bu korkunun içinde saklı hayranlığa bulanmış sevgiyi... Siz hiç babasının daha önce onlarca kez anlattığı aynı hatıraları, aynı hikayeleri dinlemek için, Curmul’un şehre bakan yüzündeki kestirme yoldan değil de, şose de denen araba yolundan yürüme fikrini sırf babası mutlu olsun diye her defasında heyecanla teklif eden ve yolu uzatan çocuğun hikayesini duydunuz mu? Duyduysanız, duyduğunuz şey Curmul’un şehre bakan yüzünde babasının iki heceli adını şehre haykıran çocuğun sesidir aynı zamanda. Curmul’un şehre bakan yüzü İstanbul kadar günahkardır. İstanbul kadar kışkırtıcı. Arkanızdan yaklaşıp iki eliyle kulaklarınızın üstüne bastırıp yukarı kaldırırdı sizi, o yılların ağabileri, amcaları, dayıları ve hatta dedeleri. İnce çocuk boynunuz koptu kopacak sanırken o bildik soruyu duymaya hazırlanırdınız: ‘İstanbul’u göstereyim mi sana?’ Ve siz bu soruya İstanbul hatırına hep ‘evet’ derdiniz. Bir gün bir çocuk ilk defa Curmul’un şehre bakan yüzünden ilk kez bir şehir gördüğünde kulaklarını acıtan amcalardan biri ona ‘işte orası İstanbul’ der. O şehre varıp da oranın İstanbul değil Şavşat olduğunu öğrendiğinde, rivayet o ki o çocuk bir daha geçmez Curmul’un Sırtı’ndan. Ve geçinmez asla İstanbul’un sırtından ömrü boyunca. İstanbul bir yalandır artık kulakları acıyan çocuk için. İstanbul Şavşat’tır artık boynu kopacak gibi olan çocuk için. Curmul’da karşılanır uzak yerlerden gelen yolcular. Curmul’dan uğurlanır uzak yerlere giden yolcular. Cenazeler, kan çanağına dönen gözlerle, iki gün boyunca söylene söylene artık anlamını yitiren sözlerle karşılanır burada. Düğün alayı denen ‘makar’ın yolu burada kesilir. Burada yenir ‘yenge ketesi’. Ve davul zurna eşliğinde Ahıska dolaylarından bir türkü yükselir: ‘Yenge çabuk uykum geldi. Aklıma da lokum geldi.’ Köyün sessiz ve ışıksız hali burada biter ve şehrin ihtişamı ışığından menkul büyüsü burada başlardı. Curmul’un şehre bakan yüzünden itibaren başlardı televizyon reklamları, sıcak ve beyaz taş fırın ekmeğinin ve tahin helvasının zenginlik sinmiş kokusu. Ösym sınav sonuç gazetesi burada beklenirdi. Curmul’un şehre bakan yüzünde Çarşamba günleri Tarkan -Kara Murat hatırına babaların yolları gözlenirdi. Babaların kızacağını bile bile beklerdi Curmul’un eteğine yapışmış köyün çocukları. Çocuklar ;elindeki, içinde şehir kokulu silgi de bulunan fileyle her akşam şehirden dönerken, yedi kilometrelik çamurlu tozlu topraklı yollarda jilet gibi ütülü pantolonuna ve siyah, topuklu, kırk iki numara Sümerbank ayakkabılarına bir gram çamur bulaştırmayan babalarını hala bekliyorlar mı orada, kim bilir? Ve özlüyorlar mı, Curmul’un şehre bakan yüzünü? Babası Ayhan Işık’a benzemeyenler, Curmul’un şehre bakan yüzünü niye özlesinler ki?. |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.