Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YAZARLAR arrow Remzi GÖKDAĞ arrow New York Sokaklarında
New York Sokaklarında PDF Yazdır E-posta
Remzi GÖKDAĞ   

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla yaşayanlara haksızlık etmemek için ağzınızdan çıkanları tartmak gerekir...

Bir kenti yaşamak, sokaklarında birkaç gün turist gibi gezindikten sonra gördüklerimizi anlatıp ahkam kesmeye ise hiç benzemez. Karşılaştığımız sürprizlerden etkilemiş olabiliriz. Görmemiz gereken yerlerde geçirdiğimiz süre o kent hakkında bize bir fikir verebilir. Ancak kentin ara sokaklarında olup bitenlerin farkına varmadan, yaşamın içine dalmadan yapılacak bir tanımlama turistik broşürlerdeki açıklamaları aşamaz. Yüzeysel bir sığlıkta kaybolup gider.

Geçenlerde dört gün süresince bir kenti yaşadım. Şimdi okuyacaklarınız bu yaşadıklarımın kelimelere yansımaları. Dört güne sığdırılan bir keşiften geriye kalanlar. Yazının baş kahramanı ünlü bir isim. New York...

2004 yılının temmuz ayının ilk dört günü New York'taydım. Uzun süredir yapmayı planladığım bir geziydi bu aslında. Yıllar önce bu ülkeye ilk ayak bastığımda yaşamak için seçmiştim bu kenti. Ancak istekler ve gerçekler her zaman birbiriyle çakıştığından bu amacımı yerine getirememiş, New York yerine kaderin bir cilvesi Los Angeles'a yerleşmiştim. O günlerde 'yaşamak' için düşünü kurduğum bu kente yıllar sonra 'turist' olarak gideceğimi ummuyordum. New York'ta turist gibi gezmek değil bir New Yorklu gibi yaşamaktı aslolan ama dediğim gibi; hayaller ve gerçekler...

Dört güne sığdırılan ve doya doya yaşanan bir New York tatilinden geriye hoş anılar ve yaklaşık 1000 adet fotoğraf kaldı. 'New York gezin nasıldı?' diye soranlara ilk verdiğim cevap 'Hayatımda en çok fotoğraf çektiğim dört gündü' oluyor. Otel dışında geçirdiğim her saat 25 fotoğraf çektiğimi daha sonra hesapladığımda New York'un bendeki etkisini de daha iyi anlıyordum.

Şimdi geriye dönüp baktığımda New York'un beni en çok etkileyen tarafının  ne olduğunu düşünüyorum.

New York için dünyanın başkenti denir. Nedeni de malum göç dalgasından kıyıya vuran farklı kültürler. New York'a gelen turistleri şaşırtan bu farklı kültür yapısı neredeyse kentin mimarisi ya da dokusu kadar ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilir.

Dünyanın farklı ülkelerinden gelenler için New York'un bir sokağında kendi kültürüne rastlamak şaşırtıcı olmaz. Bu farklı dokusu değildi beni etkileyen. Yaşadığım Los Angeles kentinin de New York'tan hiç aşağı kalmayan bir karma kültüre sahip olduğunu belirtmekte fayda var.

New York'un gökdelenleri, mimari dokusu ya da kendine özgü sokaklarını bir kenara koyup düşündüğümde beni en çok etkileyen mekanın Times Square olduğunu söyleyebilirim. Kenti bir vücuda benzetip sokaklarını ve dokusunu damarlar olarak kabul ettiğimizde Times Square'ı bu vücudun kalbi olarak yorumlamak sanıyorum yanlış olmaz. Gürültüsü, karmaşası, ışıkları ve azalmayan temposuyla bu meydanda kentin nabzı atıyor. Kentin enerjisi sanki bu mekandan diğer sokaklara, gökdelenlere, işyerlerine yayılıyor.

Bu enerjiye ayak uydurmak kolay değil. Keyifli ve rahat mekanlara alışık insanların başını döndürmekle kalmayan bu enerji, New York'tan nefretin de bir kaynağı oluyor. Kentin kurallarının temelini oluşturan bu başdöndürücü enerjide New York'un genlerini de görmek mümkün.

Bu kentte insanlar hızlı hızlı yaşıyor, paranın hükmü her adımda yüzünüze çarpıyor, tempoya ayak uyduramayanlar kentin kaldırımlarındaki gölgeler sınıfına kayarak mutsuz New Yorklular olarak yaşamaya ya da başka bir kente yerleşmeye itiliyor.

Gerçek New York'luların bu kenti neden çok sevdiklerini anlamak aslında zor değil. New York sokaklarında yetişen ve kendini bu azgın tempoya göre ayarlayan biri için dünyada bu kentten başka yaşanabilecek bir mekan yok gibi. Onlar bu kentin insan selini andıran sokalarında akıp giderken mutlular, onlar kapitalizmin acımasız kurallarında verilen savaşın çoğu zaman kazanan tarafındalar, onlara göre varsa New York yoksa New York.

Başkalarını New York'a layık görmeyen, 'New Yorklu olmak için New Yorklu doğmak' kuralının geçerli olduğuna inanan ve kendilerine gerçek New Yorklu diyen bu grup, kentlerine de anlatılmaz bir duyguyla bağlılar. Onları cumartesi günleri Central Park'ta, onları hafta içi 5. caddede, onları Upper East Side'ın kaldırımlarında görebilirsiniz. Hızlı yürüyen, etraflarında olup bitenle ilgilenmeyen tiplerdir. Kimi şık giyimlidir, kimi basit giyinir. Güneşin ilk ışıklarıyla uyanıp gökdelenlerin arasındaki kaldırımlarda koşarak sabah sporlarını yaparlar. Central Park'ta köpekleriyle yürürler. Metroda Wall Street Journal'ın sayfalarını karıştırırlar.

Onların hepsi varlıklı, gösterişli değildir. Otobüs duraklarında gitar çalıp para toplayanlara da rastlanır, köşedeki sosisçiden karnını doyuranlara da... Onlar New Yorkun sakinleridir.

New York'ta bir de New York düşmaları yaşar. Zorunluluktan bu kentte yaşarlar, kendi tercihleri değildir. Geldikleri şehirlerin hayali her an kafalarını kurcalar. İşyerinden çıkıp evlerine gider, kapılarını kapatıp buzdolabına depoladıkları yiyeceklerle günü geçirirler. Alışamamışlardır bu kente, bu düzene, düzensizliğe ya da azgın enerjiye. Hızlı yaşayıp hızlı ölmek istemeyenlerdir ama kaderin cilvesi onları bu kentin sokaklarına bir şekilde hapsetmiştir. Çıkış yolları aranır durulur...

New York'u sevenler ve New York'tan nefret edenler bir nefeste yaşarlar New York'ta.

Bir de bizim gibi New York'u gezenler vardır. Sayılı günlerini ellerindeki haritalardan seçtikleri mekanları görmekle geçiren turistler. Onları kalabalıkta diğerlerinden farketmek zor değildir. Metrodaki kent sakinleri bu turistleri bakışlarından anlarlar. Fotoğraf makinaları ve şehir rehberleri onları ele verir. Bu turistleri yürürken de ayırt etmek kolaydır. Gerçek New York'lular gibi koşar adımlarla değil yavaş yürürler. Yürürken bakışları havaya yöneliktir genellikle. Gökdelenlerin zirvelerine hayran bakışlar atarlar. Ellerindeki kameralarla birbirlerini görüntüleyip dururlar. Amerika'ya göç edenlerin ilk durağı Ellis Adası'nı ziyaret eder, Empire States'ten kenti seyreder, Özgürlük Anıtı'nın gölgesinden Manhattan'ı izlerler. Brooklyn Köprüsü'nde yürüyüp, Central Park'ta güneşlenenlere de rastlanır.

Turistleri, yerlileri, sevenleri ve nefret edenleriyle New York gerçekten de farklı bir sınıftadır.

New York sokaklarında dört gün dolaşan bir turistin şahsi fikirlerinden oluşan bu New York genellemesine eminim eklenecek çok şey var. Ancak detaylara girdikçe bu büyüleyici kentin sokakalarında kaybolur gibi hissediyorum kendimi ve hemen bu geziden aklımda kalanları yazmaya başlıyorum...



 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.