• Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
ÜYE ALANI

uzaklar.com

05/12
2008
ANA SAYFA arrow YOLDAN NOTLAR arrow Yollarda Serüven
Yollarda Serüven E-posta
Hasan KANTARCI   
Çarşamba, 28 Temmuz 2004

Hasan Kantarcı - Yollarla aramın iyi olduğunu, fırsat bulduğumda kendimi kollarına bıraktığımı çevremde beni tanıyan herkes bilir.

2003 yazında 3 arkadaşla günübirlik bir gezi programlama sözü vermiştik. Aradan geçen bir zaman sonra bu sözü yerine getirme zamanının geldiğini arkadaşlar her defasında vurguluyordu.

Eğitimci olan Erol Hocayla hafta sonu için anlaştık. Gidiş rotamız Torul-Gümüşhane-Erzurum-Horasan güzergahı üzerindeki manzaralarla göz zevkimize ziyafet çekecektik. Dönüş rotamız ise Narman-Tortum üzerinden Çoruh üzerinde kurulu olan Yusufeli-Artvin-Hopa istikameti olup sahil boyunca da Rize'den Trabzon'a varmaktı. Gezi ekibimiz ise 5 kişilikti. Dilerseniz arkadaşlarımla sizi tanıştırayım. Bendeniz, Öğretmen Erol Hoca, işyerinden komşum esnaf Osman Ağabey, tekstil işiyle uğraşan Mete ağabeydi.

İyi bir aşçı olan Erol Hoca yemek için gerekli olan malzemeleri ve onları pişirebileceğimiz gereçleri temin edecekti. Yolları iyi bilen ve ayaklı harita olan Mete ağabey belirlediğim rotayı takip ederken çevreyle ilgili yol bilgileri verecekti. Osman ağabeyin ise rotamız üzerinde olan kasabalarda yaptığı av maceralarını abartarak anlatacağını nereden bilebilirdik?

Sabırsızlıkla start alacağımız saati beklerken hayal gücüm göreceğimiz kasabaları gözümün önüne getiriyor, konuşacağımız insanlardan duyacağım kelimelerin yüreğimi nasıl yumuşatacağını hissettiriyordu. Ama hayal gücümün beni birazdan üzüp yalnız bırakacağını bilemezdim ki. Bu ruh haliyle arkadaşlarımı arayıp 2 saat erken yola koyulmak istedim. Adaşım olan banka emeklisi ağabeyimizi almaya gittiğimde komşusunun ani bir rahatsızlık geçirdiğini söyledi. Onu hastaneye getirip geçmiş olsun dilediğimizde ısrarla bizimle gelmek istediğini söyledi. Komşusunun hastane işlemlerini tamamlayıp doktorla görüşmesi yapana kadar çıkış zamanımızı 2 saat geçirmiş olduk.

Daha 50 km gitmeden komşusunu hastaneye yatıran arkadaşımız kısa süreli bir rahatsızlık geçirdi. Bu stresli zaman içinde Zigana Dağı eteklerindeki Başar Köyü'nde mola verip devam edecektik. Sıkça öksüren arkadaştan başka kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Geri dönme kararımızı bile onaylamadı.

O kış günü sıcacık olan arabanın içine hem bizde bıraktığı moral bozukluğu hem de açtırdığı klima ile buzhaneye çevirmişti. Ne yalan söyleyeyim sergilediği komşuluk ve dostluk örneğini düşününce arabanın içi tekrar huzurlu sıcak ortamına geri döndü.

Zigana dağı tünel geçişinin Trabzon'dan girişinde nefis bir kaynak suyu vardır. Uzunluğu 2 km olan tünele girmeden bir mola da burada verip dağ ve orman kokusunu içimize sindirip yola koyulduk. Tünelin her iki yakasında yol kenarlarındaki kar arabalardan çıkan egzoz dumanıyla sevimsiz bir renge dönüşmüştü. Pamuk gibi değil de gümüş rengi ile hamsiyi anımsatıyordu. Halbuki hamsiye haksızlık ediyordum. Belki de bu mevsim henüz hamsi yemediğimden hatırladım. Acıkmıştım da hani. Aslında her mevsim biz Karadenizliler acıkınca hamsiyi hatırlarız. Yoksa hamsinin lezzeti mi bizim iştahımızı açan...

Bunun için de küpler dolusu hamsi tuzlanır her mevsim hasret gidermek için. Yazın acıkınca; tarlada, dağda, bayırda mangal yakılır hamsi ızgarası için. Bir şölendir hamsi bizim için. Maçka'ya doğru yol kenarlarında dörde bir sayarsınız hamsi dışında yakılan kuzineleri.

Lüks otellerin restoranlarında bile el altında tutulur. Sıcak yemeklerden önce hamsi türevi ara sıcak olarak muhakkak bulunur. Tüneli geçip Torul'a doğru inerken hamsi rüyası da bitmiş oldu.

Torul, Gümüşhane'nin kazası olup Harşit Çayının iki tarafında kurulmuştur. Tarihi bir köprüyle kasabanın iki yakası birbirine bağlanmıştır. Denizden yüksekliği bin metre olan Torul ismini bölgede otağını kuran Tuğrul Bey'den alır. Etrafının dağlarla çevrili olduğu yüksek kesimleri tarıma elverişli olmadığından hayvancılık ön plandadır. Karadeniz bölgesinde yer alan Torul Kayın, Köknar, ladin ve sarıçam ormanlarıyla kaplı olup sayfiye açısından önemli yaylalar vardır.

Torul'dan Erzurum'a kadar yol boyunca irili ufaklı kasabalardan geçerken ev yapımı pestil ve köme satıcılarıyla karşılaşırsınız. Yolu buraya düşenlerin pestil ve kömenin tadına muhakkak bakmalarını öneririm.

Vaktiyle gümüş madeni yatağı olarak bilinen Gümüşhane'ye geldiğimizde Karadeniz'in nemli ikliminden uzaklaşıyor daha soğuk ve kuru bir havayı hissetmeye başlıyoruz. Kısa bir şehir turu yaparken kendinizi bir şehirde değil de küçük bir kasabada gezintiye çıkmış hissedersiniz. Sokaklar kalabalık olmayıp herkesin birbirini tanıdığını fark ederek gülümsemelerle selamlarını alırsınız. Elma ve armuduyla da ünlü Gümüşhane de ayrıca Kelkit ve Köse yöresinin şeker fasulyesiyle Türk mutfağının olmazsa olmazları arasına girmiştir.

Gümüşhane ve Bayburt'a sınır olan Vauk dağında Erol Hocanın yemek molası fikriyle arabanın içini birden bire hareketli bir ortam aldı. Diğer arkadaşların Kop Dağını önermesiyle duraklamadan devam ettik. Acıkmıştık ta. Yöresel yemekleri tercih ettiğimden kumanyamızdaki yiyecekleri umursamıyordum. Fakat acıkmıştık ta.

Gaz pedalına biraz yüklenen ayağımı arada geri çekip gördüğüm manzarayı izliyordum.

Uzaklarda kümelenmiş küçük küçük köylerde yaz-kış yaşayan köylülerin yaşayışlarını, düşüncelerini merak ediyordum. Hani zaman olsa onlarla sohbet edip saatlerce dinleyecektim. Ama yolumuz uzun zamanımız kısa görülecek yerimiz çok vardığımız yerler henüz az olduğundan tekrara gaza yükleniyordum.

Yakın zaman da il olan Bayburt'un Gümüşhane ile arasındaki rekabeti bilmeyen yoktur.

Vaktiyle Bayburt'a gelen bir gurbetçi yoldan geçen birine vilayet binasını sorar ve

-"aha şurada"

Ne zaman ki Bayburt il olur tekrar vilayet binasını soran gurbetçinin aldığı cevap:

-"Valla gardaş Bayburt'un bir ucu Gümüşhane de bir ucu Erzurum da nereden bileyim Vilayet binasını.

Artık Kop Dağına geldik. Arabamızdan indiğimizde uğultulu bir rüzgar kısa sürede yerini sakin bir havaya bırakacak ya da bir tipiyle kar yağışı başlayacaktı. Fakat olsun Şehrin o stresli iş ortamından uzaklaşmış olmanın neşesiyle tipiye karşı dayanabileceğimizi düşünüyordum.

Bu arada bildiğim bir şey vardı. Doğanın kurallarına fazla karşı gelinmemesiydi. Bizde böyle yapıp en iyi mücadelenin tedbir almak olduğunu düşündük. Ve en kestirme yolun tipiye yakalanmadan Kop geçidini inip Aşkale'ye varmaktı. Ben bu kritik düşüncelerle yorulurken arkadaşlar tecrübelerini konuşturup apar topar hareket etmemizi sağladılar. 10-15 m mesafedeki hareket noktasına yaklaşırken esen rüzgar Mete ağabeyin elindeki bereyi uçurmaz mı? Atletik yapılı olduğumdan bere uçmaya ben yakalamaya çalışırken birden kendimi 1 metreye kadar varan kar kütlesinin içinde buldum. Karın sert oluşu çıkmamı kolaylaştıracak derken biraz daha kayarak derine doğru batmaya başladım. Yardıma gelen arkadaşları görünce racon keserek yardıma gerek olmadığını seslenirken yerimde debelenmeye ve karın üzerine çıkmaya çalışıyordum. Neticede zafer kazanmış asker gibi çukurdan kurtulup bereyi kaptığım gibi onlara doğru yürümeye başladım. Sırılsıklam olmuş giysilerimden kabanımı çıkarmamla arabaya atlamam aynı anda oldu.

Kop Dağından inerken ta uzaklarda bizimle aynı seviyede seyreden kartalı artık yükseklerde bırakmış Aşkale'ye doğru inişe geçmiştik.

Tepelerde kartalı süzülürken izlemenin keyfini yaşamalısınız. Bu yolda Tilkilerin arasından geçmekte zorlanırsınız. Ama bizi bekleyen asıl tehlikenin birine yol kenarındaki bir tilkiyi izlerken habersiz yakalandık. 4x4 aracımın hüneriyle aniden bastıran kar tipisinden yol şeridinden kaymadan yolumuza devam ettik. Bu esnada frene dahi dokunamadım. Aynı süratle tipiyi yararak Aşkale'yi ardından Ilıca'yı geçtik.

Ilıca'dan sonra uzakta görülen Erzurum şehir merkezine çok yaklaşmıştık. Koskoca ovada gaz pedalına sonuna varıncaya kadar basıyordum. Biz yaklaştıkça Erzurum uzaklaşıyordu. Engebeli coğrafyada yaşadığımdan bu mesafenin hesabını yapamamıştım. Arkadaşlarla karar verip Erzurum'un meşhur kadayıf dolmasından yedikten sonra Pasinler-Horasan güzergahına dönecektik. Niye horasan derseniz aslında Narman -Tortum vadisinden Çoruh vadisine inecektik. Horasanı çok duymuştum. Bende bir merak uyandırıyordu.

Diğer masallardaki Kaf Dağını değil de benim dedemin masalındaki Horasan'ı merak ediyordum.

Küçük yaşlarda dedemin anlattığı Horasan merkezli doğu seferleri bana bir masal gibi geliyordu. Diğer masallardaki Kaf Dağını değil de benim dedemin masalındaki Horasan'ı merak ediyordum.

İçimde sakladığım bu düşünceyi arkadaşlarımla paylaşmak ve kabul ettirmek zorundaydım. Diğer bir sebep; Atlas Dergisinden Narman'da ki oluşumları keşfetmemi zaten biliyorlardı.

Av merakını bilirsiniz. Bir gezgin keşfetmeye ne kadar tutkuluysa avcıda avlanmaya o kadar vurgundur. Yanında tüfeğini de getiren içimizdeki tek avcı Osman Ağabeyi razı etmem gerekiyordu. Mola verdiğimiz bir kır kahvesinin sahibiyle anlaşarak güzergahımız üzerinde av sahasının olduğunu kabul ettirdik. Güya Horasan civarı keklik için tam bir av sahasıydı. Avcımızı ikna edip av sahasına bıraktık. Biz de 3 saatlik bir keşif yapmak için hazırlandık.

Aras nehri boyunca yol alırken gözüme ilişen Sarıkamış tabelası içimde bir hüzün oluşturdu. Rus-Osmanlı savaşında Enver Paşanın başlattığı Sarıkamış harekatı olarak bilinen bu taarruzda 120.000 kişilik ordu ağır kış koşulları altında dağlara sürüldü. Çoğu donarak ölen 70.000 askeri Enver Paşanın hayalleri ölüme sürükledi. Dedem o yıllar 20'li yaşlarda delikanlı idi. Horasan da tarihi bir köprünün üzerinden kısık gözlerle karlı tepeleri izlemeye başladım. Dalgınlığımı arkadaşlarımdan gizlemek için bakışlarımı önce Genişova'ya sonrada üzerinde bulunduğum köprünün altından akan Aras nehrine bıraktım. Gerçekten de Köprünün altından çok sular akmıştı. Zaman her türlü düşmanlığı dostluğa çeviriyor. Her türlü kini sevgiyle kucaklıyor.

Pasinler-Köprüköy kasabaları arasındaki Narman yoluna direksiyonu çevirirken Geride kiliseler, camiiler, kaleler, kaplıcalar, yaşanmış yaşanacak binlerce hayat bir o kadarda üzüntü bırakırken yeni yerler görecek olmanın sevincini klasik bir müzikle etrafa yaydım. Bakışlarımdaki sıcaklık etrafı güneş olup ısıtıyordu.

Narman'a varmadan Yoldere'den sola doğru stabilize yola girdiğimizde gördüğümüz manzara bizde büyük bir sessizliğe neden oldu. Bu sessizlik ancak kısa kelimelerle bozulabildi.

Hasan 1: Bu da ne böyle?
Osman : Burası Amerika galiba
Erol : Kapadokya ya geldik.
Osman : Amerika Amerika
Hasan 2 : Vahşi Batı
Mete : Korktum! Vallahi!
Hasan 1 : Yok daha neler?

Kızılderililer ve john Wayne eksikti sadece. Yoksa gerçekten Kapadokya'damıydık. Belki ürgüp ya da göreme. Hayır. Hayır. Oraları bilirim. Buraları yeni keşfettim. Ana yoldan geçipde buraları farketmemek mümkün değil. Coğrafya alabildiğince kızıl bir renkle örtülü. Yamaçlardan akan ırmak bile kırmızı renkli. Sarıkamış'ta donarak ölen binlerce insanın kanı diye ürperirsiniz birden. Önümüzde kızıl mı kızıl bir kanyon gezmekle bitecek gibi değil. Rüzgarın herbirine değişik şekiller vermiş olduğu bu kayalarda peri bacalarından insana benzeyen şekillerine kadar her türlüsüne rastlarsınız. Kayaçlardaki demir madeninin fazla olması tabiata kızıl rengi vermiş.

Bu oluşumların arasında yerleşmiş bir köye geldiğimizde aracımızdan inip köylülerle sohbet ettik. Doğu misafirperverliğini görünce şehirlerde insan ilişkilerinin ne derece bayatladığını anladım.

Koyun sütünden yayla peyniri, yüzülmüş keçi derisine bastırılmış tulum peyniri, tahta yayıktan yeni çıkmış tereyağ, kocaman bakraçlarda mayalanan kaymaklı yoğurt, küçüklü büyüklü küplerde reçeller, marmaletler, pekmezler, kilerde asılı duran kurutulmuş sebzeler, ya da yer ateşinde pişen bazlamadan mı, gözlemeden mi, çavdar unundan yapılan köy ekmeğinden mi bahsedeyim.

Birazdan büyük bir ziyafetin içinde olduğumuzun farkında değildik.

Ben önce iki gözlemenin arasına sürdüğüm tereyağını bir çırpı da yuvarladım. Mideme inmediğini düşünerek iki bazlamayı kaptığım gibi rulo yapıp mideme gönderme telaşındaydım. Diğer yarısını ise elimde büyük bir iştahla tutuyordum. Arkasından bir sahan yoğurt içimi açtı. Çavdar ekmeğinin arasına koyarak yediğim peynirlerle şehirli mideme ziyafet çektiriyordum. Arkadaşlarım ıkıla sıkıla yerken sofranın hakkını vermek bana düştü. Metal tastaki kızılcık marmelatını kaşıklarken gözümü dut pekmezinden alamıyordum. Ah birde tahin olsaydı. Acelem yoktu da telaşım vardı. Kuşburnu reçelindeki çekirdekleri telaştan dilimin ucuna alamıyor onlar mideme kaçıyordu. Mehmet Yaşin'in yazılarını hatırladıkça daha büyük iştahla yiyordum. Pekmeze bandırdığım sert ekmek dişlerimin arasında irmik helvasına dönüşüyordu. Ben yerken sohbet devam etti. Gitti.

Ben onların hayatına imrenirken onlarda şehir hayatını özlüyordu. Gerçek şu ki:ne o hayatta ben, ne bu şehirde onlar mutlu olamazdı.

Vadi boyunca bu kızıl renkli peri bacalarını ve daha nice farklı oluşumlara doyamadan dönüşe hazırlanıyorduk. Misafirperver insanlar hazırladıkları sofra ile bu açlığımızı giderdiler. Burası ne Amerika ne de Vahşi Batı hiç değildi. Burası kentlilerin kaybettiği duyguların gezegeniydi. Burası Narman'dı. Sevgili uzaklar.com sakinleri bir gün içinizde duygu eksikliği hissederseniz rotanız doğu olsun. Narman olsun. Pişman olmazsınız.

Arabamızın arkasından; ellerine kraker sıkıştırdığımız çocuklar koşarken, dökülenleri, diğerlerinin toplaması yan aynadan farkediliyordu.

Kargapazarı dağlarını aşıp Narman`a inerken bir çay molası verdik. Demleyecek ne çayımız vardı, ne çaya atacak şekerimiz.

Arkadaşımızın biri bize yapılan ikramların altında kalmamak için........

Biz de bir sevinç bir sevinç. İçim ancak rahatlamıştı. Narman`'a indik. Kumanyamızı tazeleyip Narman-Tortum yolu üzerinde çayımızı demledik. Her yudumu o insanların hayali önünde içtik.

Hayat bu olmalı;

Mutluluk bu;

Neşeli,

Sevinçli,

Duygulu.

Yaşam bu olmalı;

Yaşam alabildiğince gururlu.

Rotamızı Tortum Gölü ve Şelalesine çevirdik. Türkiye'nin en yüksek şelalesine vardığımızda hayal kırıklığı yaşadık. Değil şelalenin çavlanına girmek; coşkuyla akacağını düşündüğümüz sular kayalardan sızarak akıyordu. Nisan-haziran ayları arasında eriyen karlarla dolan gölün taşmasıyla ancak güzel bir manzara oluşacaktı. Coşkuyla akan beyaz köpüklü şelaleyi göremedik ama etrafa bakınırken bir sürprizle karşılaştık. Gördüğümüz hurma ağaçlarından fazlasıyla hurma yedik.

Tortum çayını takip ederek Çoruh nehriyle buluştuk. Çoruh zamanla yarışır gibi akıyordu. Yöre gençlerinin avrupaya kapak atma isteği gibi Çoruh Nehri de sınırı geçme telaşındaydı. Rafting sporunun yapıldığı dünyaca ünlü bu kanyonda yapılacak barajlarla çoruhun yok olması onu telaşlandıran şey olmalıydı. Hızlı hızlı akıp tüm suyuyla başka bir ülkeye iltica etmekti. Özgürlüğü elinden alınıp gövdesine tam 10 yerden barajlar kelepçe olacaktı. Bu korkuyla sınırı aşıp Batum'a ulaşmaya çalışıyordu. Barajlar doldukça köyler, yollar, ormanlar, kısaca tarih yok olacaktı. Sular yükseldikçe insanlar yersiz yurtsuz kalacaktı. Çoruh'un Batum'a gitme arzusuna karşı olmalıyız ki Murgul Bakır İşletmelerinin tüm kirli atıklarını Çoruh'a bırakarak zehirliyoruz.

Nehir boyunca devam eden kanyon görülmeye değer görüntülere sahiptir.

Bir dağ. Dağın yamacı. Yamaca serpiştirilmiş evler. Büyükçelerinin resmi daire olduğunu anladığımız binalar. Vadiden yamaca doğru kıvrıla kıvrıla giden yol. Yol kenarında ağaçlar. Alabildiğine yeşil doğa. Bu doğada temiz hava. Kasaba görünümünde bir vilayet. Bunun adı Artvin. Kaliteli pirinç ve zeytiniyle ünlü. Okur-yazar oranı ile bu ünü pekiştirmiş bir il.

Yusufeli'nden 110 km'lik yol boyunca bize eşlik eden Çoruh'tan Borçka dan ayrılma vakti gelmişti. Helalleşip Karadeniz'de tekrar buluşma dileğiyle vedalaştık. Biz Hopa'ya vardığımızda o olanca hızıyla Batum'a çoktan varmış olmalı.

Sahile inince Karadeniz'in kıyıya vuran hırçın dalgalarının köpüklü sesini hissettim.

Bülbülü altın kafese koymuşlar. " Ah Vatanım! Ah Vatanım!...!!!" demiş.

Vücudum dingin, yüreğim huzurlu, ufkum geniş, daha saydam gözlerle bakmaya başladım hayata.