YOLDAN NOTLAR
Singapur Yolu (2) | Singapur Yolu (2) |
|
|
|
| Cengiz Özder | |
|
Ekvator çizgisinin üzerinde yer alan ve Avustralya gurbetinin ara konak noktası olan Singapur, Malakka boğazının girişindeki ticari açıdan çok stratejik bir yerde yer alan, minik bir ada ülkesiydi.
Avustralya yolcusu Türkler, bu adaya kadar THY ile uçtuktan sonra, Avustralya’nın milli havayolu uçaklarına aktarma yaparak, yollarına devam ederlerdi. Herhalde ulus olarak iyi pazarlık yapamadığımızdan olacak, Avustralyalı şirket İstanbul’a direkt uçabilirken; bizim havayolumuza, Avustralya’ya direkt uçulmasını sağlayacak olur alınamamıştı. Halbuki ülkeler arasındaki mukabiliyet prensibine göre, eğer bizim ulusal havayolumuza Sidney ve Melbourne uçuş müsaadesi verilmiyorsa; bizim de karşılık olarak onların uçaklarına sınırlama getirmemiz gerekmez miydi? Uzakdoğu’nun İsviçre’si denilen Singapur’a Güney yönünden uçakla yaklaşırken gördüğünüz manzara, New York’un Manhattan görünüşünü andırırdı. Ancak ekonomik gelişmeye paralel olarak oluşan bu dikine beton yapılaşma yüzünden şehir, geçmişte var olduğu söylenen doğal tabiatını kaybetmiş gibiydi. Değişik katmanlardan oluşan ve tepe noktası 70 metreyi bulan primer ormanlardan son kalan bir kaç ağacın bulunduğu tek örnek ise; Botanik bahçesinin içinde, insanların görmesi için korunmuştu. Botanik bahçeleriyle yetinmek istemeyen tabiat severler, insan eliyle düzenlenmiş, mamur doğa örneği görmek isterlerse; metro ile ulaşılabilen Çin ve Japon bahçelerini gezmeliydiler. Ben Japon bahçelerinin verdiği sadelik ve dinginliği sevdiğimden ve bahçenin bir motifi olan çakıl taşlarının tırmıkla taranmasıyla yapılmış, cansız Zen bahçelerinin ne mesaj verdiğini hep merak ettiğimden; kalabalıklardan sıkıldığımız bir zamanda, bu bahçelere uzanırdık. Trenden indikten sonra, sıcak ve güneş yüzünden oldukça yorucu gelen bir yürüyüşten sonra bahçelerin girişindeki küçük bir dükkanın önüne gelirdiniz.. Tekrar bahçelere dönersek; botanik özelliklerinin yanında, Çin ve Japon tapınak ve evlerinin replikaları ile de ilgi çekiciydi. Japon evinde, kulağınıza hafiften bir müzik gelirken; yere bağdaş kurar, özenle giyilmiş kimonosuyla karşınızda diz çökmüş, yüzü bembeyaz pudralı, gonca dudakları rujla belirginleştirilmiş bir geyşanın, size seremoniyal bir yeşil çay servisi hazırlamasını hayal ederdiniz... Singapur’un maddi dünyasına dönersek; hangi sermaye sağladıysa bilemem, her yer sedef pırıltılı Labrodar mavisi veya bordo renkli pahalı granitlerle kaplanmış yüksek gökdelenler, iş merkezleri, alışveriş merkezleri ve oteller ile doluydu. Ama bu gösterişli mimari, kesinlikle bizde olduğu gibi başıboş ve disiplinsiz bir karakterde değildi. Estetik, teknik ve kuralcı disiplinlerin varlığı, inşaat alanlarının temizlik ve tertibinden anlaşılırdı. Hayvanat bahçesine doğru, adayı Kuzeye doğru baştan sona giderken, varoşların içinden geçmiştik. Ama ne bir harap, viran görüntü, boyasız bir ev, çamur veya toz, herhangi bir estetik kusur görmek olası değildi. Bu adanın öyle köklü bir kültürden gelen geçmişi olmadığını bildiğinizden, bu düzenlerini; koydukları sade net kurallar ile bunların uygulanmasını sağlayan ciddi cezai yaptırımlarla başardıklarını görüyordunuz. Uygar, gelişmiş ama hayret edilesi bir tertip, temizlik ve düzen gördüğümüz diğer ülkeleri de göz önüne getirince; sırrın sıkı kurallar koymak ve bu kuralların uygulanmasını sağlayan tavizsiz ve can yakıcı cezalar olduğunu tekrar hatırlıyordunuz. Bu şehre gelen ailelerin gezi planlarında olmazsa olmaz olan yer, Hayvanat Bahçesiydi. Aileler için diğer bir görülmesi gereken yer, tema parkı özelliğindeki Sentoza adasıydı. Gece saat sekizden itibaren, kaskadlı havuzların bulunduğu yerde, üstü aslan altı balık heykelin bulunduğu yükseltiye doğru uzanan aralıkta; ışık, ses ve su topu şovlarının harmonisi ile oluşmuş bir gösteriyi, bütün bir Güneydoğu Asya halklarından oluşmuş bir kalabalığın içinde oturarak seyredebilirdiniz.! Benim kişisel tercihim ise, daha uzaklardaki, bir saatlik gemi yolculuğu ile gidilen St.Johns adası olmuştu. Hedefimiz olan St.Johns adasında vapurdan indikten sonra; Doğu tarafa, çayırlıkların olduğu yöne doğru ilerlerdik. Arkada ağaçların içinde temiz bir soyunma odası ve tuvalet ile yağmur sığınağı bulunurdu. Adada mahsur kalmamak için vapur dönüş saatini unutmamanız gerekti. Aksi takdirde, ağaçların altındaki müşterisiz bungalov otelinde, mecburi bir ıssız ada fantezisi yaşamanız olasıydı. Singapur küçük oluşunun sağladığı avantajla refahı yakalamış gibi görülüyordu. Coğrafi açıdan çok merkezi yerde oluşu, ticarete yatkın bir nüfusa sahip olması, komşu ülkeleri etkileyen politik çalkantılardan uzak oluşu, tatlı sert bir demokrasiye sahip olması ülkenin başarısının faktörleriydi. Ülke insanlarının bile pek büyük sorunları yoktu. Ülkenin belli başlı İngilizce gazetesi: ‘Strait Times’daki başlıklara göz atınca, bu kanıya varmıştım. Gündemdeki konuları, bizim ülkemizin zorlu sorunları ile kıyasladığımızda; Haziran 2000 |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.