| Kahire Notları |
|
| Cengiz Özder | |
| Çarşamba, 28 Haziran 2006 | |
|
Sayfa: 2 / 2 Bir Türk firmasının Kahire’deki temsilcisi bu konunun altını kalın çizgilerle çizdi. Yerel muhatahabları ile ilişkilerinin sırf kimliğinden ötürü pek yapıcı gözükmediğinden yakınmakla birlikte, şunları da ekledi: ‘ Güney’e, Nil vadisine yaptığım gezilerde, o yöre insanının, halkın bana gösterdiği tezat yakınlığı anlatmam mümkün değil! Geçici ideolojilerin ulaşamadığı bu yörelerde Türkleri nasıl ilgi, sevgi ve saygıyla karşıladıklarını görmek gerek!’ Rejimin Türklere karşı önyargısı İngilizce basılmış olan şehir rehberinde bile açıkça görülüyordu. Şehrin tarihini anlatan bölümde önce Memlük sonra Osmanlı, neredeyse 800 yıllık bir süreden hiç bahis yoktu. Türk varlığını akla getirebilecek hiç bir sözcük kullanılmamıştı; sadece bir yerde, falanca caminin yapım emrini ‘Sultan verdi’ diyordu. Hangi Sultan? Otelden çıkış yaparken, resepsiyondaki beyaz tenli, yüz hatları daha keskin çizgiler taşıyan kıza gözlerini kaçırmamasından cesaret alarak iltifat olsun diye,’ Biz Türklere benziyorsunuz!’ dedim. Sevindi: ‘dedelerim arasında Türk vardır!’ diye cevapladı. Kahire’nin şehir trafiği İstanbul’dan beter durumdaydı. Yoğundu, sinyalizasyon yoktu. Sıcakla birlikte artan bir eksost kirliliği, akşam saatlerinde dayanılmaz oluyordu. Yerli halk öğleden sonraları, Nil’in Batı yakasına gölge düştüğünde, buralardaki kahvehanelerde, çay bahçelerinde oturuyordu. Kahvehanelerde rengi kırmızı tarçına benzeyen, ama naneli baharlı kokusu yollara yayılan bir çay içiliyodu. Mevsim Mayıs başı olmasına karşın, öğleden sonraları sıcaklık 32 dereceyi aşıyordu. Ama sabahları nehir boyunca bir sis iniyordu ki, nehir kıyısına doğru bakınca, sis örtüsü altında sadece gezi gemilerini gördüğünüzden, kendinizi bir Kuzey Avrupa nehir boyunda zannedebilirdiniz. Bu mevsim, çöl ikliminin yegane çiçekli zamanı olmalıydı. Bakımlı yerlerde, bahçe duvarlarından sarkan kırmızı mor bugenvillerle, kaldırım boylarındaki jakandra ağaçlarının mavi çiçekleri ortalığı neşelendiriyordu. Büyük nüfusu ile Mısır’ın, eğer üzerinde Batılıların yaptığı gibi titizlikle çalışılırsa, Türkiye için iyi bir pazar olabileceği söyleniyordu. Caddelerde yüksek gümrük vergisine rağmen, Tofaş’ın kuş isimli otomobilleri dolaşıyordu. Şehrin en cazip yerinde, Yunan kökenli bir fast food restoranı, berbat bir döner satıyordu. Müteahhitlerimizin de bu ülkede ihale alabilecekleri söyleniyordu. Bu yazıda, çoğu Kahire gezgini gibi Eski Mısır’ı anlatmadıysam, bunun sebebi, bu şehirde geçmişimizle ilgili bir bağ bulmuş olmamdır. Nasıl olsa piramitlerin görkemini çoğu yerde okuyabilirdiniz. Kahire bizim için bir Amerikalı’nın gözüyle görüldüğü kadar egzotik değildi. Mart 1999 |
Kimi sokaklar var ki içinde bir tarih gizlidir işte bunlardan biride Moskovadaki Arbat sokağıdır.
Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.