Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YOLDAN NOTLAR arrow Kuzey Irak İzlenimleri
Kuzey Irak İzlenimleri PDF Yazdır E-posta
Ahmet Bozkurt YURDAKUL   

Ahmet Bozkurt Yurdakul - 16 Temmuz 2002, 17:45  Tadı ve kokusu kadar, sunuş şekli de alışılmadıktı.

Kivi, nar, kavun ve portakal sularından yapılan katmanlı sıvının içine, ceviz ve fındık parçalarıyla birlikte bir çırpıda doğranan muz dilimleri eklenmiş, ince bir susamlı çubuk ve kaşığın konulmasıyla, büyük bardak içmeye hazır hale gelmişti.

Her yudumda farklı bir katmanın tadını alıyordum. Gördüğüm ve yeni keşfettiğim renklerin tadını.

Bir anda içim ferahlamış, akşama rağmen serinlemeyen havanın bunaltıcı baskısı kaybolmuştu. Şimdi Süleymaniye'nin çarışısını keşfetmek için yeterli enerjiye sahiptim!

21 Haziran 2002, 15:30
İşlemler bir türlü bitmek bilmiyor. Sabah uçağıyla Ankara'dan Diyarbakır'a uçmuş, 3.5 saatlik bir otomobil yolculuğundan sonra Habur'a ulaşmıştık. Açlıktan tansiyonum düşmüş, sıcaktan bayılacak haldeydim.
Pasaport polisinin "çıkış" damgasını vurmasıyla acım hafifleyecek sanmıştım. Ancak, sınırda görevli askerin bavul aramaları, ne için Süleymaniye'ye gittiğimizi sormalar, farklı binalara gidip bir takım kağıtların teslimi... Dayanamıyorum. 2 saat süren işlemlerin sonunda Irak'a geçtiğimizde, orada olacakları kafamda kurdukça çıldıracak gibi oluyorum.
İşte ilk sürpriz!
Camın arkasındaki görevli, bizi oldukça kibar bir biçimde karşılıyor:
- Çay içer misiniz?
- Memnuyitle.
Biz bol şekerli, demli ve harika kokulu çaylarımızı içerken, işlemlerimiz tamamlanmıştı bile. Kendime geldiğim o an, biraz silkinip etrafıma bakınıyorum. Pasaportlarımızı alıp, bizi karşılayacak olan arabanın yanına doğru yola koyuluyoruz. Geçtiğimiz yerler ve binalar, alıştığımdan çok farklı. Stilleri var. Her ne kadar tarzıma uygun olmasa da, kolon süslemeleri, kaplama mermerlerin renk ve damarları, doğramaların biçimleri dikkatimi çekiyor.

Bizi Süleymaniye'ye götürecek olan Opel Senator ve şöförümüz Ali'yle ilk karşılaşmamız da alışılmadıktı. Bize sarılıp yanaklarımızdan dörder defa öpmüştü.

Aslen Kerkük'lü olduğunu daha sonra öğrendiğim Ali, etrafı daha iyi gözlemleyebilmem için benim ön koltuğa oturmamı salık veriyor. Yolculuk boyunca hiç şikayet etmeyen patronum Deniz Ağabey, bu konuda da sessiz kalıyor. "Seyyare"nin ön koltuğunun patrona ait olduğunu günler sonra öğrenecektim.

İlk gördüğüm yerleşim yeri Zakho, daha çok bir köyü andırıyor. Kent, yıkık dökük binalar, anlayamadığım Arapça harfli tabelalar (yazıların Kürtçe olduğunu çok sonra anladım), şalvarlı ve kafası sarıklı adamlarla tarih filmlerinden fırlamış gibi. Hiç durmadan yola devam ediyoruz. 45 dakika sonra Duhok'tayız. Yol, şehrin bize göre sol yanından devam ediyor, içine girmiyor. Tepelerin güney yamacına yerleşmiş, en fazla üç katlı, düz damlı taş binaları, aradan sıyrılan minareler olmasa, yamaçları oyarak rölyef yapmış bir heykeltraşın elinden çıkmış zannedebilirsiniz. Sağ tarafta da küçük birer saray tadında konutlar var. Bir de şu kontrol noktaları olmasa. Asayiş, peşmerge, gümrük... Her birine tek tek nereden nereye, niçin gittiğimiz, ne kadar kalacağımız anlatılıyor.
Yol Duhok'tan sonra bozuldu. Her taraf dağlık. Asfalt delik deşik. Hiç işaret yok. Yol çizgisi de yok. Tam daha fazla dayanamayacağımı düşünüyordum ki, Ali seyyaresini sağa çekiyor. Kapıları açar açmaz yemek kokusu geliyor. Kuzey Irak'ta hayvancılık doğal yöntemlerle yapıldığından etlerin çok lezzetli olduğunu anlatıyor Deniz Ağabey, bir yandan ellerimizle yemeklerimizi yerken.
Bundan sonraki ilk durağımız Erbil.

22 Haziran 2002, 09:30
Gece 35 derece sıcakta klimasız bir odada uyumanın ne olduğunu o gece öğrendim. Anlaşılan bundan sonra uzun bir süre boyunca böyle uyuyacaktım. Kaldığımız yer, çalıştığım şirketin Erbil'deki ofisi. Aslında Erbil'in hemen dışındaki Ainkawa bölgesinde. Burası hristiyan mahallesi. Minare yerine çan kuleleri yükseliyor gökyüzüne. Kahvaltımız nan (yufka ekmeği), peynir, zeytin ve çay. Hiç oyalanmıyoruz. Yolcu yolunda gerek!

22 Haziran 2002, 12:30
Süleymaniye'yle ilk tanışmamız. Boz bir şehir. Taşlar, toz herşey boz burada. Hava çok sıcak. Biraz Mardin'i andırıyor sanırım.

16 Temmuz 2002, 18:00
Tespihçiler, hurmacılar, sebze ve meyve satıcıları, baharatçılar... Fakir ama güleryüzlü insanlar. Buraya gelirken neler düşünmüştüm oysa. Gazeteler ve TV, Kuzey Irak'tan hep korkulacak bir yer gibi bahsediyordu. Ama alışmıştım buraya, hatta biraz sevmiştim de. Ali gibi Kerkük'lü bir Türkmen olan Hakkı Bey yoldaşım olmuştu.
Çat pat öğrendiğim Sorani Kürtçesi ile pazarlık yapmaya çalışıyorum. Neyse ki yanımda Hakkı Bey var. Kürtçesinin yanı sıra pazarlık konusunda da benden daha iyi. Çok geçmeden, elimizdeki poşetler açıklı koyulu renklerde hurma, bir kaç tane tespih, biraz meyve, peynir, süzme yoğurt, tereyağ ve petekli balla doluyor. Alışveriş yaparken, bir yandan da etrafı seyrediyorum. Sokaklar çok dar, üstleri sonradan çadırla örtülmüş. Sıcaktan biraz da olsa koruyor. Barakalar yıkılacak gibi duruyor. İçtiğim kokteylin serinliği geçmek üzere.
- Wara Kak Hakki (Gel Hakkı Bey)! Bugünlük bu kadar yeter. Daha sonra dolaşmak için de biraz bırakalım.

"Uçan kablolar, taştan çöl"

22 Haziran 2002, 12:50
Sonunda ofise ulaştık. Buradaki konutların çoğunluğu gibi bizim ofis/ev de müstakil. Yüksek bahçe kapısından, duvarlarla çevrili avluya giriyoruz. Bahçede, demirden yapılmış salıncak kanepe dikkatimi çekiyor. Evin iki giriş kapısı var. İlki antreye, ikincisi doğrudan mutfağa giriyor. Bir sofa var. Sekreterlik olarak kullanılıyor. Salonun içindeki WC'nin penceresi antreye bakıyor. Önce anlayamadığım bu planlamanın sebebini sonradan kavrayabiliyorum: "haremlik ve selamlık". Salonda uydu alıcılı TV, sekiz kişilik bir yemek masası, sandalyeler, oturma grubu ve bir çalışma masası var. Anlaşılan, salon; ofis, dinlenme ve yemek mekanı olarak kullanılıyor. Kısacası, bundan sonra burada yaşayacağım. Alt katta, mutfaktan girilen küçük bir oda, bu odadan çıkılan bir avlucuk, ayrıca bir WC ve küçük bir hamam var. Üst katta ise yatak odaları, banyo ve büyük bir teras. Yatak odaları alıştığımdan çok daha büyük. Türkiye'de gördüklerinizden çok farklı bir tasarım anlayışı hakim. Mekanlar geniş ve ferah. En çok hoşuma giden ise hiç koridor olmaması.
Beraber çalışacağımız Cem, az çok buraları çözmüş birisi. Hayatımı kolaylaştıracak şeyler anlatıyor bana. Şaşkınlığımı henüz atamadığım için sadece bir kaç tanesi aklımda kalıyor:

"Devlet dairelerinde mesai sabah 10 gibi başlıyor, öğlen 1'de bitiyor. Öğleden sonra saat 2 ve 5 arası insanları telefonla aramak ayıp, çünkü genelde uyuyorlar. Malum, sıcak. Öğlen saatlerinde açık havada dolaşmamaya çalış, mutlaka çıkman gerekiyorsa kendine bir şapka edin. Unutma burada çöl iklimi var."

Evde bir yardımcı var. Adı Gülser. Türkmen. Bizim Daha çok Azeri Türkçesi'ne benzeyen bir lehçeyle konuşuyor ama çok zor anlaşıyoruz. Sanırım bu lehçeyi çözmem gerekecek.

Benim için alt kattaki odayı ayarlamış Cem. Üst kattakilerde gece yatmak sıcaktan dolayı çok zor oluyormuş. Geniş ama çok karanlık bir oda. Ufak bir pencereden avlucuğa bakıyor. Başta pek sevmediğim odamın çok lüks olduğunu, Cem Türkiye'ye kesin olarak döndükten sonra yukarıdaki odada uyuma çabalarımın sıcaktan dolayı boşa çıkması, bahçedeki salıncak kanepenin de sabah soğuklarında beni hasta bırakması sonucu anlayacağım.

27 Temmuz 2002, 17:00
Sıcak hava evin içinde nefes almayı engelliyor. Opel Senator'ün termometresi 50 dereceye kadar gösteriyor. Sıcaklığın 50'yi geçtiğini biliyorum, ama ne kadar olduğunu tahmin edemiyorum. Evde yaptığım keşif sonucu bulduğum eski bir klimayı tamir ettirmiştim, bugün sonunda sıcaktan kurtuluyorum. Çölde kendim için bir vaha yaratacağım. Klimayı monte eden adama teşekkür edip gönderdikten sonra, kanepeye uzanıyorum. Türkiye ve orada bıraktıklarım aklıma geliyor:
"Yalnızım. Ama en azından serinliyorum artık."

22 Temmuz 2002
Bugün Süleymaniye'nin kuzeyindeki Dukan'a gideceğiz. Orada kazma ve kürekle taş çıkarılan ocaklar varmış. Ali'nin seyyaresinin kliması iflas etti. Sıcaktan bunalıyoruz. Ocaklarda çalışanlar aynı ailenin bireyleri. Çocuklar, baba, amca, yeğenler, kuzenler hep birlikte kazmalarla dağları deliyorlar. Şirinlerine kavuşmak için değil, hayatta kalabilmek için kazıyorlar:

Süleymaniye ve çevresinde şimdiye kadar gördüğüm bütün taş duvarların esrarı çözüldü artık. Ocakların bulunduğu dağdan bakınca Dukan Gölü gözüküyor. Çok etkileyici! Hakkı Bey de bu manzara karşısında şaşırıyor: "Bozkurt bey, zahmet olmazsa bir resmimi çeker misin?"

Dukan bir baraj gölü. İran'dan gelen Büyük Zap Suyu'nun tutulması sonucu oluşmuş oldukça büyük bir göl. Barajın inşaat işlerini Ruslar, elektrik işlerini ise Fransızlar yapmış, ya da tam tersi. Şu anda Birleşmiş Milletler'e bağlı UNDP kontrolünde. Bütün Kuzey Irak'ın, Erbil de dahil olmak üzere elektriğini sağlıyor. Görmeyi çok istiyorum ama nizamiye görevlisi izin vermiyor. Bu isteğimi, ancak 2004'ün Ocak'ında gerçekleştireceğimi, tabii ki o an için bilemiyorum.

Bütün Kuzey Irak'ta bir tek elektrik santralinin olması Saddam Hüseyin'in bir politikasıymış. Bu yüzden sık sık elektrik kesintisi oluyor. Doğal olarak, insanlar buna bir çözüm bulmuşlar. Her mahallede bir kaç tane jeneratör var. Her amper için aylık belli bir ücret ödüyorsunuz. Elektrik kesintisi olduktan hemen sonra jeneratörler devreye giriyor. İşin en ilginç yanı, jeneratörlerden her ev için ayrı kablo çekilmesi sonucu oluşan görüntü. Burada rengarenk kablolar havada uçuyor.
Boz şehre bir renk katıyorlar.

7 Eylül 2002, 10:15
Çam kokusu. Ciğerlerimin en uç noktalarına kadar doluyor.
Uyku sersemliğinden sıyrılmanın zamanı geldi artık. Yaz sonu, sonbahar başı. Tadını çıkarmalı.
- Gelirken buradan geçmiş miydik?
- Evet, ağabey. Sen o zaman tam dikkat etmemişsin demek ki.
- Haklısın. Epey güzelmiş Ali burası. Adı ne?
- Shaqlawa.

Erbil ve Duhok arasında bir kasaba. Yemyeşil. İnsanlar güleryüzlü ve cana yakın.

Yola çok erken çıkmıştık. Erbil'deki ofise kısa bir ziyaretten sonra sınıra doğru yolculuğumuza devam ediyoruz. O kadar dağ ve kayadan sonra burası ilaç gibi gelmişti. Taş çölün ortasında bir vaha.

1 Ağustos 2002
Süleymaniye'den kuzeye gidiyoruz. Dukan gölünün batısından ve kuzeyinden dolanıp kuzey doğusuna ulaştık. Gölü besleyen çaylardan bir tanesine yaklaşıyoruz. Çelik köprüyü geçtikten hemen sonra sol tarafta peşmergenin koruduğu bir yol girişi var.
- Ali, bu yol nereye gidiyor?
- Ağabey, bu yol doğrudan Shaqlawa'ya aparır seni. Çok güzel bir yerdir. Hafta sonları halk pikniğe gider oraya. Sular akar dağdan. Yemyeşildir. Türkiye'ye dönerken geçeceğiz merak etme.
- ..
- Ama bu yoldan gitmeyeceğiz. Burası askeri yol. Bize izin yok.

Dukan gölünün kuzeyinde ve doğusunda kalan dört kasaba; Chwarkurna, Hajiawa, Raniyah (diğer adı Raparin) ve Qaladiza'da (*) işlerimiz. Şantiye kurmak için uygun bir yer, yakınlarda kum ve çakıl ocakları bulmak görevim. Kısacası, karış karış her yeri gezip, görmeliyim.

Dukan gölünü besleyen en büyük çayın göle döküldüğü yer Raniyah ve Qaladiza arasındaki Derbend boğazı. Su, yüzbinlerce yıl akarak uçurumlar oluşturmuş. Kontrol noktasındaki peşmergeye derdimizi anlattıktan sonra, Qaladiza'dan öteye geçmememiz konusundaki uyarılarını dinliyoruz:
- Sakın Türk olduğunuzu açıklamayın. Tedbiri elden bırakmayın.

Boğazı geçer geçmez karşımızda muhteşem bir sıra dağ karşılıyor bizi: Kandil dağları. Daha önceleri televizyonda bol bol duyduğum bir isim. Malum örgütün hali hazırda bulunduğu dağlar. Ve biz 30 km yakınında olacağız!

Başta biraz ürküyor tabii insan, herkese şüpheyle bakıyor. Bir tarafta manzaranın güzelliği, diğer tarafta endişe. Karmaşık duygular.

Qaladiza, Raniyah'da başlayan halk ayaklanmasından sonra, Irak hükümeti tarafından acımasızca bombalanmış, taş üstünde taş bırakılmamış, 10 yıldır yaralarını sarmaya çalışan bir kasaba. Bölgede bulunan çocukların rehabilite edildiği merkez de burada. Bir çok insanın kelime dağarcığında alt yapı ve asfalt terimleri yok. Yıkık dökük bir kasaba yeniden canlanacak. Kentin en önemli özelliği İran'la sınır kapısının olması. Yerel yönetim o yüzden oldukça önem veriyor buraya.

Buz gibi Türk Cola'sı. Sıcaklık 45 derece civarlarında seyrederken, biraz olsun rahatlamanın tek yolu. Qaladiza'da Türkiye'den gelen bir dost bulmak ne güzel!

Küçük Zap Suyunu besleyen bir çok akarsu var bu bölgede. Dağların arasına sıkışmış platoyu parçalara bölüyor. Adeta, tüm bölge kum-çakıl ocağı. Dere kenarında kümelenmiş çadırlar göze çarpıyor. Burada bile çingeneler olması ne kadar ilginç:
- Dünyanın her yerine yayılmışlar gerçekten de! Ne dersin Ali?
- Ben nereden bileyim ağabey. Bir tek İstanbul'a gitmiştim. O da 15 sene evvel. Orada da çingene falan görmedim.

Biraz ötedeki tepelerin üstündeyse mavi renkli çadırlar kümesi var: mayın arama ekipleri. Bir tarafta eğlence sevdalısı insanlar, diğerinde yaşamlarıyla oynayanlar. Tek ortak noktaları çadırlar.


(*) Chwarkurna: Dört köşe
 Hajiawa: Hacılar
 Raparin: İsyanın başlangıç yeri
 Qaladiza: Dize Kalesi.

 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.