YOLDAN NOTLAR
Karadeniz dağlarında | Karadeniz dağlarında |
|
|
|
| Hasan Kantarcı | |
|
TRADOST (Trabzon Doğa Sporları İhtisas Kulübü) her hafta düzenlediği gezi ve kamplarla üyelerine ve misafirlerine deyim yerindeyse ikramiye sunuyor. Hayatın hızlı akışına dur deme zamanı geçiyor bile. Havaların ısınmaya başlamasıyla doğanın coşkusu bir karnavala dönüşüyor…
En azından haftanın bir iki günü tabiatla baş başa kalma isteği son zamanlarda pek çok insanın arzulayıp ta gerçekleştiremediği bir durum. Yaşadığım yöre nin küçük olması itibariyle biz şanslı olsak ta aynı şansa sahip olmayan birçok insan mevcut. En azından haftanın bir iki günü tabiatla baş başa kalma isteği son zamanlarda pek çok insanın arzulayıp ta gerçekleştiremediği bir durum. Yaşadığım yöre itibariyle biz şanslı olsak ta metropol’lerde aynı şansı kullanamayan pek çok insan mevcut. Biz yola koyulurken ayaklarım yenilediğim ayakkabılarımla dost olmaya çalışırken hayli bir mesafede almıştık. Bu aralar havaların düzelmesiyle erzak yüklü araçlarla yaylalara çıkan yaylacılar zaman zaman yanımızdan geçiyorlardı. Programın aksamaması için bir kamyonetin kasasına atlayarak rota başlangıcına kadar geldik. Rakım yükseldikçe karların yer yer erimemiş olması bize pamuk tarlasında yürüyor izlenimi veriyordu. Eriyen karların suları dereleri taşırıyor etrafa yayılan beyaz sabun köpükleri yüzümüzde kaybolurken karşı kıyıya geçmemiz engelleniyordu. Grupta çözüm bulmak o kadar kolaydı ki yardımlaşarak derenin içinde nokta yaptığımız taşların üzerinden geçmemizi sağlayan Kubitay aynı zamanda profesyonel dağcı gibiydi Çağıldayan dereler bir orkestra gibi bize konser veriyordu. Bazen Mozart senfonisi, bazen bir kemençe bir tulum bazen de bir boğuk sesten gelen ağıt gibiydi… Çağıl göl şu anki görüntüsüyle gelinlik giymiş bir kızın belinde duran yaldızlı kemer gibiydi. Kış sonrası kendini hayata açan tomurcuk gibi, deveboynu tepesinin gövdesinde barınıyordu. Karların eriyen sularıyla daha da şişmanlamaya yüz tutacak gibiydi. Tenimizi hafifçe ısıran rüzgârın gölde oluşturduğu dalgalar bize hoş geldin der gibiydi… Postallarımı çıkarıp suya temas ettiğimde ayaklarımdan itibaren bütün vücudumu saran yabani bir soğukluk hissettim.Yer yer eriyen karların arasından, yeşermeye başlayan çimlerden tüten buhar, güneşle baharın aşkını büyük bir hasretle yâd ettiklerini gösteriyordu. Bu aşkın meyvesi ise etrafımızı süsleyen yayla çiçeklerimiydi dersiniz. Bu molanın bende bıraktığı duygusal titreşimi bozan, Serap’ın açlık sınırına gelip sırt çantalarına saldırmasıydı. Bu saldırıdan doğan Çağıl göl meydan muharebesinin galibi neyse ki Serap’tı. Anlaşmaya varan arkadaşı ona küçük bir ganimet sundu. Hafızam geriye doğru anılara dönerken ayaklarım postallarımla, yolu biliyormuşçasına cami boğazına doğru ilerliyordu. Hedefe adım adım yaklaşırken kulüp başkanı Hamdi Bey geçiti göstermesiyle grupta hedefi başarmanın dayanılmaz mutluluğu yaşanıyordu. Bu birazda; varılan yerleşim alanında yapılabilecek mangal keyfinin damakta bırakacağı yutkunmaydı… Kasap’a yaklaştığımızda grupta ani bir depar atmalar başladı. Tüm tradost gezginleri yorgunluğu unutmuş: demir askılarda üzüm salkımı gibi asılı duran kuzuları seyretmeye daldı. Bu arada kasapla kubitay arasında sıkı bir pazarlık başladı. Pazarlığı kazanan kasap mangal keyfimizi ikram ettiği çay ve bir çuval soğanla Kubitay’ın yüzünü kara çıkarmadı. Üstelik yayla suyu da bedavaydı…. Soğanlar yumrukla kırılarak yenirken; etler yağlı dudaklarımızın ve ellerimizin arasından sörf yapar gibi midemize kayıyordu.
|
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.