YAZARLAR
Volkan ACAR
Çin'de bir köy düğünü | Çin'de bir köy düğünü |
|
| Volkan ACAR | |
| Pazartesi, 13 Mart 2006 | |
|
Sayfa: 1 / 2 Genç kız için evlilik günü gelip çatmıştı. Baba evindeki odasında yalnız başına oturuyordu. Mevsim sonbahardı ve güzel bir Ekim sabahıydı. Havada taze bir serinlik hissediliyordu.
Birden, köye doğru yaklaşan hareketli müziği işitti. Buralarda kadın dövmek yaygın, boşanmak ise akıldan bile geçirilemeyecek birşeydi. Çünkü boşanan kadın kötülenir, ayıplanır, aşağılanır, kendini bir anda köydeki hayvanlardan bile aşağı bir konumda bulurdu. Ve yine biliyordu ki bazı kadınlar, boşanıp böylesine berbat bir konuma düşmektense kendilerini asmayı tercih etmişlerdi. Bu nedenle genç kız, kaderinin böyle olmaması için sürekli dua edip duruyordu. Tanrıdan tek dileği müstakbel kocasının iki kolu, iki bacağı, iki gözü ve iki kulağının olmasıydı. Noksanlığı, sakatlığı olmayan bir kocası olsa ne iyi olurdu! Ama ya kaba saba bir adam olur da kendisini beğenmezse? Biraz düşündü. "Herhalde buna da katlanabilirim" dedi kendi kendine. Bugün müstakbel kocasını bekleyen bu genç kız ise, diğer kızlardan 2-3 yıl daha geç bir tarihte yani 8 yaşına geldiğinde annesi ayaklarını sarmak istediğinde çok korkmuş ve annesinden elinden kurtularak kaçıp gitmişti. Bu duruma çok kızan annesi, kızının peşinden bağırıp çağırmış ona beddualar etmişti. Ama diğer yandan da gizli gizli sevinmekten kendini alamamıştı. Çünkü ayakları bağlanmamış bir kız, zor işlerinden üstesinden gelebilecek bir kız demekti. Ama acaba kızının kocası ve kaynanası da aynı şekilde mi düşüneceklerdi? Damat yirmibir yaşındaydı. Düğün alayıyla birlikte, gün doğmadan yola çıkması gerekiyordu. Damat tarafını oluşturan kalabalık kafilenin ortasında, birisi gelin diğeri de damat için olmak üzere iki adet tahtırevan bulunuyordu. İki köy arasındaki üç saatlik yolda, yeni evliler için hazırlanmış olan bu tahtırevanları güçlü kuvvetli onaltı delikanlı taşıyacaktı. Düğün alayı köyden ayrılır ayrılmaz oğlan tarafının kadınları da hemen hazırlıklara başladılar. Duvarlara, kapılara, pencerelere, renkli kağıtlardan değişik şekillerde kesilmiş ve üzerlerinde şans, mutluluk, uzun ömür sözcükleri yazılı olan süsler yapıştırıldı. Bahçeye kare şeklinde bir masa konulup üzerine kırmızı bir örtü serildi. Masanın ortasına da dokuz adet manto yani buharda pişmiş hamur topu üstüste dizilerek bir pagoda oluşturuldu. Masaya ayrıca metal bir kase, yanına da mumlar ve tütsüler kondu. Yere de bambudan örülmüş iki yuvarlak paspas serildi. Gelin, tek başına beklediği odada kafasındaki korkular ve endişelerle uğraşırken damat tarafı da köye varmıştı. Damadın üzerinde lacivert pamuklu kumaştan dikilmiş bir mandarin elbisesi, kafasında da büyük uzun bir şapka vardı. Göğsünün üzerine ipekten işlenmiş çiçekler iğnelenmişti. Damat tahtırevandan indi ve yönünü kuzeye, yani mutluluk tanrısının olduğu yere doğru çevirdi. Dizlerinin üzerine çökerek başı yere değecek şekilde üç defa öne doğru eğilerek selam verdi. Kız tarafı damat tarafını sıcak bir şekilde karşıladı. Üç saatlik yoldan gelen kafileye hoşgeldin dediler, tanıştılar ve sofraya buyur ettiler. Herkes hazır olduğunda da yiyecek servisine başladılar. Bu zengin düğün yemeği kız tarafının bütçesini altüst etmişti. Gerçi masrafların bir bölümüne akrabalar ve yakın dostlar da katkıda bulunmuşlardı ama yine de bütün borçların ve faizlerin ödenmesi için kız tarafı birkaç yıl daha sıkıntı çekecekti. Gelin birden, köyde geçen yıl evlenen bir kızı hatırladı. O gün çok kötü bir gündü. Saz takımı dönüş yolunda cenaze marşı çalmıştı. Tahtırevanı taşıyanlar da genç kızı döndürmüş dolaştırmış, başını döndürüp genç kızı hasta etmişlerdi. Bundan daha da kötüsü, taşıyıcılar tahtırevanı yere bırakmışlardı. Tahtırevanı yere bırakmanın anlamı ise uğursuzluktu. Yani artık gelin, hayatının bundan sonraki kısmında her türlü zorlukla karşılaşmayı bekleyebilirdi. Bütün bu yapılanların tek nedeniyse, oğlan tarafının kız evindeki ikramdan memnun kalmamış olmalarıydı. Damat tarafı içkilerini içip yemeklerini yerken gelin, herkesten uzakta yatağında konuşmadan oturuyordu. Üzerinde koyu kahverengi uzun bir elbise, yüzünde de ipek bir örtü vardı. Elbisesinin üzerine ipekten pembe çiçekler işlenmişti. Saçına da onlarca renkli toka takılmıştı. Ancak babası çok yoksul olduğundan, gelinin üzerine takacak bir tane bile mücevheri yoktu. Yemeğin sonuna doğru kaynanası, gelinin yanına geldi ve beklenen şeyleri verdi: Bir tas pirinç lapası, çift taraflı bir ayna ve 10 çift yemek çubuğu. Gelin, pirinç lapasından üç lokma yiyecek, son lokmasını yutmadan annesinin cebine boşaltacaktı. Ayrıca yeni evine varana kadar da, ağzında biraz lapa tutacak ve yutmayacaktı. Bu sayede bundan sonra açlık çekmemiş olacaktı. Gelin ağlıyordu. Ağzındaki pirinç lapasını annesinin cebine boşaltırken de ağlıyordu. Kısa bir süre sonra tanımadığı bir adamın karısı, tanımadığı bir ailenin gelini olacaktı. Sıkı sıkıya annesinin eline sarıldı ve bırakmak istemezcesine sıktı, sıktı, sıktı... Kızını teselli etmeye çalışan anne, usulca kızının kulağına eğildi ve: |