Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.
Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...
| Goa ve Sonrası... |
|
|
|
| M. Şükrü Yaravlı | |
|
Sayfa: 5 / 5 SAHAKARI SPICE FARM Ertesi gün Old Goa’ya doğru yol alırken Palolem’in güzelliğinden söz ediyor ve Roza’nın orada eline kınadan yaptırdığı hint motiflerine bakıyordum. Demiryollarını, inekleri, pirinç tarlalarını ve file binmiş bir adamı geride bırakarak Portekizlilerin buraya ilk geldiklerinde denizin içlerinde kurdukları ve şimdilerde Eski Goa olarak adlandırılan şehre vardık. Baharat çiftliğine giderken uğranıp şöyle bir bakılıp devam edilecek bir yer gibi plan yapmış olmamız içimize biraz dert olmuştu. Onlarca tapınağın olduğu bu yere yeterli ilgiyi gösteremeden baharat çitliğine yol almak durumundaydık. Ama yaklaşık 500 yıl önce buraya Hıristiyanlığı yaymak üzere gelen Aziz Xaiver Francis’in naşını da içinde barındıran içinde resim çekebildiğiniz ancak poz vererek kendinizi ya da bir başkasını çekmenin yasak olduğu, rehberlerin ilk girişte size anlattıklarından sonra sizinle sıraların bulunduğu yere devam edemedikleri Katolik kilisesini gezmeye yeterli vakti ayırabilmiştik. Ponda’daki baharat çiftliğine açık büfe yemek ve rehberlik hizmetleri için kişi başı 300er rupi ödeyerek girişe yaklaştık. Yerel giysili kızlardan ikisi üzerimize çiçekler atarken bir diğeri çiçeklerden yapılmış kolyeleri boynumuza takmakla meşguldü. Aklınıza gelebilecek her şeyin doğadan yararlanarak yapıldığını hemen fark ediyordunuz. Rehberimiz kemik çerçeveli kalın camlı gözlüklerinin ardından bize bakıp, protez dişlerinin birleşme yerlerini gösteren bir gülümsemeyle hatırlayamadığım adını söyledi ve limonlu çimen çayı sevisi yapmaya başladı. iftlikteki ilk tecrübem bu çayın bir tür çimen çayının bize limonla servis edildiği değil, limon kokulu bir çimenden yapılan bir çay olduğuydu. Ferahlatan ve sakinleştiren bu çaydan ikinci bardağı içerken orta yaşı geride bırakmış bir çiftte bize katıldı ve Anamur muzundan bile biraz daha küçük kokulu ve lezzetli muz hevenginden birkaç tane koparıp rehberimizin ayak izlerini takip ederek güvenli bir cangıl havasındaki ormana daldık. Baharat, benim için mutfakta bolca kullandığım kavanozların içindeki renklerden, kokulardan ve tatlardan ibaretti. nların doğada nasıl olduklarını görmeye şaşırmak yetmiyormuşçasına bir de rehberin bir anda bombardıman şeklinde bilgiler vermesiyle yanımızdan geçen bir yılana bile hiç şaşırmadığımı görüp tuhaflaştım. Vanilyanın aslında siyah olduğunu elde edilen suyunun bir litresinin binlerce dolar olup sadece ilaç ve kozmetik için kullanıldığı diğerlerinin sentetik olduğunu söyleyince o koku burnumdan aşağı düşüvermişti. Karanfilin ilk dokuz yıl hiç çiçek vermeden büyüyen bir ağaç olup ve ardından çiçek vererek bu çiçeklerin göbeğinin bizim Türkiye’deki tandırcılarda hesap istediğimizde önümüze bırakılan karanfiller olduğunu bir çırpıda öğrenmiştim. Rehber gözümde bir büyücüye dönüşmüş ve izinden ayrılamaz olmuştum. Bir muskat ağacına sarılmış sarmaşığın üzerindeki küçük boncuklardan olan salkımları tanımamıştım ama tadına bakınca kurutulduğunda bizim tane karabiber olduğunu bilmiştim. İngiliz çift dünyanın en pahalı baharatlarından biri olan safranı yaprağının bir parçasını tadarak tanımışlardı. Ama bu sürekli bahsettiğim muskat ağacını çok daha ince gövdeli uzun ve küçük meyveli bir hindistancevizi ağacı türü olarak bakmamızı yine rehberimiz engellemişti. Ve bir meyvesini açıp çekirdeğini gösterdiğinde taşlar yerine oturmuştu. Muskatları toplamak için aynı Tarzan gibi ağacın esnekliğini de kullanıp birinden bir diğerine geçilerek yapıldığını, sürekli inip çıkılarak vakit kaybedilmeğini anlattı.
|
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.