Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color

 Vahşi batının Kalbine Doğru

New Mexico

Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.

Yasak Şehir

Cin

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...

Uzaklar.com:ANA SAYFA
Goa ve Sonrası... PDF Yazdır E-posta
M. Şükrü Yaravlı   


SAHAKARI SPICE FARM

Ertesi gün Old Goa’ya doğru yol alırken Palolem’in güzelliğinden söz ediyor ve Roza’nın orada eline kınadan yaptırdığı hint motiflerine bakıyordum. Demiryollarını, inekleri, pirinç tarlalarını ve file binmiş bir adamı geride bırakarak Portekizlilerin buraya ilk geldiklerinde denizin içlerinde kurdukları ve şimdilerde Eski Goa olarak adlandırılan şehre vardık. Baharat çiftliğine giderken uğranıp şöyle bir bakılıp devam edilecek bir yer gibi plan yapmış olmamız içimize biraz dert olmuştu. Onlarca tapınağın olduğu bu yere yeterli ilgiyi gösteremeden baharat çitliğine yol almak durumundaydık. Ama yaklaşık 500 yıl önce buraya Hıristiyanlığı yaymak üzere gelen Aziz Xaiver Francis’in naşını da içinde barındıran içinde resim çekebildiğiniz ancak poz vererek kendinizi ya da bir başkasını çekmenin yasak olduğu, rehberlerin ilk girişte size anlattıklarından sonra sizinle sıraların bulunduğu yere devam edemedikleri Katolik kilisesini gezmeye yeterli vakti ayırabilmiştik.

Ponda’daki baharat çiftliğine açık büfe yemek ve rehberlik hizmetleri için kişi başı 300er rupi ödeyerek girişe yaklaştık. Yerel giysili kızlardan ikisi üzerimize çiçekler atarken bir diğeri çiçeklerden yapılmış kolyeleri boynumuza takmakla meşguldü. Aklınıza gelebilecek her şeyin doğadan yararlanarak yapıldığını hemen fark ediyordunuz. Rehberimiz kemik çerçeveli kalın camlı gözlüklerinin ardından bize bakıp, protez dişlerinin birleşme yerlerini gösteren bir gülümsemeyle hatırlayamadığım adını söyledi ve limonlu çimen çayı sevisi yapmaya başladı.

iftlikteki ilk tecrübem bu çayın bir tür çimen çayının bize limonla servis edildiği değil, limon kokulu bir çimenden yapılan bir çay olduğuydu. Ferahlatan ve sakinleştiren bu çaydan ikinci bardağı içerken orta yaşı geride bırakmış bir çiftte bize katıldı ve Anamur muzundan bile biraz daha küçük kokulu ve lezzetli muz hevenginden birkaç tane koparıp rehberimizin ayak izlerini takip ederek güvenli bir cangıl havasındaki ormana daldık. Baharat, benim için mutfakta bolca kullandığım kavanozların içindeki renklerden, kokulardan ve tatlardan ibaretti.

nların doğada nasıl olduklarını görmeye şaşırmak yetmiyormuşçasına bir de rehberin bir anda bombardıman şeklinde bilgiler vermesiyle yanımızdan geçen bir yılana bile hiç şaşırmadığımı görüp tuhaflaştım. Vanilyanın aslında siyah olduğunu elde edilen suyunun bir litresinin binlerce dolar olup sadece ilaç ve kozmetik için kullanıldığı diğerlerinin sentetik olduğunu söyleyince o koku burnumdan aşağı düşüvermişti. Karanfilin ilk dokuz yıl hiç çiçek vermeden büyüyen bir ağaç olup ve ardından çiçek vererek bu çiçeklerin göbeğinin bizim Türkiye’deki tandırcılarda hesap istediğimizde önümüze bırakılan karanfiller olduğunu bir çırpıda öğrenmiştim. Rehber gözümde bir büyücüye dönüşmüş ve izinden ayrılamaz olmuştum. Bir muskat ağacına sarılmış sarmaşığın üzerindeki küçük boncuklardan olan salkımları tanımamıştım ama tadına bakınca kurutulduğunda bizim tane karabiber olduğunu bilmiştim. İngiliz çift dünyanın en pahalı baharatlarından biri olan safranı yaprağının bir parçasını tadarak tanımışlardı. Ama bu sürekli bahsettiğim muskat ağacını çok daha ince gövdeli uzun ve küçük meyveli bir hindistancevizi ağacı türü olarak bakmamızı yine rehberimiz engellemişti. Ve bir meyvesini açıp çekirdeğini gösterdiğinde taşlar yerine oturmuştu. Muskatları toplamak için aynı Tarzan gibi ağacın esnekliğini de kullanıp birinden bir diğerine geçilerek yapıldığını, sürekli inip çıkılarak vakit kaybedilmeğini anlattı.

Deredeki koku yüzünden rus turistin fille nasıl oynadığını ve fillin hortumuna aldığı suyla kıza duş yaptırmasını fazlaca seyretmeden dev bir ağacın önüne gelmiştik. Hemen yanında ise küçücük fermente yeri ve biraz ilerisinde buradaki hayvanlardan toplanan atıklar, meyve kabuklarından yapılan doğal gübrenin toplandığı yer bulunuyordu. Hiç keju ağacı görmediğimizden bilemememiz rehberi şaşırtmamıştı ama yine de ödüllendirilmiş ve kejunun fermente edilmesinde elde edilen keskin bir roma benzeyen içkiden yudumlamıştık. Tarçın ve kahve ağaçlarını geride bırakıp fillerin yanına geldik. Uzaktan bakmanın çok bir şey ifade etmediğini onun kafasına uzanıp sevmeye başlayınca hemen anladım. Kalın derisinin içindeki düğme gözlerini unutmak mümkün değildi.

Rehberimize teşekkür edip tokalaşırken avucunun içine yüz rupiyi bırakmıştım. Gelenek üzerine yemek öncesi bir kepçe soğuk su ensemizden sırtımıza doğru dökülmüş ve palmiye yapraklarından yapılmış tabaklarımızla büfeye doğru yönelmiştik. Yol boyunca baharatların sihirli dünyasını konuşup ve bize hediye edilen baharatlarla dolu küçük pakete bakıp duruyorduk.

GOA’DA BİR İSTANBULLU: RABİA

Salı akşamı Colva’da bir yandan yürüyüp bir yandan da gül ağacından yapılma fillere, Portekiz stili çekmecelere, renk renk boyanarak bir ipe dizilen ucunda küçük bir çan olan tahta balıklara, Goa tişörtlerine bakarken burnuma gelen koku takip edilebilen bir yol tabelası halini aldı. Otele ve mutfağına laf ettirmememe karşın sadece bir kez kahve ısmarlamış ve hayal kırıklığına uğramıştım. Oysa Coffee Days adlı bu kafede Ankara ve Almatı’daki akranları kadar kaliteli ve üçte biri fiyatına koltuklarınıza gömülüp ekspressonuzu yudumlayıp, tiremisunuzla baş başa kalabilirdiniz.

Idea adlı sim kartlarımızı telefonlarımıza yerleştirmiştik ama kayıt işlemleri devam ediyordu. Bir bilgisayarın başına oturarak mesajlarıma bakmaya karar verdim. Birkaç ipe sapa gelmez Powerpoint sunumu, sonuna kadar okumamız istenilen tüketici hakları üzerine bir yazı ve üye olduğum Power Basketball adlı sitenin haftalık bülteni… Roza’ya “Hayatım bitti mi işin?” diye önemli bir mektup gelmesi gerekiyorken gelmediği için hayal kırıklığına uğramış bir sesle bağırdım. Oysa sadece birkaç metre gerisindeydim. O’nun “bitti” demesiyle eş zamanlı olarak “Aaaaa Siz Türkçe mi konuşuyorsunuz?” diyen bir ses çınladı. Altı ay kadar önce İstanbul’dan Türk pazarına açılmayı hedefleyen bir turizm şirketinde çalışmak üzere gelmiş, yirmilerinin ortasında ki zayıf ve zarif Rabia. Bizimle öyle bir özlem ve sevgiyle sohbet etti ki yakın zamanda “sıla hastalığı”na tutulacağı sinyallerini verdi bana.

ANJUNA FLEA MARKET


Salı akşamüstü taksiyle yapmış olduğumuz anlaşmayı bozarak bizim otelden bazı turistlerinde katılımıyla kişi başı 200 rupiye Anjuna’ya otobüsle gitmeye karar verip biletlerimizi aldık. Sabah, bir saat on dakikalık kuzeye doğru sürecek olan yolculuk tek kapılı Tata marka otobüsün çalışmasıyla başlamış oldu.

Her çarşamba kurulan bu pazar Goalılar, Hintliler, Tibetliler ve hippilerin yüzlerce tezgahına ev sahipliği yapıyordu. Alışverişte pazarlık sizin için bir alışkanlıksa işiniz kolay. Rakamı korkunç bulurda yürümeye devam ederseniz ise bir şeyler almanıza imkan yok. İlk birkaç girişimim yeterli sabrı gösteremediğim için sonuçsuz kaldı. Akabinde benim için iyi fiyatlara deri kaplı ve geri dönüşüm kağıttan yapılı bir günlük ve renkli şileden bir tişört almayı başarmıştım. Belki on yıldan da fazla süredir aradığım bir yüzüğü burada bulabileceğimi hissetmiştim. Ve Tibetlilerin keçi yününden ördükleri hırka, kazak, eldiven ve şapka tezgahlarının önüne koydukları gümüşlerin bulunduğu tablalara daha dikkatli bakmaya başlamıştım. Bir süre sonra takıntı haline gelen yüzük bakma ve denemeler yüzünden Roza ile otobüsün kalkış saatine kadar ayrı ayrı dolaşmaya karar verdik. Tibet dilinde dünya barışı ve takana iyi şans getirmesi dileği yazan ortası dönen enli gümüş yüzüğü bulmamdan hemen önce tahtadan oyulmuş fil, aslan ve yunus mühürlerini almıştım. Artık dönüş vakti gelmişti ve ketum Tibetlinin son rakam diye tutturduğu 600 rupiyi vererek Tata’nın yolunu tuttum. Dönüş yolculuğu Roza’nın aldığı 60 rupiden 50 dolara kadar viskondan ipeğe olan paşminalara, gül ağacından beşli bir fil ailesine, el boyaması takı kutularına, himalaya kremlerine bakarken çabucak geçiverdi.


İSTEMESEK DE DÖNÜŞ

Delhi dış hatlarda oturduğumuz bölümde, Amerika Başkanının dünyayı uzaylıların işgal ettiği haberini verdiğindeki suskunluk hakimdi. Yolcular Panasonic plazma ekranda Bollywood yapımı Matrix tarzı ama şarkılarla ve danslarla süslenmiş filme kilitlenmişti. Ben ise geri dönmeyi hiç arzulamayan eşime sarılmış resepsiyondaki veda sahnesinde bavulun kenarından çıkarttığım Roza’nın üstü yün içi kürklü kulakları kapatan ve benim beysbol kepi tarzında ama moherden ense ve kulakları örten güneşlik bölümü deri olan şapkalarımızı gösterdiğimdeki şaşkınlık ve gülüşmeler içerisinde oradan ayrılışımızı düşünüyordum.   

 



 

YOLDAN NOTLAR

malezya

dubai

filipinler

nepal

singapur

Medyalens.com

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.