Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.
Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...
| Tradost'la Antik Yolculuk |
|
|
|
| Hasan KANTARCI | |
|
Şehrin sokakları hafta sonuna ıslak girmişti. Bir gün öncesinden başlayan yağmur yorgun damlalarını, Pazar sabahında da ağır aksak yere bırakıyordu.
Biz 12 dev insan, yapacağımız gezinin; adrenalini yüksek bir maceraya dönüşeceğinden habersiz hareket saatini bekliyoruz. Şehrin sokaklarında gözüme ilk çarpan; önümdeki koca çınar ağacı, ondan düşen yaprakları havalandıran dolmuş minibüsleri, okul talebeleri, çöpçüler ve çöp bidonunu karıştıran iki siyah kedi şehrin sabah ki resmini süslüyordu. Gümüşhane il merkezine 38km. Mesafedeki antik kentte kubbeli ve kubbesi tonozlarla örtülü manastır bulunmaktadır. Çok sayıda tarihi ve kültürel değeri bulunan antik şehir arkeolojik sit alanı ilan edilmiştir. Hafif kar yağışı altında İmera kalıntılarından dağın arka yüzündeki Krom Kilisesi’ne doğru ilerlerken, 2357 rakımlı sırta geldiğimizde yoğun bir tipiye yakalandık. Ne patika… Ne ayak izi… Göz gözü görmüyordu. Sırtın üzerinde düzce bir arazideydik. Kendimizi koruyacak bir sığınak, bir kuytu alan bile yoktu. Donuyorduk! 5 Kasım 2006 ölümün soğukluğunu hissettiğimiz bir Pazar günüydü. Aslında her şey güzel başlamıştı. Her şey güzel devam ediyordu. Mevsimin ilk karı serinliğini hissettiriyor, sıcak tenimde eriyip kayboluyordu. Yere düşenlerin ise üzerine her basışımda ayaklarımın altında kıtır kıtır ses çıkarışına bayılmıştım. Hatta Ofluoğlu bir ara, güzel bir gezi olduğunu söylemiş; Abi dönüşteki kavurmacıda kendimizi ödüllendirelim demişti. Yollarda yemeye pek alışık olmadığımdan onun bu neşeli teklifine peki diye cevap vermiştim. Yürüyüş için ideal bir parkura yönelmiştik. Dar patikalardan geçiyorduk. Yol boyunca irili ufaklı kuşburnu ağaççıklarından meyveler topluyor, fotoğraf çekiyorduk. Harcadığımız enerjiyi kuşburnunu dalından yemenin zevkiyle vücudumuza güç depoluyorduk. Biz patika yol üzerinde bunları yaşarken rakım yükseliyor, artarak yağan karın tipiye dönüşeceğinin farkında bile değildik. Bir ara Ragıp ve Erdem ağabeyinin bıyıklarında biriken karlar, buz olup sarkıt halinde uzamaya başlayınca grubumuzda gülüşmeler oldu. Hâlbuki donuyorduk. Artık pusulayı ve diğer cihazları kullanmak zorlaşıyordu. Erdem abi yön tayini için biraz uzaklaştı. Arkasından Ofluoğlu gitti. Biz beklemede kaldık. Zaman tükeniyor, tipi şiddetleniyor, giden gelmiyordu. Rüzgâr mı desem? Fırtına mı desem? Ömer iyi bilir. Tipi habire üstümüze üstümüze esiyordu. Ragıp abinin önerisiyle bir araya gelip toplandık. Çiğ olup yuvarlanacak gibiydik. Soğuk şiddetlenip vücut ısısını düşürünce, önce ellerim üşümeye başlamış sonra parmak uçlarımın uyuştuğunu fark etmiştim. Ölümün bu kadar yaklaştığını ilk kez hissettim. Ömrümden kalan zaman gözüme geldiğinde, kangrenden kesilecek parmaklarımla tutamayacağım kalemleri düşündüm. Rengârenk resim yapan boya kalemleri, tükenmez kalemler, dolma kalemler ya da şiir yazdığım kurşun kalemim… Ahh… Üzdüklerim… Sevdiklerim… Usumda pır pır kanat çırpmaya başlamıştınız bile. Ellerimi ısıtmak için ovuşturmaya çalıştığımda Bülent’in uyarısıyla ellerimi cebime soktum. Ellerimi yarı belden aşağı asılı bıraktığımı, parmaklarımın kontrolümden çıktığını, doku hissimin kaybolduğunu Bülent’in ikinci uyarısıyla fark ettim. Donuyorduk. Diğer arkadaşların yüzüne baktığımda tarifi mümkün olmayan çehrelerle karşılaşmıştım. Ölü yüzü görmüşseniz bilirsiniz. Her birimizin yüzü tipinin arkasındaki ölüme kayıyordu. Bülent’e tekrar baktığımda uzun süre hafızalarımızdan çıkmayacak o meşhur repliğini söyledi. “arkadaşlar donup anıt olarak burada kalacağız” Aklıma Pilav Dağı’ndaki İspanyol askerlerinin anıt heykeli geldi. Bu arada Erdem abi ve Ofluoğlu’ndan hala haberimiz yoktu. Ragıp ve başkan son durum için Köksal’ı peşlerinden gönderdi. Ardından anlık bir zaman diliminde üçünün silueti belirdi. Gidenlere kavuşmanın sevinciyle artık yön tayini yapmamız gerekiyordu. Doğu, batı, güney, kuzey. Ya da türevleri… Her neyse. Bu sırttan aşağı inmemiz şarttı. Donuyorduk. Nihai kararı kimin verdiğini, hangi yöne gittiğimizi hatırlamadan, bilmeden; nihayet ulaşacağımız bir mahalleye doğru palas pandıras kendimize yol verdik. Ömer ve ben vücut ısımızı yükseltmek için hızlı yürüyorduk Arkada kalan grubun seslenmesiyle hızımızı kesiyor yaklaşmalarını bekliyorduk. Vadiye doğru indikçe tipi azalmış nihayet ağaçlar görünmeye başlamıştı. Damları karla örtülü belli belirsiz kulübeleri gördüğümüzde Ömer’in haykırışı; rotasını kaybetmiş bir gemi tayfasının karayı görme sevincini yansıtıyordu. Köpeklerin havlamasıyla genç bir delikanlı bizi karşıladı. Biraz soluklanmak için izin istedik. Sağ olsunlar… İlgilenip bize yer gösterdiler. Bir demlik çayda ikram ettiler. İstanbul’da yaşayan; o sırada tatilini sılada geçiren evin reisiyle sohbet ettik. Genellikle gurbette olan halkın geride kalanları; hayvancılıkla uğraşmalarının yanında, meyve üreticiliği de yapıyorlardı. Tekrar yoldayız. Saatlerimiz akşam 17.00 yi gösteriyordu. Tepelerde beyaz olan doğanın elbisesi artık isli puslu grinin tonlarına bürünmüştü. Etrafa ürperten bir sessizlik hakimdi. Zaman ilerledikçe karın rengi parlement mavisine dönüşüyordu. Doğa artık sinsi bir karanlıkla sessiz bir yaşama hakimdi. Hemen ileride, loş ışıklar arasında Olucak köyü görünmüştü. Artık kendimizi ödüllendirme vakti yaklaşıyordu. Torul’a yakın bir yerde kavurmacıya uğrayıp yağlı dana etinden hazırlanan kavurmalarımızı beklerken etrafa çam kokuları yayan sobada ısınacaktık. Bu arada gözüme ilişen cami minaresinden yansıyan ışık, birazdan ilahi bir sese dönüşecekti. Camiye yaklaştığımızda sol tarafımızda kalan kabristanlığın soğukluğunu hissettim. Tefekküre dalmış iki heykel gibi duran mezar taşlarına bakarken; ezan sesi başka bir hayatın daha olduğunu anlatıyor gibiydi. Taşın sesine kulak verdim. Düşündüm… Zira başka bir hayatın olmadığını düşündüğümüz gün katilimiz, yüreğimizin en kuytu köşesinde bizi bekliyor olacaktı. Yürüyüşün seyri bende değişmişti. Yüreğimde eksik bir şeylerin olduğunu fark etmeye başlarken aracımıza varmıştık. {gallery}trad{/gallery} |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.