Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.
Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...
| Goa ve Sonrası... |
|
|
|
| M. Şükrü Yaravlı | |
|
Sayfa: 2 / 5 Yer: Delhi Sıcaklık: +20 Sıcak, özlediğim eski bir dostumum aniden karşıma çıkması gibiydi. Ve ben buna hazır değildim. Dağcı taytından uçağın tuvaletinde kurtulan eşim ise o dostu kucaklayıvermişti bile. Roza’nın yani eşimin, ben de yeni filizlenmekte olan araştırma ve gideceği yer hakkında kendini donatma özelliği yine imdadımıza yetişmişti. Ve kendimizi serbest taksicilerin eline teslim etmeden taksi kulübesinin önünde kuyruğa girip gece konaklayacağımız otelin adresini söyledik. Alanın çıkış bölümünde yer alan bankalara ait döviz bürolarından birinde bir parça Amerikan Dolarını ile değiştirdiğimiz Rupilerle ödemeyi yaptık. Makbuzumuzla kendimizi bir Omni’nin içine atarak önümüze açılan ve dünyanın ikinci en büyük nüfusunu barındıran bu ülkeye ait bir şehirden kesitler görmek üzere yola koyulduk. Otele kadar olan ve bir saate yaklaşan yolculuğun ilk yarım saati boyunca etrafıma bakamayacak şekilde trafikle meşguldüm. Çok az sayıda eş ve dostun arabasında kendimi rahat hissetmem ve bu rahatsızlığımı belli etmem, ayrıca da kendimi en iyi sürücülerden biri sanmam sebebiyle yakın çevremden birçok “Ah” almış olmalıyım ki bunun bedelini Delhi’de ödemeye başlamıştım! Ve kendimi bugüne kadar yaptığım günahların karşılığı olarak kokoreç arabasından bir parça büyük ve anca o kadar da konforlu olan ultra mini bir van olan Omni’nin içinde soldan akan binlerce çarpışan otonun içine bırakılma cezası verilmiş gibi hissettim. Almatı’dan alışık olduğum Hummer, Lexus, Caddillac, Land Cruiser jiplerin ve yüzlerce büyük sedanın aksine binlerce sol aynası ya fabrika çıkışı olmayan ya da kapatılmış küçücük Tata’ların, Maruti’lerin, Fiat’ların ve Ambassador’ların egemen olduğu ve trafiği daha açmaza sokmak için bisiklet, motosiklet ve üç tekerlekli “tuk tuk” adı verilen triportörlerle çeşitlendirilmiş bir dünyaya girivermiştik. Kamyon, otobüs ve ticari araçlarının hemen hepsinin arkası “Lütfen korna çal”, “Korna Lütfen”, “Korna çal tamam mı?” tipli yazılarla kaplıydı. Ve hiç biri bir diğerini kırmamak için herkesin eli kornalardaydı. Ama ilk bakışta fark edilmeyen şey, belgesellerde hızlı çekim gösterilen karıncaların akışına benzeyen trafikte bir kaza dahi görmemiş olmam ve trafik ışığı olmayan göbeklerin orman kanunu yerine geçiş önceliklerine göre işliyor olmasıydı. Roza ile birbirimize kaç defa dönüp baktığımızı saymayı çoktan bırakmıştım. Bir “Kamçılı Adam” serüveni değildi ama lunaparktaki bir aletten çok daha heyecanlıydı ve bu gezi sadece 250 Rupiydi. Yeni Delhi’de ki Karol Magh metro istasyonuna yakın olan otelimiz Mehar Castle’a çabucak yerleşip yarın sabahki Goa uçuşuna kadar olan zamanı küçük gözlemler yapmaya ve karnımızı doyuracak doğru bir yerler bulmakla geçirmeye karar verdik. Sokağa adımımızı atar atmaz bilim kurgu eserlerinde aslında canlı bir beden olduğunu sonradan anladığınız bir gezende olduğumuzu düşünüyordum ki beni bu hayalimden dudaklarının üstüne kömürden bir külhanbeyi tarzı bir bıyık kondurmuş çıplak ayaklı bir oğlan çocuğunun iki taraflı deri küçük davulundan çıkarmaya başladığı ritimler uyandırıverdi. Ve ona yine kendisi gibi çıplak ayaklı, kocaman gözlerindeki gülümsemeyi bembeyaz dişleriyle güçlendiren ve hemen önümüzde köprü pozisyonundan amuda kalkıp, çember taklayla gösterisine son veren kız kardeşi eşlik ediyordu. On rupinin çok ya da az olduğunu ifade eden hiçbir mimik yapmadan parayı aldılar ve hemen önümüzden yürümeye devam ettiler. Sıradan bir binanın alt katına yapılmış ön cephesi tamamıyla açık küçük bir mağaza büyüklüğündeki tapınağı gördüklerinde yönlerini değiştirip içeri girdiler. Biz de ilk kez böyle altın sarısı heykel ve heykelciklerle dolu rengarenk bir tapınak gördüğümüz için bakışlarımız onların üzerindeydi. Kısa dualarının ve selamlarının ardından bizim verdiğimiz on rupiyi orada bulunan din adamının onları kutsayıcı bakışları arasında yardım kumbarasına attılar ve ayak tabanlarını daha da kalınlaştıracak yollarını sürdürmeye devam ettiler. |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.