Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.
Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...
| Maçka'dan Haçka'ya |
|
|
|
| Hasan KANTARCI | |
|
Maçka'ya geldiğimizde kahvaltı için mola verdiğimiz kahvenin önünde durduk. Dışarıda hava soğuktu. Sıcak demli bir çay hepimize iyi gelir diye düşündüm. Dağları mesken tutan kar kuru rüzgârlarla ilçede kendini hissettiriyordu.
Tepelerin arkasında kalan güneşin kasabayı ısıtması için biraz daha yükselmesi gerekiyordu. Önünde durduğumuz kahvenin cam kenarındaki masada iskambil kâğıtlarıyla oyalanan bir kaç kişi vardı. İçeri girdiğimizde yanmakta olan sobanın etrafını saran müdavimler bizi memnun etme mahcubiyetiyle, sobanın etrafından çekilerek yer verdiler. Sıcak sobanın yanındaki masaya oturdum. Su bardağında demli bir çay istedim. Esiroğlu’ndan aldığımız pidelerle yanımda getirdiğim, bol tahinli dut pekmezini; arkadaşların masaya koyduğu peynir zeytin tost ve pastaları paylaşarak keyifli bir kahvaltı yaptık. Kahveden çıktığımızda soğuk bu kez, yamaçlardan aşağı inen güneşin sıcaklığında kendini hissettirmeye başlamıştı. Tekrar yoldayız. Fakat olsun... O kadar çok mahalli sanatçımız var ki türkü için baharı beklemeye gerek yoktu. "GEL ÇIKALIM KIRANA BAŞLAYALIM HORONA MAÇKA BU TÜRKÜLERLE SELAM YOLLADIM SANA" diyerek Maçka yolundan ayrılıyoruz. Cemile Cevher bir başka manide "MAÇKANIN YOLU TAŞLIK FENA ŞEYDİR SEVDALUK SEN ÇİÇEK BEN YAPRAĞI HANGİ DALLARA UÇTUK... " taşlı yollarda yükseldikçe Kış; o masum renginin arkasına gizlediği yüzünü göstermeye başlamıştı. Etrafta ne çiçek vardı ne yaprak... Ağaçlardan düşen yaprakları, yol kenarlarında hararlara dolduran çocuklar, kendilerini geleceğe dair şehre atma planları yapıyorlardı. "ALLAHAISMARLADIK DEDUMDA VURDUM YOLA DÖNDÜM BAKTIM GERİYE GÖZLERUM DOLA DOLA..." Geride bir veda türküsünün izlerini bırakarak yolumuza devam ediyoruz. Kendini cömertçe gecenin ayazına sunan doğanın; karlı bölgelerine yaklaştıkça, beyaz katırımız yürümekte zorlanıyor, buzlu yollarda kendini bir sağa bir sola kaydırıyordu. Teknolojinin hükmü buraya kadardı... Beyaz katırımızdan inip saygı gereği onu doğduğu yere geri gönderdik. Artık doğayla baş başa kalmıştık. Saat 17.00 da bitireceğimiz 19km lik yürüyüşe sabah 10.40 da başlamış olduk. Aslında çok dolambaçlı yollardan geldik buraya. İş makineleri aşağılarda yol boyunca her yöne yol açıyor ve genişletiyordu. Ama ekibimizin yol tayini konusunda pratik çözümü bizi buraya kadar getirmişti. Nerdeyim ben? Yer demi? gök temi? 1850 rakım az geliyor. Çıplak dalların arasından görünen tepeler bir kuş hafifliğini veriyordu vücuduma. Ayaklarım yerde gözlerim kuşbakışı görüyordu. Uçmak ister gibi yürüyordum. Kaç çoban, sürüsünü geçirdi bu yollardan? Kaç sürü bu dereden su içti? Kaç köylü bu ormanlardan odun topladı? Kaç çocuk büyüdü? Kar, sıcaklığın sıfır derecenin altına düşmesiyle meydana gelen yağış şeklidir. Yoksa içsel bir yolculuk muydu benimkisi? Şimdi ‘topuklara kuvvet’ deme zamanı değilmiydi? Gökyüzünde para kadar bulut yok. Güneş şekilsiz bir ışık dağıtıyordu üzerimize. Önümde pamuk gibi karlar. Erir diye üzerine basmaya kıyamıyoruz. Kızma! Tek izden gidiyoruz. Yol boyunca Kar! Kar! Kar! Bahar topraktan aldığı sevgiyle, yemyeşil gülümser dallarda. Ağaçlar meyvenin aşkıyla açar çiçeklerini. Güneş sen varken bile ısıtırken ellerimi. Ya sen? Sen yürek kanatır soğuktan ilmek ilmek pranga işlersin ayaklarıma. Bir gurbet mektubunda ölüm haberini anlatan satırlar gibi soğutursun içimi. Yoksa sen; özlemle beklediğimiz baharın müjde sinimi veriyorsun? Bundan mıdır bu dağlarda hoyrat yaşayışın? Bundan mıdır iyinin kötünün, güzelin çirkinin günahın sevabın bu dünyada yaşamaları? Şüphe yok ki görünmeyen bir alemin yansımasıdır yaşadığımız alem. Yaşadığım hayat, yüreğimde gördüğüm her resmin yanılsaması değil midir sanki. Bundandır işte her şeyin zıddıyla yaratılmış olması. Offf… Bu aforizmalar içinde yemek molası veriyoruz. Değerli dostun ikram ettiği peyniri, kahvaltıdan kalma sırt çantamdaki pekmezle katık ediyorum. Gözümde yine yanılsamalar başlıyor. Şuradaki lokanta. Neden kapalı? Ya şu evler? Üstelik çirkin görüntülü. İçinde mutfağı, odaları, yatakları vardır da içinde neden yaşayan yok? Çok şeritli yollarla doğal kıyılarını bozduğumuz gibi sahilin, moloz çöplüğünü hatırlatıyor bu güzelim oba Bu görüntüler içinde Haçka’yı terk ediyoruz. Yer yer buz tutmuş asfalt bir yoldan Düzköy’e doğru yürüyoruz. Zaman zaman yanımızdan geçen arabalar bizim için ne düşünüyordu acaba? Batı yakasında kızıla dönen güneş bizi terk edip yerini Ay’a bırakıyordu. Karanlık geceler ışığa ne kadar da muhtaçmış… Zifiri karanlıkta iniş aşağı doğru ağaçların arasından ayın güzelliğini seyrederek yürüyoruz. Ben; ahenkli şavkını düşürmüşken yüzüme onun muhteşem görüntüsüne yıldızlar eşlik ediyordu. Mutluluk fidelerini ektik yürürken ayın ışıklarına. İnsanların yalnızlaşmaması, yüreklerin sıcak olmasından; yüreklerin sıcak olması da gönüllerin yakın olmasından geçermiş. Yıldızları dostluğumuza sarmalayarak indik Düzköy’e.
{gallery}trad{/gallery} |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.