Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.
Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...
| Goa ve Sonrası... |
|
|
|
| M. Şükrü Yaravlı | |
|
Sayfa: 3 / 5 Yer: Goa Sıcaklık: +32 İnternetten alınan ucuz iç hat uçuşlarından biraz daha zengin olarak kurabiye ve su servisi yapılmıştı iki saat onbeş dakika süren yolculuğumuzda. SpiceJet adlı firmadan Roza’nın ayarladığı Delhi-Goa-Delhi biletlerimiz dışında sezon olmasına rağmen Goa’ya yönelik hiçbir rezervasyonumuz yoktu. Sadece, küçük bir çabayla internette bulabileceğiniz bazı bilgiler, bir harita ve Rusça forum sitelerinden alınan ipuçları çıktılarını yanımıza almıştık. Bir bakıma rezervasyonun yüzlerce koyu, upuzun sahilleri, irili ufaklı binlerce oteli olan bir yerde ki ilk tropik tatilimizin doğasına aykırı olacağını hissediyor ve gezerek bir koydan diğer bir komşu koya geçip gözümüzle görüp, birbirimize kafa sallayıp kalmaya karar vereceğimiz bir şekilde olmasını planlıyorduk. Dabolim’e inmiştik ve hedefe ulaşmanın zaferi yüzümüze yansımıştı. Palmiyeler, Hindistan cevizleri ve sırtımı hemen yakmaya başlayan güneş kulağımıza “hemen gidin ve kendinizi denize bırakın” der gibiydiler. Alandan kendini dışarı atan birçok turist ya dışarıdan iş yapan taksicilerle pazarlığa tutuşmuş ya da gidecekleri yeri harita üzerinde anlatma uğraşındaydılar. Azımsanmayacak bir grup ise bizim gibi taksi kulübesinin önünde sırasını bekliyordu. Komiser Kolombo’yu hatırlayanlar hemen O’nun arabasını da hatırlayacaklardır. İşte Peugeot’un o kasasına benzer Hint malı yeni sayılabilecek –çünkü hala üretiliyor- Ambassador Grand 2.0’in arkasında oturup ve Roza’nın ilk durak olarak işaretlediği Benaulium’a gideceğimizi söyleyip yola koyulduk. Şoföre bazı otel adları veriyor bir yandan da hangi otellerin iyi olduğunu soruyorduk. Biraz yol kat edip içerlere doğru girince hemen denizle karşılaşacağımı sandım. Ama henüz erkendi. Orman etrafımızı sarmaya başlamış, az da olsa tırmanmaya başlamıştık. Tırmanma bir süre daha sürüp de zirveye vardığımızda ormanın dört yanımızı sardığını görünce şaşa kaldım. Üç tarafımızın orman olmasına şikayetim yoktu ama dördüncü taraf fazlaydı. Şoför -ki yaklaşık bir saat sonra sayesinde nefis bir plajda odamıza yerleşmeye başlayacaktık- suratımdaki ifadeden hemen olup biteni kavradı ve çaprazımı işaret ederek ağaçların aşağıda kalan denizi sakladığını söyledi. Gerçekten de aralarında ince ama çok uzun gövdelerinin üstünde adeta Jackson’s Five saçları olan ağaçlar denizi görmemizi engelliyordu. Ardından sahile doğru inişe başladık. Taksideki halimiz tezkeresini eline almış ve eve gitmek için kışladaki son saatlerini geçirmeye çalışan askerlere benziyordu. Benaulium’daki otellerin çoğunun dolu olduğunu öğrenmemiz fazla zaman almamıştı. Denize her gün yürümek, kahvaltı, öğlen ve akşam yemeklerini denize karşı yememek kabul edilemez bir durumdu. Roza Plan-Byi devreye sokarak araları sadece birkaç kilometre olan Colva plajına devam etmemizi söyledi. Colva’da da durum pek farklı değildi. Yoksa bir parça denizden içeride bir yerde kalabilir miydik? Asla! Çaresiz duruşumuz fazla uzun sürmedi. Ambassador’un yanına yanaşan bir Omni şoförüyle yapılan kısa bir konuşma sonrası onları takip ederek Colva ile Benaulium arasında bir plaja dalıverdik. Ve bir anda papaya, hindistancevizi, muz ve muscat ağaçlarıyla kaplı geniş sahiliyle Camilson’s Beach Resort karşımıza çıkıvermişti. Görevi bizi Benaulium’a getirdiğinde biten şoförümüz bütün iyi niyetiyle yer olup olmadığını ve beğenip beğenmeyeceğimizi bekleyip bavullara hiçbir şekilde ellememişti. Omni’yi takip ederek bulduğumuz ve hemen Roza ile birbirimize “işte burası” bakışı fırlattığımız otelin resepsiyonuna o taksiden inen İngiliz’in yer olup olmadığını sormasını bekledik. Resepsiyon görevlisi sadece bir double odanın kaldığını söyledi ve yarın bir odanın boşalabileceğini açıkladı. Bozulmuştum ama tatili bozmaya ve Roza’ya yer ayırtmadığı için mızıkçılık yapmaya niyetim yoktu. Silkindim. İngiliz’i ve görevliyi takip edip odaya bakmaya karar verdim. En kötü ihtimal geceyi başka bir otelde geçirip yarın açılacak odayı kiralayabilirdik. Odayı gördüğümde oteli ilk gördüğümdeki hislerimin doğruluyla gururlandım. Odanın günlük 2500 Rupi olduğunu duyan ve kahvaltının dahil olmadığını öğrenen genç İngiliz odayı beğenmediğini söyleyip sırt çantasını şöyle bir tartıp Omni’nin yolunu tuttu. Bense etrafta kimse olmadığı halde bir ataklıkla odayı istediğimizi söyledim. Ambassador’un şoförü şaşırtıcı bir şekilde bir şey istememesine rağmen 100 rupi bahşiş verip teşekkür ettim. Bavulu odaya kadar fırlatma kabiliyetim olsa bir saniye bile düşünmezdim ama eşyaları bırakıp mayolarımızı giyinip kendimizi denize bırakışımız Kaptan Kirk ve Mr.Spak’ın güverteden yüzeye ışınlanması kadar kısa sürmüştü. ZAMANIN DURMASINI İSTEDİĞİM ANLAR Güneş şehirde göstermekten çekindiği renkleri denizin üzerinden kayıp giderken Goa’ya hediye ediyordu. Sarılar, kırmızılar, turuncular, morlar ve pembeler bulutlar sayesinde bir şeker macunu tepsisine benzemişti. Ve sahil bu anı görüntülemek isteyen ve aynı zamanda Goa’daki popülasyonunu sırasıyla bize gösteren İngiliz, Fransız ve kuzey Avrupalı turistlerle doluydu. Deniz gel-gitin git kısmını yaşamaya başlamıştı. Yüzücüler ortadan çekileli çok olmadan sahil yürüyüşe çıkan, jogging yapan ve bisiklete binen yalnızlara, çiftlere ve küçük kalabalıklara kalmıştı. Goa’lı garsonumuz Avilino –Goaca, Hintçe, Portekizce ve İngilizce bilen önce Goa’lı sonra Hintliyiz diyen harika genç insan– tepsi ile yanımıza sokulduğunda denizden yeni çıkmış ve sahilin aldığı yeni hali seyre koyulmuştuk. Akşam yemeği için kingfisher(bizim uskumru tipinde), çupra, jumbo karides ve ıstakozların bulunduğu tepsiden bir siparişimiz olup olmadığını soruyordu. Tandır yakılmış ve akşam hazırlıkları başlamıştı. Üç şef aşçıdan en genç olanı tandırın başında serçe parmağı kalınlığında yaklaşık bir buçuk metre uzunluğundaki şişleri tandırın içinden ara ara çıkararak hem balığın pişip pişmediğini kontrol ediyor hem de istemiş olduğumuz tereyağlı sarımsaklı sosu sürüyor ve biraz sonraki ziyafeti bir sürpriz olmaktan çıkarıyordu. Roza hindistancevizi istediğinde biraz vakit alabilir diyip sekiz on metre ötemizdeki bir ağaca tırmanmaya başlamışlar ve biraz sonra satırla üstüne bir kapak açıp kamışla getirmişlerdi. Yanında verdikleri tatlı kaşığı ise jölemsi meyvenin yenmesi içindi. Ben ise bira merakı ve sevgimden dolayı yerel üretimleri denemeye başlamış ve hiç de fena olmayan bir Belo 650ml’yi içmeye koyulmuştum. Şişeyle oynarken arka etiketteki bir ibare dikkatimi çekmişti: FOR SALE ONLY IN GOA (sadece Goa’da satılabilir). Balıklarımızla gelen çili ve sarımsaklı “naan” adı verilen pidenin soğumasını beklerken bu ibarenin sebebini sorduğum Avilino bize üretilen şarap, votka, bira ve benzeri içkilerin kaliteli bölümünün turistlere daha iyi ürünlerin sunulabilmesi için Goa için isimlendirilip şişelendiğini anlattı. Colva’ya doğru yaptığımız yemek sonrası yürüyüş on oniki dakikamızı almıştı. Restoranımıza kadar gelen müziği bulmak için ise kumsaldan kasabaya dönen üç köprüyü sağımızda bırakıp devam etmemiz yetmişti. 80li yılların Rock müziğine takılıp kalmış biri olarak ne zaman doğduğunu kestiremediğim bu Goa Trance müziğinin DJ’lerin hint ezgi ve motiflerine kendi ritimlerini örtüştürerek oluşturdukları sonsuz sayıdaki parçalar olarak tanımladım kendime.. Kendinden geçmiş birbirleriyle benzeşmeyen yüzlerce dans figürünün pisti kaplayıp kumsala taştığı, DJ’lerin masalarının başında uranyumu zenginleştirme formülleriyle uğraştıklarını sanabileceğiniz bir havada oldukları Boomerang adlı kulübe girivermiştik. Roza dansın içine sürüklenirken ben King’s 0,5lt içmekle ve etiketini incelemekte meşguldüm. İlk gecemiz biz istemesek de her saniye, her dakika ve her saat ertesi yeni sabaha doğru koşuyordu. |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.