• Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
ÜYE ALANI

uzaklar.com

06/01
2009
ANA SAYFA arrow YOLDAN NOTLAR arrow İSTANBUL- BODRUM
İSTANBUL- BODRUM E-posta
Cengiz Özder   
Salı, 02 Mayıs 2006
           
<Sabah vapur saatinden önce iskeleden ayrılmanız gerekir> demeyi de ihmal etmemekle birlikte yine de, bu fırtınada korunaklı iskeleye sığınmamıza müsaade etmesi olumlu bir şeydi.
Uzaklarda, yarı karanlıkta; çapraz halatla iki güçlü balıkçı motorunun çektiği diğer teknenin burnunun, önce suya daldığını  sonra da  aniden takıldığı yerden kurtulup, sanki suyun üzerine doğru fırladığını gördük.
Kurtulduktan sonra tekne önce liman ağzına doğru gittiler; herhalde, karadan uzaklaşmayı düşünüyor olacaklardı..                                                                         
Telsizden yer gösterdik, Samba geri döndü, yanımıza geldi bağlandı.
<Teknede delinme var mı? Su alıyormusunuz?> diye seslendik.
<Şu anda görünürde bir su gelişi yok, salmanın üzerinde oturuyorduk, gövdeyi vurmadık herhalde!> denildi.
Fırtına da bu esnada duruldu, aynen geldiği gibi birdenbire sona erdi.
Zor gece, bitmişti...
Kaptanlar, liman reisi ile konuşurlarken; biz de yorgunluktan, uyumak üzere kendimizi kamaralarımıza attık.
Ertesi sabah uyandığımızda, baktık ki komşu tekne sahipleri şnorkelle dalıp, teknenin altında hasar taraması yapmışlardı bile. Metal takviyeli kevlar komposit malzemesinden yapılmış salma yapısı onca darbeye karşın, biraz çizik dışında önemli bir hasar görmemişti. Ayrıca akşamdan işaretlenen sintine suyu seviyesinde de, bir artış görülmüyordu.
Tansel rahatlamış görünüyordu: <Dün gece kayalara çıktığımızda, artık en azından iki ay bu adada tekne tamirindeyim!> diye endişe ettiğini söyledi.
Hasarlarımızı gözden geçirdik; bizde kablonun ezdiği bir seyir lambası kırığı vardı. Zodyak botumuz gece sahile bağlandığı sırada batmıştı. Tatlı su ile yıkayıp kuruttuğumuz dıştan takma motor, (hayrettir!) çalışıyordu.                                               
Diğer teknede ise, dün geceki koşuşturma esnasında açık bırakılmış bir hatch kapağından, içeriye biri düşmüştü- o kişi bizim verdiğimiz halatı sağlam bağlayamayan, Zodyak botumuzu batıran zayıf halkaydı!-  ve bu sabah ortalarda görülmemekle birlikte, kırık çıkık veya yaralanma olmadığı söylendi.
< Yolculuk devam ediyor mu?>
<Evet !> diye onayladı, Tansel.
Dün Alman denizcinin ikazlarına burun kıvırışını hatırladım.
Onca titizlenmesine karşın tekneyi bağlamasında bir yanlışlık olduğunu biz bile hissetmiştik. Ama şimdi bunu başkalarına söylemenin bir anlamı yoktu.
Bununla birlikte, sağduyumu keşfetmenin mutluluğunu duydum.

Yine yollardaydık.
Güney’e, Baba Burnuna doğru rota tutturmuştuk.
Rüzgar Lodos’tu, pruvadan alıyorduk.
Dalgalar büyüdükçe, soğuk soğuk ıslanmaya başladığımızdan, tulum yağmurluğumu giymek için kamaraya inmemle birlikte; aniden deniz tuttu. Dar kamaranın içinde bir iki yalpalama yetti, deniz tutması için.
Ter boşandı, midem ağzıma geldi, dışarıya küpeşteye zor yetiştim..
Uzanmışım, denize kusuyorum. Düşmeyeyim diye, Mustafa ayaklarıma oturuyordu.
Deniz tutması, duyulacak en berbat hislerden biri olmalıydı ki; çoğu baba yiğit, bunu tattıktan sonra bir daha denize çıkmaya tövbe ederdi!
Tek çaresi açık hava olduğu için, muşambanın altındaki kıyafetimin terden su gibi ıslanmış olmasına aldırmadan, sert tahta üzerinde – deniz suyu gelince minderler kaldırılmıştı!-  bir güzel uyku çektim.
Baba Burnuna gelirken uyandığımda, üzerimde hiç rahatsızlık kalmamıştı.
Tatlı su hortumunu bularak, yüzümü ve tuz ile kaplanmış gözlüklerimi yıkadım, keyfim yerine geldi.
Artık hava yükselmiş, güneş de açmıştı. Kıyıya yakın seyrediyorduk.

Burun, devamlı sert rüzgarlara maruz kalıyor olmalıydı ki; ağaçların ve makiliklerin, rüzgar yönünde sanki taranmış gibi eğik yetiştikleri gözüküyordu.

Baba Burnunu döndükten sonra, Midilli’yi teğet geçecek bir rota çizdik.
Hava ve deniz aniden duruldu, adanın Kuzey sahillerine yaklaştığımızda ise neredeyse yakıcı bir sıcağa dönüştü.!
Üstümüzdekileri soyunup, kıyafetlerimizi kuruması için kenarlara astık. Teknelerimiz, Çinli göçmenlerin teknesine benzemişti.!

Müsellim kayaları üzerinde, bir süredir diğer tekne hareketsiz duruyordu. Yanlarından geçerken baktık ki, mürettebat denize giriyordu.

Telsizin çağrı bandı olan 16. kanalda, bir genç kadın sesi durmaksızın Grek lisanında konuşuyordu. Melodik bir sesle, cilveli, telefon sohbeti yapar gibi uzun uzun, sanki aşığıyla sohbet ediyor gibiydi.
Grek fantazilere daldım, kulağımda Rembetiko müzikler duymaya başladım. Kafamda, daha önceden varlığından haberdar olmadığım Yunanca kelimeler uçuşmaya başladı.!

İkindi zamanı, dar bir kanaldan, Ayvalık körfezine giriyorduk.