|
Sayfa: 3 / 5 Neden onun paraleline geçmiyoruz diye düşünürken, ne düşündüğümüzü anlamış gibi o anda Tansel kaptanın babacan sesi telsizden gürledi: < İçerisi çok sığ yavrum! Biz buraya bağlanıyoruz. > Teknesini limanın ortalarına kadar getirmesini izledik. Çıpayı iyi tutunsun diye uzun saldıktan sonra, mendireğin ağzına yakın yerde geri geri giderek iyice sağlamladılar. Sonra kıçtan çapraz halatlarla kıyıdaki kayalara bağlandılar. Sonra biz de onların elli metre kadar iç taraflarında, aynı işlemi yaparak demir attık, bağlandık. Mustafa ile birlikte adaya çıktık. Ali: <Ben biraz rakılayacağım!> diyerek teknede kalmayı tercih etmişti. Limanın en iç kısımında, profesyonel balıkçılar geceye hazırlık yapıyordu. Kara, iğde çiçeği kokuyordu. Kasabayı çevreleyen tepeleri, yöresel mimariye tezat, beş altı katlı kooperatif evleri benzeri lojman binalarıyla doldurmuşlar, ama hiç ağaçlandırma yapmamışlardı. Bu mimari idrak seviyesi adaya hiç yakışmıyordu... Kaleye tırmanıp, burçlardan aşağıya baktık. Limandaki Samba, tekrar demir tazeliyordu. Sonra aşağı indik, kale dibindeki çayhanelerden birisine oturduk. Köşede televizyon başında dünkü maçların özetini izleyen iki gençten başka kimse yoktu. Kafa tembeli bir garson geldi; < Burası aileye ayrılmış yerdir.!> dedi. Tövbe, tövbe.! Mustafa, soğukkanlı: < Biz aile insanına benzemiyormuyuz yoksa ?> deyince, sesini kesti. Adaçayı ısmarladık. Teknelerin bağlı olduğu yerin hizasında iki kişi görüyorduk. Kır saçlı ve yabancı olanı, hararetli el işaretleriyle bizim teknelerin kayalara bağlı halatlarını işaret ediyordu. Bu bağlanma yöntemini eleştirdiği belliydi. Doğrusuya, dışı yumuşacık pamuk örgülü halatın, kayalarda sürtünmeyle örselenmesi, oynayarak gevşemesi ihtimali vardı. Bizimkilerin yaptıkları iş, bana da pek doğru gelmiyordu. Ama burada acemi olan, misafir olan bizdik. Her ne kadar sağduyumuz farklı düşünse de, bize susmak düşerdi. Toplanan yağmur bulutları, birden bire akşamı getirdi, düşen bir kaç damla yağmurla birlikte tekneye döndük. Yemek hazırlamakla uğraştık, yemek sonrası bir süre güvertede oturduk, geceyi dinledik. Uykuya ineceğimiz zaman, hava yükselmiş gibiydi, yıldızlar görülüyordu. Uykumdan, şap şap su sesi ve rüzgarın ıslığı ile uyandım. Güvertede koşuşturmalar vardı. Sonradan öğrendiğim, vakit gece yarısıydı. Dışarı çıkınca, fırtına ile yüz yüze geldim. Ani bir hava kaçağı ile karşılaşmıştık. Yüksek dalgalar, mendireğin açık ağzından doğru, bordamıza vuruyordu. Arka ipleri çözdük, bıraktık; motoru çalıştırıp, demir topladık. Bu esnada Sambanın, mendireğin kayalarına doğru sürüklenmiş olduğunu görebiliyorduk. Teknemizi gemi iskelesinin önlerine alıp, güvenli suya çektik. Samba sanki kayalara oturmuş gibiydi. Durumu anlamak için, Ali zodyak bota binip oraya gitti. Döndüğünde: ‘daha ilk kabaran dalga ile birlikte sürüklenip, kayalara oturmuş olduklarını’ söyledi. <Hiç hareket edecek zamanları olmamış!> dedi. Teknemizle onlara doğru gittik, zodiak botla halat verdik. Motorumuzun tam gücüyle Samba’yı çekmeye çalıştık. Mendirekte patlayan her dalgayla birlikte tekne kayaların içinde yükseliyor, sonra tekrar alçaldığında ise neredeyse kayalara çarparak parçalanacakmış gibi geliyordu. Değişik yönlerden çekmeyi denedik, olmadı. Dalga yükseltince denedik; nafile! Bu esnada, halat fırtına içinde bile duyulan keskin bir kamçı sesiyle boşandı, yılan gibi havada kıvranarak geldi; yanı başımızda denize çarptı! Buz gibi terlediğimi hissettim... Yük altındayken kopan bir halat, kılıç gibi keskin olur, çarptığı yeri keser atardı. Tekneye ve herhangi birimize çapmamış olmakla birlikte, şanslı sayılırdık. Diğer teknede anlaşılan birisi halatı zayıf bağlamış olmalıydı. Dalga serpintileri içinde bağrışan, hesaplaşan insanlar görüyorduk. Tansel kaptan telsizden bize ulaştı: < bir sakatlık yaratmayalım, bize daha güçlü bir tekne gerekli!> dedi. Biz oradan ayrılıp, feribot iskelesine döndük; bordadan bağlandık. Liman reisi olduğunu zannettiğimiz bir görevli geldi: < İki balıkçı teknesini yönlendirdiğini, onların bu işin üstesinden geleceğini> söyledi.
|