Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.
Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...
| Rüya şehir: Paris |
|
|
|
| BAHAR GİDERSOY - BAĞAN GİDERSOY | |
|
Sayfa: 2 / 2 Bastille meydanından geldiğiniz yöne doğru Rivoli yolunun sonuna doğru gittiğinizde ise yine Paris’in bildik resimlerinden olan ancak gördüğünüzde hakikaten etkileneceğiniz Louvre sarayı ile karşılaşacaksınız. Saray, bahçesi Tuileries, Concorde meydanı, Champs Elysées, Arc de Triomphe ve modern Paris Defense’da bulunan Grand Arc. Yürüyerek yaklaşık üç saatte tamamlıyabileceğiniz bu yol Paris’in en uzun ve en geniş caddelerinden biridir. Champs Elysées ve Napolyon için yapılmış Arc de Triomphe gece mutlaka bir kerede olsa görülmelidir. Chams Elysées gezinize yakışır şekilde Molière, Cesar ve Pagnol ödüllerinden sonra gece yemeklerinin yendiği Fouquet’s de arzu ederseniz bir kahve de içebilirsiniz.
Louvre sarayından tekrar Rivoli yoluna çıkıp fransızların önemli tiyatrolarından Comédie Française’i geçerek Opera yoluna girerseniz kısa bir yürüyüşten sonra Garnier’in 1875 yılında inşa ettiği muhteşem Opera binasını görebilirsiniz. İçinde herhangi bir eseri mutlaka izleyin. Gördüklerinizi asla unutamıyacaksınız. Tekrar Louvre’a dönüp Tuileries parkını geçtiğinizde ise karşınıza Marie-Antoinette dahil birçok ismin giyotine gittikleri Concorde meydanı çıkacaktır. Sultanahmet’te bulunan sütuna benzer bir sütun yanında iki müthiş çeşme, meydanın sağında ve solunda birbirine benzer iki yapı, nehrin sol tarafında Bourbon sarayı,bugünkü meclis, diger tarafta ise yunan tapınaklarını andıran Madeleine kilisesi. Bu kilisede klasik müzik konseri dinlemek inanılmaz derece etkileyici olacaktır.
Paris’in bir diğer dev yapısı, Paris’te ki tek tepeye 1870’lerde kurulan Sacre Coeur kilisesidir. Bölge ressamlar bölgesidir. Picasso gibi birçok ünlü ressamın yaşadığı ve etkilerini bıraktıkları tepeyi gezerken 20 Rachel yolunda Sthendal, Degas, Dalida’nın da mezarlarının bulunduğu mezarlığı da gezebilirsiniz. Paris’te mezarlıklar adeta açık hava müzesi gibidir. Bu noktada Père-Lachaise mezarlığı mutlaka görülmesi gereken bir müze. Monmartre’dan aşağıya doğru Pigalle’e doğru indiğinizde Moulin Rouge ve ünlü Fransız kankan dansı görmeniz gerekenler arasındadır. Belki Toulouse Lautrec resimlerindeki hava böylece daha iyi hissedilir. Paris ulaşım sorunu 1900 yılında çözmüş olmasına rağmen ve metroyla yada otobüsle istediğiniz herhangi bir noktaya çok kısa bir zamanda ulaşabilecekken Paris uzun ve geniş yollarında yürünmesi gereken bir şehir. Sabırla yürümezseniz iyi tanıdığınız bir dost olamaz Paris. Onu anlamak, tanımak ve sadece alışveriş torbaları, küçük hatıra heykelleri ile ülkenize dönmemek için hiç hatırlamadığınız kadar Saint Michel’den, Luxembourg parkından yada Saint Jacques’tan geçmiş olmanız gerekir. Bir de hatırlamadığınız kadar Paris kafelerinde belki arkadaşlarınızla belki de yalnız olarak oturmayı gerektirir.
Michelangelo’dan sonra belki de en büyük heykeltıraşlardan biri olan Rodin’in Varenne yolundaki müzesi ve 1898-1917 yılları arasında yaşadığı ve öldüğü Meudon’daki evi onu tanımak isteyenler için Paris’te mutlaka görülmesi gereken yerlerdendir. Heykelleri açısından özellikle Varenne yolundaki evi oldukça bilgilendirici ve etkileyici olacaktır. Bahçesindeki heykellerini ilk gördüğünüz andan itibaren her yerde tüm şiddetiyle duyguyu hissedersiniz.. Sanat sadece duygu işidir diyen Rodin, tüm eserlerinde duyguyu taşta öylesine dondurmuştur ki etkilenmemeniz imkansızdır. Öpüş, Danaïde yada İlahi Komedya’dan etkilenerek yaptığı Cehennem Kapısı gibi eserlerinde hep yoğun bir duygu fakat aynı zamanda bir kötümserlik vardır. Duygusallık ve kötümserliği birlikte kullandığı, ölümü bekleyişi anlattığı kendi üstüne eğilen uzun saçlı kadın figürlü Danaïde heykelinde Rodin ölümü çok yumuşak bir duygu ile inanılmaz bir şekilde taşa yazmıştır. Aslında Rodin’in hayatını anlatan kısa filmi müzenin bir salonunda izlediğinizde ve Rodin’in gözlerine baktığınızda duygusallıktan ziyade delici, zeki bakışlarıyla yokedici bir yaratıcı görürsünüz. Eserlerine baktığınızda ise adeta kaba bir el zarafet, duygu yaratmıştır diye düşünürsünüz. Bizim yakından tanıdığımız ve belki ona ait olduğunu bilmeden de zihnimizde yer etmiş ‘Düşünen Adam’ heykeli ise aslında onun Cehennem Kapısı için ve Dante’yi ifade edecek şekilde kapının en üstüne yerleştirmek için tasarladığı bir figürdür. Oysa daha sonraları bu figürü insanı anlatan bir figür olarak bırakmıştır. Meudon’daki evinin bahçesinde eşi ile kendisinin mezarları başında bulunan heykelde ilginç olan heykeldeki tüm kas çizgilerinden dâhi insan zihnin çalışmasını anlamanızın mümkün olmasıdır. Taşta her duygu çok yoğundur.
Paris’de gezilecek, görülecek yerler asla bitmez. Ama bir yürümeye başladınız mı Delacroix’yı, Saint Sulpice’i, Paris köprülerini, Dreyfus’u, Paris civarında ki Fontainebleau şatosunu yada Loire vadisindeki şatoları yavaş yavaş keşfedersiniz. Ancak elbette ki Paris’e gelip de Versailles sarayını görmemeniz olmaz.XIII, XIV, XV ve XVI. Louis’nin yaşadığı saray 90 hektarlık alana yayılmış oldukça büyük bir saraydır. Havuzların içinden fırlayan ve her an canlanacakmış gibi duran heykelleriyle bahçedeki çeşmeleri, 400 kadar mermer ve bronz heykelleri, büyük kanalı, Grand Trianon ve Marie- Antoinette’in kişisel zevkini de yansıttığı Petit Trianon, Le Notre’un bahçe dizaynı ile saray Avrupa’nın en etkileyici ve büyük saraylarındandır. Devlet benim diyen XIV. Louis zamanında büyük görkemi olan saray ekim 1789’da Devrim ile boşaltılmıştır. Ve Kral ve Kraliçe özelliklede devrimde oldukça etkili olan kadınlar tarafından saraydan alınıp halkın arasına Louvre’a yerleştirilmiştir. Kadınlar bu harekette o kadar etkili olmuşlar ki, buğün Fransa’da
|
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.