Köroğlu'nun Bolu dağını aşıp geldiği han, bu handır işte. Ferman padişahındır ama, Köroğlu'nun atı da nalıyla damgasını vurmuştur hana. O günden beri, bu yeşil kasabanın adı Nallıhan'dır ve sadece Köroğlu'nun değil Yunus Emre'nin, Taptuk Emre'nin , Şeyh Cafer'in izleri de buradadır.
Taptuk Emre'nin dergâhı, Emremsultan köyünde ziyaretçilerini bekler hâlâ. Hani Koca Yunus'un kırk yıl odun taşıdığı o kutsal kapıdır burası. Bir derviş kişidir Yunus, buğday almak için gider Hacı Bektaş'ın dergâhına. "Her buğday tanesi yerine bir nefes vereyim" der, Hacı Bektaş-ı Veli. Derviş Yunus istemez. Köyü açlıktan kırılmaktadır, kış zorlu mu zorlu geçmektedir ve bebeler aş beklemektedir. Buğday ister Derviş Yunus. Oysa nefes, bilgeliğin kutsal ışığıdır, evrenin sırrıdır, sözün doruğudur, ancak hakkedene sunulan en yüce armağandır. Ama yoksulluk, yüzyıllardır bu ülkeyi öyle kasıp kavurmaktadır ki... Pençesini öyle geçirmiştir ki kavruk Anadolu insanının sırtına. Buğday nefesi yener, yoksulluk şiiri ezer, felsefeye değil ekmeğe döner yüzler. Gelgelelim Yunus, çabuk pişman olur, döner gelir, yüz sürer Hacı Bektaş'ın kapısına... Nefesi ister, şiiri diler, bilgeliğe uzatır; eli ile yüreğini. Taptuk Emre'yi işaret eder Hacı Bektaş, Yunus'un evi, artık bu Anadolu bilgesinin yanıdır. Ve tam yedi yüz yıldır Anadolu hümanizmasının şiirini söyler, bizim Yunus. Yunusça söyler, Türkçe söyler, insanca söyler. Yunus Emre'nin, Taptuk Emre'nin izlerini hâlâ gururla taşır, Nallıhan. Bu sakin ve ağırbaşlı kasabanın toprağında sözü, şiire ve romana dönüştüren bir maya vardır belki de. Türk romanın büyük ismi Adalet Ağaoğlu'nun sözcükleri, takip eder beni Nallıhan sokaklarında. Saçı örgülü bir küçük kız, - Ağaoğlu'nun unutulmaz roman karakteri Aysel- karşıdaki ilkokulun kapısında olgun, hüzünlü ve zeki gözleriyle durur. Bu Eylül gününde, yaşlı ardıç ağaçlarıyla dolu Hoşebe adlı tepede, Akdere köyünde. Ardıç kuşu, ardıç ağacının tohumunu yutar, sonra toprağa bırakır ve o tohumdan tekrar bir ardıç ağacı doğar. Doğanın şaşmaz yanılmaz büyük döngüsüdür bu. Ardıç ağacı, kuşun ve toprağın mucizesidir ve her şeyin birbirine dönüştüğünün ifadesidir. Bilmem, bu yüzden mi Yunus felsefesinin mistisizmi, Taptuk Emre'nin dergâhında boy verir... "Beni bende demen bende değilem / Bir ben vardır bende benden içerü" diyerek bir başka büyük döngüyü işaret eder. Sessizdir; sükûnet içindedir her yan. Sadece rüzgâr ve vaktinde bir ezan. Tapduk'un Dergâhından geçerken kornaya basmaz köylüler, düğünlerde davula vurmaz. Kırk yıl susan, kilidi sonra açılan Yunus'a saygıdır, yüksek sesle konuşulmaz. Ama konukseverlik de Nallıhan'da köklü gelenektir. Sakarya nehrinin suladığı verimli toprak, Karacasu bahçelerinde gerçek bir köy sofrasını sunar sonbahar konuklarına. İçtendir, sahicidir, sıcaktır. Akasyanın ve elma yüklü dalların altında Ilıca şelalesinin sesi duyulmaktadır. Gülşen Hanım'ın deyişiyle "Rüzgâr bile, ipek gibi okşamaktadır." Belediye başkanının eşi Müzehher Hanım, dostça gülümsemektedir. Akşam olmaktadır. Az ilerde Sakarya'nın kıyılarındaki Kuş Cennetinde, kuşlar kıpkızıl durmaktadır. Üç renkli dağların ardında... Ardıç ağaçlarının altında... Nallıhan, içimde bir yer yapmaktadır kendine. |