• Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
ÜYE ALANI

uzaklar.com

05/12
2008
ANA SAYFA arrow YOLDAN NOTLAR arrow Kahire Notları
Kahire Notları E-posta
Cengiz Özder   
Çarşamba, 28 Haziran 2006

Bir Türk firmasının Kahire’deki temsilcisi bu konunun altını kalın çizgilerle çizdi. Yerel muhatahabları ile ilişkilerinin sırf kimliğinden ötürü pek yapıcı gözükmediğinden yakınmakla birlikte, şunları da ekledi:

‘ Güney’e, Nil vadisine yaptığım gezilerde, o yöre insanının, halkın bana gösterdiği tezat yakınlığı anlatmam mümkün değil! Geçici ideolojilerin ulaşamadığı bu yörelerde Türkleri nasıl ilgi, sevgi ve saygıyla karşıladıklarını  görmek gerek!’

Rejimin Türklere karşı önyargısı İngilizce basılmış olan şehir rehberinde bile açıkça görülüyordu. Şehrin tarihini anlatan bölümde önce Memlük sonra Osmanlı, neredeyse 800 yıllık bir süreden hiç bahis yoktu. Türk varlığını akla getirebilecek hiç bir sözcük kullanılmamıştı; sadece bir yerde, falanca caminin yapım emrini ‘Sultan verdi’ diyordu. Hangi Sultan?

Otelden çıkış yaparken, resepsiyondaki beyaz tenli, yüz hatları daha keskin çizgiler taşıyan kıza gözlerini kaçırmamasından cesaret alarak iltifat olsun diye,’ Biz Türklere benziyorsunuz!’ dedim. Sevindi: ‘dedelerim arasında Türk vardır!’ diye cevapladı.
İşte böyleydi, Kahire Türk olmak!

Kahire’nin şehir trafiği İstanbul’dan beter durumdaydı. Yoğundu, sinyalizasyon yoktu. Sıcakla birlikte artan bir eksost kirliliği, akşam saatlerinde dayanılmaz oluyordu.
Sürücülerse kurallara uymuyorlardı. Ceza uygulanmadığını zannediyordum;  çünkü sürücülerin trafik polislerine de saygısı yoktu. Yanlarından geçerken ‘fuuvt, fuuuvt! diye düdük sesi çıkararak alaya alıyorlardı.
Yayalara da saygı olmadığından, trafik onlar için tehlikelerle doluydu. Yayalar, hiç yavaşlama ve durma gereği duymayan araçların arasından, bir  cambazlık ve çokça cüretle karşıya geçiyorlardı.
Yaya geçidi olmadığından, sizse caddenin bir tarafından diğer yanına geçmek için neredeyse bir on beş dakika uygun an kollayıp, beklemek zorundaydınız..
Hiç kaza görmemekle birlikte, bu tehlikeli durumun bir nüfus planlama yöntemi olduğunu düşünmedim de değil..!
Çünkü o kaldırımlarda hantal hantal yürürken gördüğüm beyaz entarili delta köylülerinin, eğer cadde geçmeye kalkışırlarsa, korkarım ki mevta olmaları kaçınılmazdı..

Yerli halk öğleden sonraları, Nil’in Batı yakasına gölge düştüğünde, buralardaki kahvehanelerde, çay bahçelerinde oturuyordu.
Gece indiğinde ise Doğu sahilindeki nehir boyunda, kalabalıklar aynı Anadolu taşrasında olduğu gibi çekirdek çıtlatarak piyasa yapıyorlardı.

Kahvehanelerde rengi kırmızı tarçına benzeyen, ama naneli baharlı kokusu yollara yayılan bir çay içiliyodu.
İnsanlar sakin ve munis gözüküyorlardı. Bizim Güneydoğu bölgesinde rastladığımız, yabancılara karşı dik ve sabit bakışlar yoktu.
Bu tezatla bizim insanımızın diğer Ortadoğulu’lara kıyasla ne kadar gergin ve sert olduğunu tesbit etmek mümkün oluyordu.

Mevsim Mayıs başı olmasına karşın, öğleden sonraları sıcaklık 32 dereceyi aşıyordu. Ama sabahları nehir boyunca bir sis iniyordu ki, nehir kıyısına doğru bakınca, sis örtüsü altında sadece gezi gemilerini gördüğünüzden, kendinizi bir Kuzey Avrupa nehir boyunda zannedebilirdiniz.

Bu mevsim, çöl ikliminin yegane çiçekli zamanı olmalıydı. Bakımlı yerlerde, bahçe duvarlarından  sarkan kırmızı mor bugenvillerle, kaldırım boylarındaki jakandra ağaçlarının mavi çiçekleri ortalığı neşelendiriyordu.

Büyük nüfusu ile Mısır’ın, eğer  üzerinde Batılıların yaptığı gibi titizlikle çalışılırsa, Türkiye için iyi bir pazar olabileceği söyleniyordu. Caddelerde yüksek gümrük vergisine rağmen, Tofaş’ın kuş isimli otomobilleri dolaşıyordu.
Hizmet sektörü bakirdi, şehirde bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda fast food mağazası vardı. Öyle ki şehrin tek Mc Donalds hamburgercisinin kapısında limuzinlerin beklediği görülüyordu. Varlıklı kesim sanki Paris’de ünlü bir gurme lokantasına gidermiş gibi hamburgerciye gelmişti..!

Şehrin en cazip yerinde, Yunan kökenli bir fast food restoranı, berbat bir döner satıyordu.
Eminim ki, lahmacun ve kebap işindeki girişimcilerimiz eğer Kahire’de iş kurarlarsa; gerçek lezzeti Kahirelilere öğretir, buralarda tutunabilirlerdi.
Hele dondurma sektörünün çok iş yapabileceğini tahmin ederdim. Sıcak iklimde hazır dondurmanın ciddi pazarı olmalıydı. Ayrıca en seçkin otellerde bile, gerçek dondurma yapabilen aşçılar olmamalıydı; çünkü yemek sonrası yediğimiz dondurmalar, tek kelimeyle rezaletti.

Müteahhitlerimizin de bu ülkede ihale alabilecekleri söyleniyordu.
Bununla birlikte, Mısır’da iş yaparken ciddi bürokratik güçlüklerle karşılaşılabileceği izlenimi de edindim.
Hilton otelinde, bir ofisin kapısında şöyle bir tabela vardı:
-Hükümetle İlişkiler Md.-
Bu departmana neden gerek duyulmuştu? Acaba bürokratik ilişkiler çok güç  ve devlet kırtasiyesi çok mu karmaşıktı?

Bu yazıda, çoğu Kahire gezgini gibi Eski Mısır’ı anlatmadıysam, bunun sebebi, bu şehirde geçmişimizle ilgili bir bağ bulmuş olmamdır. Nasıl olsa piramitlerin görkemini çoğu yerde okuyabilirdiniz.

Kahire bizim için bir Amerikalı’nın gözüyle görüldüğü kadar egzotik değildi.
Zaten bu şehirde kendinizi yabancı hissetmiyor, sanki burada daha önceden bulunmuşsunuz gibi bir his yaşıyordunuz..
Deja vu?

Mart 1999