| Ottawa Büyükelçimizle söyleşi |
|
|
|
| Ertan GÜN | |
|
Bir tarihin tanıklığında Aydemir Erman Mart'ta Kanada'da 16.ayını, meslek yaşamında 36.yılını doldurdu. 36 yıl, o ülke senin bu ülke benim, göçmen kuşlar gibi dolaştı durdu. Türkiye'de kurulu bir düzeni yok. Memur oldu, katip oldu, müstaşar, konsolos, daire başkanı oldu. Sonunda 11 yıldır büyükelçi. Türkiye Cumhuriyeti'nin dış dünyaya dönük 100 kişilik yüzünden birisi. Dışişlerinin son büyük rütbesi. Türk Dışişlerinin 100 genaralinden biri. İlk kez Atlantik ötesi bir görev aldı.Ve ilk kez 10 eyaletten oluşan koca bir ülkeye geldi. Kanada'da biri Federal, 11 dışişlerine karşı Türkiye'yi temsil ediyor. Fakat, ilk kez bu kadar dingin, huzurlu ve rahat. Etnik, dini ve siyasi kavgaların olmadığı, iç savaşların yaşanmadığı bir ülkede çalışmanın keyifini yaşıyor. Aydemir Erman, henüz daha göreve başlamamışken Türkiye'deki bir iç savaşın içinde bulmuştu kendisini. Hükümetlere bile etki edebilen bir okulun öğrencisiydi. "Türkiye için Mülkiye"liydi. Şimdiki adıyla Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Mümtaz Soysal'ın ve Deniz Baykal'ın öğrencisiydi. 68'de Dışişleri Bakanlığı'na girdi. 68'lerin bağımsız halk hareketlerine tanıklık etti; göreve başladıktan sonra da bağımsız halklara... Duvarların yıkılması, Sovyetlerin dağılması, yeni ülkelerin kurulması sırasında, İdari ve Mali İşler Dairesi'nde Şube Müdürüydü. Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetleri bir bir kuruluyor, dünya haritası değişiyordu. Bir gün, ışıkları 24 saat sönmeyen Dışişleri Bakanlığı'ndan bir emir geldi. Yönerge, 13 yeni ülkede, bir hafta içinde dış temsilcilikler açılması gerektiğini söylüyordu. Daire Müdürü Erman sabahı zor etti. Ankara'nın alacakaranlığında hemen ekibini hazırladı. Bir askeri uçak ayarlanmış; marangozu, boyacısı, tesisatçısı, elektrikçisi bu uçağın içerisine doluşmuştu. İstiklal Marşı kaseti ve Türk bayrağı da unutulmadı. Teknik ekip, Orta Asya Cumhuriyetlerinde daha önceden belirlenmiş boş elçilik binasına gidiyor, bir gecede işini hallediyor ve büyükelçilik çalışanlarına teslim ediyordu. Aynı ekip, aynı işleri yapmak üzere hiç uyumadan diğer ülkeye uçuyordu. Örneğin ,ekip Özbekistan'da işlerini bitirmiş, Kazakistan'taki elçilik binasını hazırlarken, aynı gün Türkiye'nin Özbekistan Büyükelçiliği Başbakan Demirel'i karşılamaya hazırlanıyordu. Başbakan bir başka uçakla geliyor, İstiklal Marşı'yla açılışı yapıyor, Türk bayrağını göndere çekiyor ve ekibin tamamladığı diğer ülkeye geçiyordu. Bu kovalamaca 13 gün, 13 gece sürdü. Teknik ekip de, Demirel de, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin de, Aydemir Erman da bitkin düşmüştü. Ertesi gün Erman yemek yaparak dinleniyordu. Bekarlık serüveni uzun sürdüğünden yemek yapmayı çok iyi biliyordu. Evlendikten sonra da mutfakta uğraşmak, onun dinlencesi olmuştu. En büyük eğlencesiyse iki küçük kızıydı. Şu an birer yetişkin olan kızları, Montreal'de yüksek öğrenim görüyorlar. Erman, gençliğinde paraşütle atlamayı seviyordu. Şimdilerdeyse bisiklete atladığı gibi şehri turluyor. Uzun yürüyüşlerle kafasını dağıtıyor. Bir de opera ve bale izlemeye bayılıyor. Fotoğraf çekme tutkusunu bırakmasını ise şöyle anlatıyor: "Eskiden fotağrafçılıkla uğraşırdım, şimdi elektronik kameralar çıkınca fotoğrafçılık da öldü." 1944 doğumlu Aydemir Erman, okuduğu okul "Mekteb-i Mülkiye-i Şahane" nin 144. kuruluş yıldönümünü 2004'de Kanada'da yaşadı. Kanada'ya gelişinden 20 yıl önce aynı yerde aynı havayı solumuş ve "Asala terör örgütü"nce yaşamı sonlandırılmış meslektaşı Atilla Altıkat'ı yine Kanada'da andı. Erman'ın diplomat arkadaşları, Ermeni şiddet olaylarının başladığı 1973'den beri 3 düzine cinayete, sayısız yaralama ve sakat bırakma eylemlerine yol açan kanlı saldırılara uğramışlardı. Yine, şu anda görev yaptığı Ottawa'da, Nisan 1982'de, Ticaret Müşaviri Kani Güngör uğradığı silahlı saldırıdan yaralı olarak kurtulmuştu. O tarihten bir yıl önce,1981'de, Türkiye'nin Kopenhag Çalışma Ateşesi Cavit Demir, oturduğu evin asansöründe uğradığı silahlı saldırıdan yaralı olarak kurtuluyordu. Erman olaydan henüz bir kaç ay önce Kopenhag Büyükelçiliği'ne Müsteşar olarak atanmıştı. Soruşturmayı yürütmek ona düştü. Erman o günleri şöyle anlatıyor: "Bizim meslekten 10-15 günde bir cenaze giderdi vatana. Biz o zaman cebimizde tabancayla dolaşırdık. Bir süre sonra insan bunları kanıksıyor. Güvenlik önlemi elbette ki alınıyordu, ancak kendinizi hapsederseniz, yaşayamazsınız. Ruh sağlığınız da etkilenir bundan. Ne olursa olsun, olabildiğince hayatınızı yaşayacaksınız." Aydemir Erman'ın, Kanada'ya gelmeden önceki görevi Afganistan Koordinatörlüğü'ydü. Afganistan kaynıyordu. Önce Rusya çökmüştü üzerine, sonra da Amerika. Tarihte Rus ve İngiltere İmparatorluklarının egemenlik savaşı verdiği bir ülkeydi Afganistan. Rusya, Afganistan'dan çekildikten sonra, sözcük anlamı "İslam Öğrencileri" olan "Taliban", şeriat okullarından topladığı öğrencilerle en güçlü İslami radikal gruplardan biri olmuştu. Kendisini "İnancın Komutanı" diye adlandıran Molla Ömer, Taliban ordusunun başında ve Usame Bin Ladin'in kızlarından biriyle evliydi. 1996'da Taliban, Afganistan'ın başkenti Kabil'i ele geçirdi. 97'de Taliban Hükümetini Suudi Arabistan ve Pakistan dışında,Türkiye dahil hiç bir ülke tanımadı. Afganistan'da kan gövdeyi götürüyor, bastığın yerde mayın patlıyordu. İşte bu dönemde Aydemir Erman Türkiye'nin Afganistan sorumlusuydu. Gitti ve Taliban Hükümeti'nin Başbakan Yardımcısı Molla Hasan'la konuştu. "Bakın" dedi, "Dünya, sizin söylemlerinizi tanımıyor. Bağnaz İslami hareketlerinize inanmıyor.Türkiye size yardım etmek istiyor, ancak siz uyuşturucu ticaretinde de birinci ülke konumundasınız.Siz yanlış yoldasınız!" Taliban bu! Dinler mi? ABD'deki saldırıların en önemli zanlısı. Afganistan'ın en güçlü bağnaz İslami gruplarından birisi. Aşırı dincilerden oluşan yobaz bir tarikatın öncüsü. Ama Erman'ı dikkatlice dinledi. Molla Hasan sakalını sıvazlayarak : "Bak, Aydemir" dedi, "bu lafları başkasına söyletmem. Ama siz Türksünüz. Biz Türkleri severiz. Bu söylediklerinin hiç birine katılmıyoruz. Siz bu ülkeye dilediğiniz zaman girer ve çıkarsınız. Kılınıza zarar gelmez. Söylediklerini iyi niyetle kabul ediyoruz. Başımız üzerinde yeriniz var. Ama bizim kabul ettiğimiz düşünceler bunlar değil." Afganistan bombardıman içindeydi. Cesetler havada uçuşuyor, insanlar perişandı. Sonra, Taliban kactı. Kaçarken, her türlü araç ve gereci de beraberinde götürdü. Kabil'de Türklere ait bir hastane vardı ve adı "Atatürk Hastanesi"ydi. Kaçarlarken Türk cankurtaran aracını da hastanenin içine koymuşlar, kapıyı kilitlemişler ve başındaki görevliye de "Türklere söyleyin, aldığımız gibi teslim ediyoruz." demişlerdi. Erman, 2001 Mayısında bir heyetle görevli olarak Afganistan'a gittiğinde, gördüğü yapısal değişikliği Ankara'ya rapor edecekti. Büyükelçi o günleri şöyle anlatıyor: "Taliban'ın Dışişleri Bakanıyla görüşüyorduk. Kabil'de ve civarında her zamankinden fazla bir Arap mevcudiyeti gördüm.O zamana dek pek fazla ortalıkta gözükmüyordu bunlar. El-Kaide'nin mensupları Afganistan'da çok yüksek bir profil göstermeye başlamışlardı. Kabil'de lüks evler kiralıyorlar, büyük paralar harcıyorlardı.Yani kendi memleketleri gibi görüyorlardı. Ayrıca insanlarla konuşurken satır aralarından bir takım işaretler alıyorsunuz. İşte, mayıs ayında Afganistan coğrafyasından kaynaklanan ve diğer bölgeleri de etkileyecek, büyük boyutta terör eylemleri geleceğini hissettim." O günden tam 4 ay sonra, 11 Eylül'de, savunma konusunda dünya devi olan Amerika'da, iki dev uçak New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'ni biçiyordu. En az 20 bin ölü olduğu söyleniyordu. Eylemi El-Kaide adlı İslami örgüt üstleniyor ve Amerika Afganistan'a giriyordu. Bush, yakalayamadığı Usame Bin Ladin'in kellesine 1 milyar dolar koyuyordu.Yetmiyor, Irak'a da giriyordu. Saddam devriliyor, sonra da ele geçiriliyordu. Ve artık Irak'ın parçalanması, Orta Doğu'da yeni devletler kurulması gündeme geliyordu. Dünya asla eskisi gibi olmayacaktı. Mart 2004/ Ottawa Ertan Gün'ün diğer yazıları için Kanadainfo.com ve www.bizimanadolu.com adreslerini ziyaret edebilirsiniz. E-mail: Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.