Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YOLDAN NOTLAR arrow Memleket Manzaraları: Adrasan
Memleket Manzaraları: Adrasan PDF Yazdır E-posta
Sevim Onuralp   
Uzun bir yaz tatili içersine kendime ayırdığım zamanlarda sizler için gezdiğim ve gördüğüm yerleri kaleme alamadan geçemedim. Buna birazda yazma tutkusuna engel olamama eklenince kendime verdiğim bütün sözler uçtu gitti.

Oysa, kendimi güneşe bırakacak denizin sesini dinleyecektim. Sıkıldığımda bir kafede yada salaş bir mekanda çayımı , bir kadeh rakımı yudumlayıp soluklanacaktım.
 
Toronto’dan uçak havalanıncaya kadar geçirdiğim iç sıkıntısı bütün bir yolculuk boyunca miğren ağrısına dönüşmeseydi belki seyahatim güzel geçecekti. Daha havaalanında aksilikler başlamıştı zaten.
 
Her zamanki telaşlılığımla yaklaşık 4 saat önceden geldiğim havaalanında beni bekleyen sekiz olmuş bir müşteri kuyruğu idi. Eğer deyim yerinde ise hani ‘iğne atsanız yere düşmez ya’ bir kalabalık, bir kalabalık anlatamam. Neyse ki, 1,5 saat süren bir bekleyiş ardından bana sıra geldi. Bavullarım alındı tartıldı ve taşınması zor olanı bana geri verip ‘üç kilo fazlanız var bunu ödeyin’ dediler. Tamam, ödeyelim...  Ama iş öyle değilmiş. Beni aldı yer hostesi yaklaşık bir yüz metre ötede altıya benzemiş (bunada şükür) bir ikinci kuyruğa götürdü. Bir saatten fazlada orda bekledim mi. Üç kilo için  35 doları ödedik. Eeeee bavul ne olacak? Onu ilerdeki tartı kontrol merkezine teslim edeceksiniz. Haydaaa!  Bir de bu . Bu senin hatan dedim kendime eğer bavullarını tartsaydın bunlar başına gelmezdi. Çaresiz yola düştüm diğer insanlar gibi. Gittim makinenin başına. Baktım dört bir yanı kapalı. Kocaman bir yazı ARIZALIDIR. Ne yapacağım.... Dediler ilerdeki başka bir noktada var. Orayı da buldum. Bu arada uçağımın kalkmasına bir saat kaldı. Bendeniz hala bavul teslimiyle uğraşıyorum. Sıra var... Sinirlenmeyeceğim, dilimi tutacağım, buradan kimseyle dalaşmadan uçağa bineceğim. Yarım saatlik bir  bekleyiş ve ohhh nihayet üç kilo fazlalık bavulumu teslim ediyorum.
 
Sonrası mağlum. Uzun bir koşturma ve kalabalık içinde bendeniz uçağıma son 20 dakikada yetişen biri oluyorum. Miğren ağrım tutmasında ne olsun.
 
Siz siz olun sakın bavul kilo kontrolü yapmadan evden çıkmayın.
 
Zaman zaman hepimizin içine düştüğü bir boşluk olur. Kimi tutunacak biri arar, kimi yazar, kimi kendini bir işe verir. Hal nasıl olursa olsun yaşadığınız yer size geldiğiniz yeri hatırlatmıyorsa hep dayanılmaz bir geri dönüş duygusu yaşarsınız. Biz Kanada da yaşayanlar kendimizi biraz şanslı hissedenlerdeniz. Bana öyle geliyor, olabilir ama gerçekten alıcı gözüyle etrafınıza baktığınızda Kanada aslında Türkiye ile çok farklılıklar yaratmayan bir ülke.
 
Coğrafi yapı olarak, iklim olarak aynı enlemde birazcık kaymada olsa, uçurumlar yaratmıyor aslında. Ha bir okyanus kıyısında, ha bir göl kıyısında, ya da Akdeniz’in, Ege’nin mavi sularında yüzüyor olmanız size yabancılık hissettirmeyecektir. Belki tek farkı sevdikleriniz, dostlarınız yanınızda. Oysa onlarda size zaman ayıracak kadar da boş değiller.
 
İşte böylesine sıkıntılı bir yolculuktan sonra size geldiğiminden bu yana tuttuğum küçük notlarımı bir araya getirerek gezdiğim, gördüğüm yerlerin notlarımı iletmek istiyorum.
 
Her ne kadar Kanadainfo’nun günlüğünde Kanada bilgilerini içermeyen böylesine gezi notları olmasada,  birazcık geçen yazım gibi çeşni katmak adına sizlere yazamadan geçemeyeceğim. Yakında dönüyorum ve yine Kanada anı bilgileriyle sizlerle olacağım.
 
Biliyorum ki gezi notlarında sevgili Kutalmış kadar başarılı olamayacağım. Onun, leyleklerle  bir akrabalığı var mı konusuda merak konum ve müthiş kıskandığımıda belirtmek isterim. Eh, böyle olunca elbette çok gezen daha fazla yazıyor.
 
Küresel ısınma yüzünden bütün dünyanın kaygıyla izlediği bir ekolojik sorunla karşı karşıya olmamız bile kılımızı kıpırtdatmıyor. Sıcakların Kuzey ülkesi Kanada da bile alıp başını gittiği günlerde buralarda da durum vahim. Sıcaklar ateşten bir top gibi ortalığı kasıp kavurmakta. Tam tepemizde değdiği yeri köz gibi yakmakta. Kanada’daki dostlarımdan aldığım bilgiler ile yeşilliğin ne hale geldiği konusunda Türkiye’de de durum aynı. Toprak yaza küsmüş, damar damar çatlamış. Bazı yerlerde henüz yeşiline eremeden sararmaya durmuş yapraklar.
 
Böylesine ateşten günlerde güneye inme fikri bile cazip geldi. Belki serin Akdeniz suyu iyi gelecekti..
 
Antalya’nın sayısız koylarından birine, özlemi çekilen sessizliğin, bozulmamış doğanın ve temiz havanın bizi beklediği bir koy’du hedefimiz. Antalya iline 100 km uzaklıkta. Denize doğru iniş ise 22 km olan bir koy.
 
Kimi zaman ormanların. Kimi zaman bodur bitki topluluklarının, kimi zaman bozkır yollarda gidiyoruz. Kimi zamanda çevremizi saran portakal-mandalin ağaçlarının arasından geçerken bizi saran kekik kokularınıda içimize çekiyoruz.
 
Sahile inen yol küçük bir dere gibi kıvrıla kıvrıla akıyor, bizde izinde dönüp duruyoruz. İki arabanın birbirine değecek gibi geçiştiği yerlerden, kurumuş bir derenim üzerine dökülen beton yoldan geçiyoruz. İğne yapraklarıyla ışığı binlerce parçaya ayrıştıran çamlar, keskin virajlar, bol güneşli yollardan sonra  varılan irice bir koy’dur Çavuşköy (Adrasan).
 
Sırtını Bey Dağlarına dayamış, Akdeniz’i tam karşısına almış, kumla kaplı, sakin, henüz bozulmaya yüz tutmamış kocaman bir koy. Çamlı tepeler ise her iki yanını ve ardını kaplamış. Bir yanda bir devenin diz çökmüş halindeki Musa Dağına bağlı Eliğ Tepesi. Koyun başında Markız Tepesi. Çevresinde ise Olympos, antik kenti,  sönmeyen ateşiyle mitolojik dağdaki Yanartaş. 
 
Rumcadan gelen adıyla (Adrasan) yeni adıyla Çavuşköy Kumluca İlçesine bağlı. Karadan denize alan ters rüzgarlarıyla yelken ve gemilerin koya giremedikleri için medeniyet izleri Olympos, Phaselis, Antalya Limanlarına taşınmış.

Denize sığ çevresi ise karayolu olmayan birbirinden ilginç doğa güzellikleriyle çerçevelenmiş. 2 km bulan kum ve berrak ve sığ olan denizi tertemiz. Bu nedenle dalış sporu ile ilgilenenler için 29 metreye kadar görüş mesafesi veren dalışlar yapılabiliyor.

Çevresi fotoğrafçılık, tarihi gezintiler, trekking, uzun yürüyüşler, sahil boyunca yapacağınız voleybol karşılaşmaları için sizi bekleyen sahalar.

Köyü ikiye bölen Sarıkız Deresi üzerindeki ve iki yanı birbirine bağlayan asma tahta köprüler ve dere yatağı üzerinde kurulu loca teraslar üzerindeki kocaman minderlerinize gömülüp etrafınızda yüzen ördek ve kazları seyredebilirsiniz. Yaratılan aydınlatma ise bambaşka bir dünyadır sizin için. Ayrıca dağ esintili dere üzerindeki rüzgar bir klima gibi sizi serinletir. Tahtalı dağından doğan kaynak suyunda ise levrek ve kefal avlayabilirsiniz.

Her yerde kalabilirsiniz. Ama benim tavsiyem denize 100 metre geride olan Margarita Otel. Burası bir aile oteli. Tertemiz yataklarda, ev yemekleri ve uygun fiyatlarda, muz ağaçları, rengarenk çiçekler ortamında, pırıl pırıl bir yüzme havuzunda, gürültüsüz, ardınızda çam ağaçları ve serin, kekik kokuları içinde kapınızı kilitlemeden güven içinde uyuyabileceğiniz bir otel.

Sahibi Mehmet Korkmazer ve ailesinin terbiyeli, saygılı, titiz, sessizce verilen hizmetleri sizler için bulamayacağınız gerçek bir huzuru ve profesyonelliği sunar. Bir gün yolunuz Çavuşköy’e (Adrasan) düşerse gidebileceğiniz adres; www.margaritaotel.com olmalı. Tel: 0242 883 1112, Fax: 0242 883 1244

Bu nedenle de otel sahibi Mehmet Korkmazer ve ailesine, beni bu sıcaklarda güvenli, serin, konforlu bir yolculuğa çıkaran kardeşim ve ailesine, elbette ki sürücüsünün profesyonelliğinin yanında  2006 Audi-Seat aracın tasarımcılarına gerçekten teşekkürü borç bilirim.

Yakında gerçek hayatta yazılarımla buluşmak üzere.

 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.