YOLDAN NOTLAR
Bir Tenör: Pavolit Şelalesi | Bir Tenör: Pavolit Şelalesi |
|
|
|
| Hasan Kantarcı | |
|
"yol boyunca sahile yayılan asfalt kokusu zaman sonra çay kokusuna dönüşecekti açık pencerelerimizden. Kıvrıla kıvrıla geçtiğimiz yollara burakırken içli nağmelerini Volkan Konağın yöresel ezgileriydi minibüsün içinde dağılıp çay kokularıyla yer değiştiren"
İnsan doğası masumdur en baştan. Ne oluyorsa sonradan oluyor. Kötülüğü öğrenen insanoğlu ilkin cinsine sonra diğer canlılara ve yurdu olan doğaya dahasında ise ruhuna yüklüyor kötülük verilerini. Kötülükse bulaşıcıdır o nedenle hızlı yayılır. Şimdi teknolojinin yetenekleriyle kamaşırken doğanın bozulma korkusuyla yaşayıp gidiyoruz. Yaşamak ve değişip yenilenmek için çok az zaman kalır insanın önünde. Ve insan an gelir biter. Daha dün gibidir oysa önce sevdiğimiz yerde yaşama devam edişimiz. Sonra bir gençlik aşkı gibi sevemez oluruz çevremizi. Beton yığınlarıyla donatırız. Renkleri ve güzellikleri şiir ve şarkılardan hatırlarız. Hasret kalırız, sevgiliye çiçek topladığımız kırlara ve daha uzak görmediğimiz yerlere. Demem o ki ecirini biz çekiyoruz. Yoldayız şimdi. Halkın önderi bize, doğanın acımasız şartlarına hazırlamak için bu kez klimasız minibüs tahsis etti. Yol boyunca sahile yayılan asfalt kokusu zaman sonra çay kokusuna dönüşecekti açık pencerelerimizden. Kıvrıla kıvrıla geçtiğimiz yollara bırakırken içli nağmelerini; Volkan Konağın yöresel ezgileriydi minibüsün içinde dağılıp çay kokularıyla yer değiştiren. Bu ahval içinde yüreğimin sesini dinleyerek hayli yol katettik denizden uzaklaştığımızın farkına varmadan. İsmini bilmediğim ama ya ladindir ya köknar ya da sedir ağaçlarının arasından geçerek tanıdık yapraklarada rastlıyorduk ismi kızılağaç olan. Kendi değerli olduğundandır dalları çıtkırıldım inceliğinde. Kâh dağların zirvesine çıkıyor kâh vadi içlerine iniyorduk arabamızın arkasına toz bırakan toprak yolların… Sonra sıkıldığımı anladım köyümün patikalarında yürüdüğüm zamanları hatırlayarak. Basmak üzerine bütün ağırlığımla ve yürümek… Eskitemediğim postallarımla yazları köyde geçirdiğim çocukluk günlerimi tazeleyerek. ZİL KALE Geçmiş zamanın düş alanında gezinirken tarihin izlerine rastlıyoruz palovitin derinliklerinde zamana direnen Zil Kalenin… Tarihe saygımızdan davetini geri çeviriyoruz şimdilik. Çiseleyen yağmur altında metal levhalara yazılan künyesini okumak için. Kaleler kimilerine güvenliği sağlayan kimilerine hayatı mahkûm eden taş yığınlarıdır hep gözümde. Yükseklikleriyle orantılıdır içinde ve dışında yaşananlar. Kimbilir kaç insan sığınarak hayatını kurtarmıştır ya da kaç insan zindanlarında çürüyüp gitmiştir. Tarihi sorgulamak ne haddime şimdi… Palovit deresine inen yamaçlarda kurulu olan Zil kale tarih boyunca bölgede hüküm süren krallıklara ev sahipliği yaptığını girişindeki künyede böbürlene böbürlene anlatıyordu. Bu manzara içinde; çevredeki muhteşem koku ve doğal canlılığıyle tarihi ahenkin, sonsuz körlükten önceki son manzara olduğunu düşünüyordum. Öğreniyoruzki zaman zaman mahkûmlara mekân olsada osmanlı döneminde tahıl anbarı olarak da kullanıldı. Kimbilir ne açları, mahkûmları doyuran, karakışın hüküm sürdüğü kaçkar dağlarında ne insanları sarıp sarmalayan bir sığınaktı zil kale. Kale duvarlarının soğukluğunu hissederek ayrıldığımız yamaçtan bir çiğ gibi büyüyerek artan bu sorgulamaları palovit şelalesinden geri dönüp mola verdiğimizde yaşayacaktık. Şimdi yolumuza devam edip gidiyoruz. Yürüyüş parkurunu uzatmak için elevit yol ayrımında aracımızdan inip palovite doğru yürüme hazırlıklarını yapıyoruz. Önce Sırt çantaları bagajdan alınıp edavatlar kontrol edildi. Postalların bağcıkları gözden geçirildi. Fotoğraf makineleri hazırlandı. Zamane su mataraları elimizde çantaları sırtlayıp yola koyulduk. Flaşlar ismini bilmediğim çiçeklerde patlarken kimileri de meraklı ellerde incelenmeye alınmıştı bile… Doğanın hiçbir tepkisi yoktu bize karşı; taa ki şelaleye doğru vadinin derinliklerinde kaybolana dek… Rüzgârda salınan kızılağaç dalları önümde diz çöker gibi karşılıyordu bizi… Üstelik güneşin sıcağından koruyarak… Patikaya girince ilk tepki ifteri otlarından geldi. Ardından yaprakları altına gizlediği dikenlerini hissettirdi böğürtlen… Sonra bir böcek elime mikrobunu bırakarak merhaba dedi… Isırgan otu ayaklarımı yakıyordu ben kibarlık beklerken… PALOVİT ŞELALESİ Nihayet hiç bitmeyecek bir enstrümentalin notalarını duymaya başladık. Yeşiller arasında karanlık kayaları örten beyaz duru ve devamlı akan yüzüyle uzun boylu bir tenör kendini göstermişti bize… Aslında tek kişilik bir senfoni değildi bu… Doğayla birlikte bizlerde katıldık konsere… Biz bir minibüs dolusu insandık… Çocuklar gibi şen… Palovit şelalesinde balıklar gibi yüzerken… BİR DAĞCI BİR YÜREK Kumanyalar yeşil çimlerin üzerine serilip acıkan mideler doyurulurken Bülent arkadaşımız bir gösteri için şelalenin aktığı kayalıklarda zemin etütü yapıyordu. Bir kişi vardı ki her halinden iştahının kaçtığı belli oluyordu. Bülent iniş hazırlığı için kemeri takıp halatları kontrol ederken O çaresiz bakışlarıyla kış vakti pencere önünde duran serçe gibiydi. Dağcımızın inişe başlamasıyla minicik yüreğine yerleştirdiği kocaman sevgi; Yeliz’in gözlerinde dahada belirginleşiyordu. Kayalıklardan inmeye çalışan yüreğinin yarısını izlerken gözleri çaresizlikten yakamoz gibi parlıyor, dalgın bakışları şelalenin azgın suyuna karışıyordu. Kalp atışları gönül duvarlarına şelaleden düşen suyun gürültüsünden daha şiddetli vuruyordu. Bülentin hedefe ulaşma mesafesi kısaldıkça bizdeki adrenalin ters orantıyla yükseliyordu. Başarmanın dayanılmaz heyecanı Bülent’in zafer işareti yapmasıyla hepimizi alkışlar arasında sevinçle bütünleştirmişti… Dostlarla beraber tüm gezileri alkışlar arasında bitirmek dileğiyle… |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.