Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.
Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...
| Rakım:10, Nüfus: 215000 |
|
|
|
| Hasan KANTARCI | |
|
Sahil boyunca yürürken çakıl taşlarını döven dalgaların serpintisi suratında, hafif tuzlu bir esinti bırakıyordu. Az ileride, lakin bu tabeladan tamı tamına 10 metre aşağıda bir bankta, bu esintiden nasibini biraz fazlaca alan bir adam oturuyordu. Yaklaştı yanında oturmaya cesaret edemedi.
Yanında gölge olduğunu fark eden adam başını kaldırıp baktı. Başındaki şapkadan gözlerini göremiyor, ağzına kadar giren bıyıklarının bitiminden başlayan sakalları yüzünü büsbütün ürkütücü gösteriyordu. Konuşmaktan vazgeçip ağır adımlarla yürümeye başladı. Bankta oturan adam: —Hey ahbap ateşin var mı? Seslenen adama dönüp bakarken bu ses beyninde defalarca yankılandı. Oysa ateş onun yüreğindeydi. Daha sonra zippo marka çakmağını çıkarıp sarma tütününü yaktı. —Bu şehri seviyorum biliyor musun? Dedi adam. O ise sevmek bir yana Trabzon'u yaşıyordu. Karadeniz'in hırçın dalgalarının, çakıl taşları arasında sakinleştiğini görüyordu. Adamınsa şapkasının tereğinden neyi gördüğü meçhuldü. Bir tekneyi bile alabora edecek güçte olan dalgalar bu kentin sahilinde uysallaşıyordu. Bu şehrin hükmü bir tek ona geçmiyordu. Bizimki adama dönüp: —Mutlu olmak ister misin? Dedi. —İsterim! —Ne kadar? —Bu hırçın dalgalar kadar. Yine adam: —Ya sen? —ben çakıl taşları kadar. Der ve devam eder: —Bir senin kederine bak bir de taşların parlaklığına. (O taş ki parlaklığını hırçın dalgalardan alır.) Yağmur dolu bulutlar gibi hüznünün, üzerine çöktüğü böyle zamanlarda bu şehirden kaçışın en doğru karar olacağını düşünüyor yaşadığı olaylar bir gün o kararı vereceğini gösteriyordu. Gideceği tarihi belirleyen olayların yükü değil, peşi sıra bırakacağı hatıraların hafızasından silinip dalgalar gibi nihayetinde yok olma korkusuydu. Giderse eğer geri dönüp dönmemeyi düşünüyor iki ihtimalide gözüne kestiremiyordu. Fakat gitmenin onu ne kadar rahatlatacağını biliyor, kömür renkli bulutların, yerini uzaklarda mavi ama masmavi gökyüzüne bırakacağına inanıyordu. Okuduğu kitapların, anıların arasında güz yaprağı gibi savrulup duruyordu. Ama hiçbir zaman yere düşmeyeceğini de biliyordu. Onu ayakta tutan yüreğine yumak gibi ördüğü yaşadığı şehrin sevgisiydi. Onu harekete geçirense içinde ki keşfetme duygusunun açığa çıkmasıydı. Bu arayış içinde bir yöne doğru gitmenin bir değişime doğru götürdüğünün farkında, sevgiye dair tüm kelimelere yeni anlamlar, yeni isimler vermeye uğraş gösteriyordu. Öyle ya... En anlamlı kelimeleri sevdaya o yüklemeliydi. Ama o kendi duygu yumağına anlamlar bulmakta zorlanıyor, kelimelerin kifayetsiz kaldığını ilk kez anlıyordu. Duygu yoğunluğunu zaman ve uzaklık kavramlarıyla halletmeye çalışmanın yetersizliğini, zaman sonra çözüm bulamadığında anlayacaktı. Bütün kavramların onu yalnız bırakmasıyla beraber yüreğine sarmalanan yolların özlemini daha da uzaklara gitmekle dağlayacağını düşünür. Ama ömür o kadar kısadır ki gidebileceği uzaklığa gitmeye yetmeyeceğinin farkında değildir. Her şeye rağmen uzakları, "UZAKLAR" dan dinleyip kendi şehrinde, kendi farkında lığını yaşamaya karar verir. Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.