YOLDAN NOTLAR
Kuzey Irak İzlenimleri | Kuzey Irak İzlenimleri |
|
|
|
| Ahmet Bozkurt YURDAKUL | |
|
Ahmet Bozkurt Yurdakul - 16 Temmuz 2002, 17:45 Tadı ve kokusu kadar, sunuş şekli de alışılmadıktı. Kivi, nar, kavun ve portakal sularından yapılan katmanlı sıvının içine, ceviz ve fındık parçalarıyla birlikte bir çırpıda doğranan muz dilimleri eklenmiş, ince bir susamlı çubuk ve kaşığın konulmasıyla, büyük bardak içmeye hazır hale gelmişti.Her yudumda farklı bir katmanın tadını alıyordum. Gördüğüm ve yeni keşfettiğim renklerin tadını. Bir anda içim ferahlamış, akşama rağmen serinlemeyen havanın bunaltıcı baskısı kaybolmuştu. Şimdi Süleymaniye'nin çarışısını keşfetmek için yeterli enerjiye sahiptim! Bizi Süleymaniye'ye götürecek olan Opel Senator ve şöförümüz Ali'yle ilk karşılaşmamız da alışılmadıktı. Bize sarılıp yanaklarımızdan dörder defa öpmüştü. Aslen Kerkük'lü olduğunu daha sonra öğrendiğim Ali, etrafı daha iyi gözlemleyebilmem için benim ön koltuğa oturmamı salık veriyor. Yolculuk boyunca hiç şikayet etmeyen patronum Deniz Ağabey, bu konuda da sessiz kalıyor. "Seyyare"nin ön koltuğunun patrona ait olduğunu günler sonra öğrenecektim. İlk gördüğüm yerleşim yeri Zakho, daha çok bir köyü andırıyor. Kent, yıkık dökük binalar, anlayamadığım Arapça harfli tabelalar (yazıların Kürtçe olduğunu çok sonra anladım), şalvarlı ve kafası sarıklı adamlarla tarih filmlerinden fırlamış gibi. Hiç durmadan yola devam ediyoruz. 45 dakika sonra Duhok'tayız. Yol, şehrin bize göre sol yanından devam ediyor, içine girmiyor. Tepelerin güney yamacına yerleşmiş, en fazla üç katlı, düz damlı taş binaları, aradan sıyrılan minareler olmasa, yamaçları oyarak rölyef yapmış bir heykeltraşın elinden çıkmış zannedebilirsiniz. Sağ tarafta da küçük birer saray tadında konutlar var. Bir de şu kontrol noktaları olmasa. Asayiş, peşmerge, gümrük... Her birine tek tek nereden nereye, niçin gittiğimiz, ne kadar kalacağımız anlatılıyor. "Devlet dairelerinde mesai sabah 10 gibi başlıyor, öğlen 1'de bitiyor. Öğleden sonra saat 2 ve 5 arası insanları telefonla aramak ayıp, çünkü genelde uyuyorlar. Malum, sıcak. Öğlen saatlerinde açık havada dolaşmamaya çalış, mutlaka çıkman gerekiyorsa kendine bir şapka edin. Unutma burada çöl iklimi var." Evde bir yardımcı var. Adı Gülser. Türkmen. Bizim Daha çok Azeri Türkçesi'ne benzeyen bir lehçeyle konuşuyor ama çok zor anlaşıyoruz. Sanırım bu lehçeyi çözmem gerekecek. Benim için alt kattaki odayı ayarlamış Cem. Üst kattakilerde gece yatmak sıcaktan dolayı çok zor oluyormuş. Geniş ama çok karanlık bir oda. Ufak bir pencereden avlucuğa bakıyor. Başta pek sevmediğim odamın çok lüks olduğunu, Cem Türkiye'ye kesin olarak döndükten sonra yukarıdaki odada uyuma çabalarımın sıcaktan dolayı boşa çıkması, bahçedeki salıncak kanepenin de sabah soğuklarında beni hasta bırakması sonucu anlayacağım. Süleymaniye ve çevresinde şimdiye kadar gördüğüm bütün taş duvarların esrarı çözüldü artık. Ocakların bulunduğu dağdan bakınca Dukan Gölü gözüküyor. Çok etkileyici! Hakkı Bey de bu manzara karşısında şaşırıyor: "Bozkurt bey, zahmet olmazsa bir resmimi çeker misin?" Bütün Kuzey Irak'ta bir tek elektrik santralinin olması Saddam Hüseyin'in bir politikasıymış. Bu yüzden sık sık elektrik kesintisi oluyor. Doğal olarak, insanlar buna bir çözüm bulmuşlar. Her mahallede bir kaç tane jeneratör var. Her amper için aylık belli bir ücret ödüyorsunuz. Elektrik kesintisi olduktan hemen sonra jeneratörler devreye giriyor. İşin en ilginç yanı, jeneratörlerden her ev için ayrı kablo çekilmesi sonucu oluşan görüntü. Burada rengarenk kablolar havada uçuyor. 7 Eylül 2002, 10:15 Erbil ve Duhok arasında bir kasaba. Yemyeşil. İnsanlar güleryüzlü ve cana yakın. Yola çok erken çıkmıştık. Erbil'deki ofise kısa bir ziyaretten sonra sınıra doğru yolculuğumuza devam ediyoruz. O kadar dağ ve kayadan sonra burası ilaç gibi gelmişti. Taş çölün ortasında bir vaha. 1 Ağustos 2002 Dukan gölünün kuzeyinde ve doğusunda kalan dört kasaba; Chwarkurna, Hajiawa, Raniyah (diğer adı Raparin) ve Qaladiza'da (*) işlerimiz. Şantiye kurmak için uygun bir yer, yakınlarda kum ve çakıl ocakları bulmak görevim. Kısacası, karış karış her yeri gezip, görmeliyim. Dukan gölünü besleyen en büyük çayın göle döküldüğü yer Raniyah ve Qaladiza arasındaki Derbend boğazı. Su, yüzbinlerce yıl akarak uçurumlar oluşturmuş. Kontrol noktasındaki peşmergeye derdimizi anlattıktan sonra, Qaladiza'dan öteye geçmememiz konusundaki uyarılarını dinliyoruz: Boğazı geçer geçmez karşımızda muhteşem bir sıra dağ karşılıyor bizi: Kandil dağları. Daha önceleri televizyonda bol bol duyduğum bir isim. Malum örgütün hali hazırda bulunduğu dağlar. Ve biz 30 km yakınında olacağız! Başta biraz ürküyor tabii insan, herkese şüpheyle bakıyor. Bir tarafta manzaranın güzelliği, diğer tarafta endişe. Karmaşık duygular. Qaladiza, Raniyah'da başlayan halk ayaklanmasından sonra, Irak hükümeti tarafından acımasızca bombalanmış, taş üstünde taş bırakılmamış, 10 yıldır yaralarını sarmaya çalışan bir kasaba. Bölgede bulunan çocukların rehabilite edildiği merkez de burada. Bir çok insanın kelime dağarcığında alt yapı ve asfalt terimleri yok. Yıkık dökük bir kasaba yeniden canlanacak. Kentin en önemli özelliği İran'la sınır kapısının olması. Yerel yönetim o yüzden oldukça önem veriyor buraya. Buz gibi Türk Cola'sı. Sıcaklık 45 derece civarlarında seyrederken, biraz olsun rahatlamanın tek yolu. Qaladiza'da Türkiye'den gelen bir dost bulmak ne güzel! Küçük Zap Suyunu besleyen bir çok akarsu var bu bölgede. Dağların arasına sıkışmış platoyu parçalara bölüyor. Adeta, tüm bölge kum-çakıl ocağı. Dere kenarında kümelenmiş çadırlar göze çarpıyor. Burada bile çingeneler olması ne kadar ilginç: Biraz ötedeki tepelerin üstündeyse mavi renkli çadırlar kümesi var: mayın arama ekipleri. Bir tarafta eğlence sevdalısı insanlar, diğerinde yaşamlarıyla oynayanlar. Tek ortak noktaları çadırlar.
|
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.