• Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
ÜYE ALANI

uzaklar.com

06/01
2009
ANA SAYFA arrow YOLDAN NOTLAR arrow İSTANBUL- BODRUM
İSTANBUL- BODRUM E-posta
Cengiz Özder   
Salı, 02 Mayıs 2006

Karşı yönden, bütün yelkenlerini şişirmiş bir tekne, hızla üzerimize doğru geldi. Şamandıralarla işaretlendirmiş dar kanal, bu sürat için uygun olmadığından;  kanal dışındaki sığ suda teknelerini, dibi zemine sürtmesin diye rüzgarla iyice yatırmış olarak yanımızdan geçerlerken;  <bu tekneyi hangi gözü kara insanlar kullanıyor!> diye hayretle baktık!
Amerikan bayraklı teknenin dümeninde, 70 li yaşlarında bir adam duruyordu. Yine aynı yaşlarda bir kadın ise, yanımızdan geçerlerken; teknenin ön tarafına doğru, sanki bir genç kızın enerjik vücut hareketiyle ilerliyordu. (*)
Ayvalık körfezine girerken, Cunda adası önlerinde, çiçek kokuları karşılıyordu bizi.
Sancak tarafındaki adacığın üzerinde küçük bir kilise kalıntısı görülüyordu. Define avcılarımıydı bilemiyorum, adacıkta kazı yapan iki adam gördüm.

Karşımızda Ayvalık muhteşem bir panaromik görüntü oluşturmaktaydı. Ama, ah bir de, estetik özürlüler; karşı tepenin en üzerine, yüksek çok katlı, hastane benzeri bir yapı kondurmasalarmış, iyi olurmuş!!
Ayvalık’ta yakıt ve su ikmali yaptıktan sonra, Alibey adasına yöneldik.
Önceden geleceğimizden haberli tanış balıkçılar, iskelede misafire özel geniş yer açmışlardı. Bu nedenle kolaylıkla, hem de bordadan iskeleye bağlandık.

Grup maç seyretmek için kahvelerden birisine girdi. Bense sahil boyu, lokantaların önünden yürüdüm.
Ada yaşamlarına has, tatlı titreşimlerle dolu bir akşamdı. İnsanlar akşam yürüyüşlerine çıkmışlardı.                                 
Turizm sezonu henüz gelmediğinden, birbiriyle tanış yerli halk, durup ayaküstü sohbetler yapıyorlardı.
Sokak içlerine doğru saptım; ilk kez geldiğim 70 li yıllara kıyasla, evler daha bakımlı idi.
O gece sahilde bir lokantada hep beraber oturduk, yemek yedik.

Girit mutfağının bol yeşillikli, zeytinyağlı yemeklerinden ısmarladım. Sarımsaklı sirke ve zeytinyağı ile marine edilmiş deniz börülcesini, ilk defa o akşam tattım. Deniz ürünlerinden, ana yemek olan karagöz ızgarasının yanında, sübye kalamar salatası yedim.

Ertesi gün, güneşin doğuşunu yine denizde gördük.
Çıplak Ada feneri önüne gelince, haritayı açtık; cetvel tutarak, Midilli Akra burnuna doğru 170 derece rota belirledik...
Açık ve mutedil bir havada,  seyir yaptık. Midilli önlerinde, karaya doğru yarım mil kadar sokulduk, kasabayı seyrettik.
60 lı yılların, henüz ruhsuz yapılaşma saldırısına uğramamış, Pendik veya Kartal’ını andırıyordu.
Akra burnuna doğru, tepelerde dev  rüzgar türbinleri vardı.
Körfezin açıklığını geçince; sırasıyla, Karaburun feneri, Eğrilman ve Çeşme boğazlarından geçtik. Yarımadanın Güney yüzüne döndük. Yerleşim olmayan sahiller boyu seyrettikten sonra;  akşam saatlerinde nihayet; isimsiz, dışarıdan fark edilmeyen dar bir halicin içine girdik. 

Nehir gibi dar ama derin, gizli sığınağın sonuna kadar yaklaşık bir deniz mili gittik. Sonunda 10 metre derinlik bulduğumuz yerde; sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yemesi misali, aşırı titizlikle teknesini bağlama uğraşısı gösteren Tansel’e yardım ettik.

Bu işler bittikten sonra, Mustafa ile birlikte Zodiak bota atlayarak, balık avlamaya çıktık. Rölanti devrinde ağır ağır seyrederken, kaşık oltası salladık. Halicin ağzına yaklaşırken, iri bir Barrüküda avladık.
İnce uzun boyda, sivri dişli yırtıcı bir balıktı. Aslında sıcak denizlerin balığı olmasına rağmen, küresel ısınma sonucu artık Çanakkale boğazına kadar olan denizlerimizde bile sıklıkla rastlanabiliyordu.
Gece indi, geri döndük.

Bu korsan sığınağı koyda, gecenin inanılmaz bir güzelliği vardı. Çevrede gökyüzüne ışığını yansıtacak hiç bir yerleşim birimi olmadığından, havanın açık olmasından ve ay olmamasından;  gökyüzünde sanki yıldız şenliği vardı. Yıldızlar başka yerde görmediğimiz kadar aydınlık ve çoktu. Gökyüzünün sularda yansımasını, ara sıra sıçrayan bir balık bozuyordu. Peşindeki yırtıcı barüküdadan kaçmak isteyen balıkların kendilerini can havliyle karaya attıklarını, sonra tekrar çırpınarak geri düştüklerini görüyorduk.

Toplam iki saat uyku uyumamıştık ki, vakit gece yarısını az geçe uyandırıldık. Tekrar Aganta!
Ertesi gün esecek fırtına benzeri rüzgarın rasatını almışlardı.
Gecenin durgunluğunda, Kuşadası körfezinin açık sularını geçmeyi planlıyorlardı.
Sabaha karşı, Doğu sahillerinde Kuşadasını gördük, şıkır şıkır ışıklar içindeydi..
Şafakla birlikte başlayan lodos rüzgarı ise güneşin doğuşuyla birlikte iyice kuvvetlendi.
<Rüzgardan kaçış yok, bari dalgalardan korunalım!> diye, Sisam adasına iyice sokularak seyrettik..    

Rüzgar o derece sertti ki;  Yunan bayrağını göndere çekmeye çalışırken, elimden kaçtı gitti!
Yanından geçerken bir balıkçıya < Kalimera> diye seslendim, o da karşılık verdi;    böylece arkadaşlarımı biraz şaşırtmış oldum.!

Dilek Boğazını geçince, dalgaların boyu daha da büyüdü. Rüzgar hızını, göstergede bir ara 30 mil okuduk.
Bu kaba denizlerde seyrederken, bu sınıf yelkenlilerin aslında ne kadar denizci olduklarını da görüyorduk. Tekne denizle uyumlu; batıyor, çıkıyor ama kararlı bir dengeyle seyire devam ediyordu.
Sallantıdan, kamaralarda bağlı olmayan hiçbir şeyin yerinde durmasına olanak yoktu. Bizse oraya buraya savrulurken, eğer sıkıca tutunacak bir yer bulamazsak, sağa sola çarpıp vücudumuzu çürütüyorduk.
Çoğunlukla bulunduğumuz, kıç havuz güvertede otururken,  ürkütücü şekilde dalganın üzeri ile çukuru arasında, sanki lunaparkta gondola binmiş gibi yükselip alçalıyorduk. Eski denizci takvimlerinde bu havaya ‘çiçek fırtınası’ denmişti.
Gün boyu diğer tekneyi görmedik. Telsiz bağlantısı kesilmişti. Önceki günlerde olduğu gibi, birbirine takılan çağrılar yapılmıyordu. Herkes içine kapanmıştı.

Sonunda akşama doğru, yorgun argın, Bodrum’un Kuzeyindeki korunaklı Güvercinlik koyuna ulaştık.                          
Güvenli bir yere demir attığımızda, baktık ki;  gönderdeki bayrak bile, rüzgardan tiftik tiftik olmuştu.
Bizim yorgunluk ve uykusuzluğumuz ise telafi edilebilirdi. Fırsat olduğunda, böyle yolculukları tekrarlamamıza engel olacak türden değildi..!

Cengiz Özder 1997/1999

(*) Bu karşılaşmadan bir  yıl sonra, gazetelerde Kızıldeniz’de bir fırtına sırasında kaybolup ta, kendilerinden 10 günden fazla süredir haber alınamamış yaşlı bir çiftin hikayesini izlemiştim. Daha da sonrasında bir dergide o teknenin resmini de görünce, bu kanalda bizim yanımızdan hışımla geçip giden tekne olduğunu hatırlamıştım..