YAZARLAR
Volkan ACAR
GUİLİN CHENGDU ŞANGAY (I) | GUİLİN CHENGDU ŞANGAY (I) |
|
|
|
| Volkan ACAR | |
1 Mayıs İşçi Bayramı Çin’de 7 günlük bir tatil olarak kutlanıyor. Biz de 1 haftalık bu tatil fırsatını değerlendirip güneye inmeye karar verdik. Birkaç gün Guilin, birkaç gün Chengdu, birkaç gün de Şangay... Gezi kadromuz ise oğlumuz Sina dahil 5 kişi. Ve işte tatil izlenimlerimiz.
Guilin tripadvisor.com’dan bulduğumuz otelimizin adı Fubo Hotel. Li nehrinin kenarında ve şehrin her tarafında bulunan seyirlik tepelerden birisinin hemen yanında. Otel, 3 yıldızlı olmasına rağmen, Çin için, hem de Çin’in taşrası için gayet iyi. Memnunuz. Ama aslında kentin fazlaca bir özelliği yok. Guilin’e gelenlerin hemen hepsinin tek geliş nedeni ise, bölgenin coğrafi yapısı. Bu kireçtaşı tepecikleri şehir içinde de görülebiliyor, arabayla yakın çevrede dolaşırken de... Ama bu manzaranın tadına doyasıya varmak için başvurulan en yaygın yöntem, Li nehri boyunca bir tekne turu yapmak. Yani Guilin – Yangshou (yang şoğ) arasında 4-5 saatlik bir tekne turuna katılmak...
Bu tarihi parkın yakın zamanda ünlenmesine ise Bill Clinton neden olmuş. Eski ABD Başkanı’nın 1998’deki ziyareti, Guilin için bir övünç kaynağı. Tekneyle Li nehri turu yapan ve çevre köyleri gezen Clinton’un Seven Star Park’ta “çevre koruma” üzerine yaptığı konuşma ise Guilin’in tarihi açısından önemli bir olay sayılıyor.
Yağmura ve kapalı havaya rağmen yolculuğumuz sıkıcı geçmiyor. Rehberimiz Yang Yang eline mikrofonu alıp önce Guilin ve çevresi hakkında kısa bir bilgi veriyor. Ondan sonra da bu kısa yolculuğu sıkıcı olmaktan çıkarma çabalarına başlıyor: -Benim adım Yang Yang. Bana ismimle hitap edebilirsiniz. ... ... ... Tekne turu sırasında size öğle yemeği ikram edilecek. Verilecek yemeklerden birisi de kuzu eti. Çince kuzu kelimesinin karşılığı da yang. Ama bana sakın o anlamda kuzu demeyin. Çünkü benim adım kuzu değil. Ha ha ha... -Birazdan başlayacak turumuzun çok önemli bir özelliği var. 1998’de Guilin’e gelen ABD Başkanı Bill Clinton da sizin katıldığınız bu tura katılmış ve sizinle aynı yerleri ziyaret etmişti. Dolayısıyla sizin katıldığınız bu tura da “Başkanlık Turu” diyebiliriz. Ha ha ha.. Herkes gibi tezgah aralarındaki boşluklarda bekliyoruz. Beklerken de iki tane şemsiye satın alıyoruz. Sürekli gelen otobüslerden inenler bekleme salonunun iyice dolmasına neden oluyor. Bekleyenler bir yandan hediyelik eşyalara göz atarken, diğer yandan da rehberlerini gözden kaçırmama telaşında. Biz panda grubundakilerin gözü de mavi bayraklı rehberimiz Yang Yang’da... Tura katılan Çinli sayısı parmakla sayılacak kadar az. Çünkü bugün Cumartesi de olsa hala 29 Nisan ve Çin’de “Mayıs tatili” resmen başlamış değil. 1 Mayıs’ın resmen başladığını gezimizin sonraki günlerinde kolayca anlayacağız zaten. İnce ince de yağsa, yağmur altında fotoğraf çekmek biraz zor. Yağmur artınca içeri kaçıyoruz. Hızını azaltınca da tekrar yukarıya...
Genişçe nehrin her iki tarafında gördüklerimiz, bize hemen Güney Çin’de olduğumuzu hatırlatıyor: Az sonra garson kız, yanaşan balıkçı motorundan alınan taze minik karidesleri kızartılmış halde getiriyor. Çin’de yaygın olarak yapılan bu yemeğin oldukça lezzetli olduğunu biliyoruz. Fiyatını soruyoruz: -100 yuan, diyor. Biz biraları aldıktan birkaç dakika sonra aynı garsonlar tekrar gelip her masaya 3 adet büyük bira bırakıyorlar. -Niye? Nehir burada biraz genişliyor. Nehrin her iki tarafında ve geride kireçtaşı tepecikleri yükseliyor. Ortada Li nehri sakin sakin akıyor. Ve nehrin ortasında dümdüz küçük bir adacık manzarayı tamamlıyor. Saat 1 civarında Yangshuo’ya varıyoruz. Yangshuo 25.000 nüfuslu küçük bir kasaba olmasına rağmen çok turistik ve çok popüler. Rehberimizi beklerken durmaksızın yağan yağmurdan korunmak için kendimizi bir saçak altına atıyoruz. İskele çıkışı kalabalık. Sürekli yeni tekneler yanaşıyor. Ortalık rehberden geçilmiyor. En çok rağbet görense şemsiye ve yağmurluk satıcıları. Az sonra rehberimiz Lili geliyor. Güleryüzlü, samimi. Lili’ye tura başlamadan önce iyi bir kahve içip biraz dinlenmek istediğimizi söylüyoruz. Çarşıdaki beş dakikalık yürüyüşten sonra bizi getirdiği yerin adı Best Cafe. İki katlı ama küçük bir mekan. Cadde üzerinde. Kapıdan girer girmez ortalığı kaplayan kahve kokusunu hissediyoruz. Kahveler güzel, ortam hoş, müzikler dinlendirici. Gerçekten de Yangshuo’daki “Best Cafe” burası galiba.. Çarşının görünümü bize hiç yabancı değil. İki katlı küçük evler. Hepsi ahşap, hepsi kahverengi boyalı. Altlarında hediyelikçiler, butikler, kafeler, lokantalar. Yerler Arnavut kaldırımı. Tabelaları kaldırırsanız Türkiye’nin güney kasabalarının çarşılarından hiçbir farkı yok. Köşedeki bir satıcıdan Sina’nın arabası için de bir yağmurluk aldıktan sonra yola koyuluyoruz. İnce ince de olsa yağmur sürekli yağıyor. Lili bu nedenle programdan yamaç çeltik tarlalarını ve mağara turunu çıkarıp kısa bir çevre turu öneriyor. Bazen arabayı durdurup aşağı iniyoruz. Yağmura aldırmadan tarlalarda çalışan köylüleri, tarlaların hemen yanında yükseliveren küçük, dik tepecikleri fotoğraflıyoruz. Bir süre sonra anayola çıkıyoruz. Yol üzerindeki kasabaların ve köylerin eli yüzü biraz daha düzgün. Ara ara gözümüze İngilizce tabelalar da çarpıyor. Bölgenin turizmden para kazanmaya başladığı belli oluyor. Yolun her iki kenarında ise birbiri ardına dizilmiş pomelo tezgahları. Pomelo, pomelo, pomelo... Greyfurta benzeyen ve Çin greyfurtu da denen bu lezzetli meyve, anlaşıldığı kadarıyla bu bölgenin başlıca gelir kaynaklarından birisi. Bir saat kadar sonra aracımız bir park girişinde duruyor. Lili’ye soruyoruz, “Nereye geldik” diye. “Shangri-la” diyor. Shangri-la, yani sahte cennet. Bakalım bu “sahte cennet” nasılmış? Merakla aşağı iniyoruz. Burası bir park. Daha doğrusu yapay bir köy. Küçük bir göl var. İçinde tekneler geziyor. Gölün çevresine de ahşap binalar yapılmış. Bu park belli bir güzergah izleyerek geziliyor. Her bir bölümde, bölgede yaşayan etnik azınlıkların folklorik yaşamından kesitler aktarılmış. İmalatı yapılan elişi ürünleri de, isterseniz hemen satın alabiliyorsunuz. Bir odadaki birkaç tezgahta geleneksel yöntemlerle kilim dokunuyor. Başka bir odada taş baskının nasıl yapıldığını izliyorsunuz. Hemen yanında el işlemesi ipek kravatlar dikiliyor. Bir üst katta Çin mühürleri kazınıyor. Yani aklınıza gelebilecek her türlü zenaat, burada yerel giysiler içindeki köylüler tarafından sergileniyor. Bu tür bir yaşamdan epeyce uzak yaşayan, klasik deyimle “Avrupa’nın göbeğinde ya da Amerika’da” yaşayan birisine belki ilgi çekici gelebilecek bir “canlı etnoğrafya müzesi”. Ama bir Türk için çok da otantik, uzak geçmişimizde kalmış görüntüler değil bunlar. Hatta ortam biraz yapay bile duruyor. Daha doğrusu, biraz değil basbayağı yapay duruyor. Odalar devlet dairesi, çalışanlar ya da konu mankenleri de işini zoraki yapan devlet memuru havasında. Burada bize en ilginç gelen bölüm ise mini tekne turu oluyor. Diğer tur grupları gibi biz de küçük bir tekneye binip bir görevli eşliğinde nehirde yol almaya başlıyoruz. Az ilerimizde küçük bir kulübe var. İçinde de kadınlı erkekli 8-10 kadar “yerli”. Hepsi leopar desenli kıyafetler giymişler. İlk bakışta, kızılderili ya da herhangi bir Afrika kabilesi görünümündeler. Biz “uygar insanların” yeterince fotoğraf ve video çektiğine kanaat getirdikten sonra da tekne yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyor. Bu sırada kulübedeki yerliler tekrar yerlerine dönüyorlar. Yarım kalan sigaralarını yakıp, mesainin bitmesini beklemeye devam ediyorlar. Çin mantısı, sebzeli pilav ve fıstıklı tavuk söylüyoruz. Yemekler beklediğimiz gibi. Yani ne iyi, ne de kötü. Herkesin ağız tadına hitap edebilecek “modifiye” Çin yemekleri. Önümüzde giden Çinli bir genç kız, pomelo satanlardan birine yanaşıyor: “Pomelo kaça?” “4 yuan”. İyi. 5 yuana alsaymışız fazla olmayacakmış. Bakıyoruz, saat 9’a yaklaşıyor. Köşede bizi bekleyen aracı görüyoruz. Araca doğru ilerlerken, akşamüstü pomelo için “5 yuan” diyen satıcı kadın peşimizden bağırıyor: “3 yuan! 3 yuan!”. Uykuya dalmadan önce, gözümün önünden kayan son görüntüler ise, yol boyunca sıralanmış tezgahlarda yükselen pomelo piramitleri oluyor. Guilin’deki son günümüz. Hava güneşli. Pırıl pırıl. Epey de sıcak olacak gibi. Oysa önceki akşam resepsiyonla konuşup bugün için Longji yamaç çeltik tarlalarına gitmek istediğimizi söylediğimizde şiddetli yağmur ve fırtına beklendiğini söylemişlerdi. Biz de bunun üzerine programımızdan bu bölümü çıkarmıştık. Otelden çıkıp nehir boyunca yürümeye başlıyoruz. Kaldırım geniş. Otelin hemen karşısı, turistik Fubo tepesinin de girişinde olduğu için turların çoğu buraya uğruyor. Bu nedenle kaldırıma hediyelikçiler sıralanmış. Biraz ileride badminton oynayan gençler ve tayçi yapan yaşlılar var. Nehre inen merdivenlerin yanındaki bisikletli satıcılarda ise ne isterseniz var: mango, pomelo, balık, karides, böcek. Dün Yangshou’da yağmur altında kanallarda çamaşır yıkayanları görmüştük. Bugün de Li nehrinde çamaşır yıkayanları görüyoruz. Onların hemen yanına bir tekne-ev demirlemiş. İçindeki yaşlı kadın, vok’un başında öğle yemeğini hazırlıyor. Az ileride bambu sallar müşteri bekliyor. Salcılar ise gölgelikli bambu şezlonglarda uykuya dalmış. Biraz sonra topluca danseden yaşlıları görüyoruz. Elli yaşında olanı da var, yetmişini geçmiş olanı da... Kaldırım kenarında eskice bir radyo-teypten çaça ritmi çalınıyor. Dansı bilen birkaç çift, alımlı figürlerle dans ediyorlar. Yeni öğrenenler ise kenarda arka arkaya dizilmişler, hocaları eşliğinde hareketleri tekrar ediyorlar: 3 hızlı, 2 yavaş, 3 hızlı, 2 yavaş... Nehir kalabalık. Yanyana dizilmiş tekne-lokantalar, yaydıkları kızartma kokularıyla müşteri çekmeye çalışıyorlar. Az ötede rengarenk boyadığı bambu salındaki şezlongda oturan yaşlı bir kadın var. Elinde de cambaz sopası gibi uzun bir çubuk. Bu bambu sopanın her iki ucunda da birer karabatak. Fotoğraf için turist bekliyor. Yanında da karşı kayalığa gidip gelen diğer bambu sallar. Park da kalabalık. Büyük çoğunluk ise yerli turist. Yani Çinli. Bir kısmı ağaca bağlı küçük maymunla fotoğraf çektiriyor, bir kısmı da yem attığı güvercinlerle... Bazıları ise Çince konuşabilen 2 yaşındaki “yabancı” çocukla fotoğraf çektirmeyi tercih ediyor. Yani Sina ile... Bu mağara adını, yakınında yetişen ve flüt yapımında kulanılan kamışlardan alıyor. Mağara derin, geniş, yüksek. 250 metre kadar içeri giriliyor. Yerler hafif kaygan. Tavandan ve sarkıtlardan sular damlıyor. Her taraf renkli lambalarla ışıklandırılmış. Sarkıtlar ve dikitler renkli ışıklar altında başka bir güzelliğe bürünüyor. Sağımızda solumuzda tabelalar. Her kaya parçasının, sarkıtın, dikitin bir adı var. Şekli neye benziyorsa ona uygun bir ad verilmiş. Az sonra geniş bir alana geliyoruz. Burası hemen hemen tamamıyla düzlük. Neredeyse 1000 kişiyi barındıracak kadar da büyük. Savaş zamanlarında sığınak olarak kullanıldığı söyleniyor. Bu düzlüğün hemen yanında ise küçük bir su birikintisi var. Bu suyu ve duvarı mavi ışıklar aydınlatıyor. Sarkıt ve dikitlerin maviliği de suların üzerinde yansıyor. Yani görünüm harika. Bu düzlüğe verilen ad da en az görüntüsü kadar ihtişamlı: Ejderha Kralın Kristal Sarayı. Binalardan birinin önünde tayçi yapan, kılıç dansı yapan yaşlılar var. Çevrelerinde de dedeleri ve nineleriyle dolaşan onlarca çocuk... Sina’yla Elife’yi bu oyun alanında bırakıp, 150 metrelik tepeye çıkmaya koyuluyoruz. Tepe hem dik, hem de 300 basamak. Ama çıkmamıza değecek. Çünkü, burası şehrin en yüksek ve en merkezi tepesi. Yani hem bütün Guilin’i, hem de diğer seyirlik tepelerin hepsini buradan görmek mümkün. Dinlene dinlene çıkıyoruz. Tepeye vardığımızda ise yorulduğumuza gerçekten değdiğini görüyoruz. Manzara harika. Dört bir tarafımız Guilin. Dört bir tarafımız yeşillik. Guilin dümdüz. Ama şehrin her yanında aniden yükseliveren kireçtaşı tepecikleri, burayı farklı kılıyor. Yemyeşil bir şehir. Yemyeşil tepecikler. Şehri bir labirent gibi saran nehirler, kolları ve aralardaki göller. Ve bunları birbirine bağlayan köprüler.
Sonuç ise harika. Üç gündür Guilin’de yediğimiz en iyi yemek. Hem de bildiğimiz tatlar. |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.